Atatürk’ün Pabucu Olamamak (Cemal Gürsel Anısı)
Büyük adamlığa özenti duyanların gerçekten büyük adam olduğu görülmüş şey değildir.
Büyük adamlar, tarihi koşulların yarattığı bir ortam içinde meydana çıkar ve kendi kişiliği
üzerinde yükselir. Atatürk’ün “Büyük adam kime derler?” sorusuna verdiği cevap,
çevresindeki bazı insanları ve ölümünden sonraki bazı olayları anlamamız bakımından ilgi
çekicidir: “Bir adam ki büyük olmaktan bahseder, benim hoşuma gitmez. Bir adam ki milleti
kurtarmak için evvelâ büyük adam olmak lâzımdır der ve bunun için bir de nümune intihap
eder, onun gibi olmayınca memleketin kurtulamayacağı kanaatinde bulunur, bu adam
değildir.” (15). Halbuki yakın geçmişimizde Atatürk örneği etrafında oluşan büyük adam
kopyaları eksik değildir. Ancak küçük adamların büyük adam kopyası olabileceği ise su
götürmez. Bunun içindir ki dünyanın hiçbir yerinde büyük adam uşaklığından “büyük
adam”lığa yükselenler yoktur.
Yakın arkadaşlarından biri, ölümünün birinci yıldönümünde Cemal Gürsel’in kişiliğini
anlatırken önemli bir noktaya parmak basmıştır: “Merhum Gürsel’i en fazla kızdıran şey,
yalan ve riya ile methedilmesi idi… Bir gün, kendisini Atatürk’e benzeten birisine sertçe
dönerek (Bırakın, ben onun pabucu bile olamam) demişti.” (16). Dilimizdeki “ayağının
pabucu olamamak” deyimini kullanan Cemal Gürsel, alçak gönüllülük payı bir yana, yalın bir
gerçeği dile getirirken Atatürk’ün pabucu bile olamayacakların tafrasını, özentilerini
düşünmüş olmalıydı. Türkiye’de tanıklık ettiği iç çekişmelerin ve sosyal çalkantıların
gerisinde belirgin iki çizginin ortaya çıktığını elbette görmüştü. Bir yanda “pabucu dama
atılmak” istenen bir Atatürk vardı. Öte yanda ise, oy-sandık-millet teraneleriyle gürültü
koparanlara karşı “pabuç bırakmamak” azminde olanlar bulunuyordu. Hangi biçim altında
sürdürülürse sürdürülsün temeldeki çatışmanın Atatürk devrimleri ile karşı-devrimciler
arasında geçtiğine şüphe yoktu.
Bana kalırsa, Atatürk’ün etkisi, ölümünün onu bizden ayırdığı mesafe çoğaldıkça bilinç
kazanmakta, Bağımsızlık Savaşı ile onu izleyen devrimlerin özüne inilmektedir. Bir yazımda
da işaret ettiğim gibi, “Atatürk’ü yakından tanımak mutluluğuna erenler çoklukla jestlerinin ve
fizik görünüşünün etkilerini kendi yaşantılarına katarak Atatürk’ü sevmenin kolay yolunu
bulmuşlardır.” Halbuki Atatürk’ün sofrasında oturmamış ve onu sadece “akıl gözü” ile görmüş
olanlar Atatürk’e daha yakın olmanın yörüngesindedirler: “Genç kuşaklar için Atatürk kaş, saç
ve göz öğelerine değil, eylem ve düşünce özgürlüklerine bağlı bir özenme konusudur. Onun
önderliğinde nereden nereye geldiğimizi, kendilerine beslediği güvene yaraşır bir sorumluluk
anlayışıyla bilmektedirler. Eserinin bilinçli bekçiliğini yapmaktadırlar.” (17). Söylemeye
lüzum yoktur ki Türkçede “özenti” ve “özenme” kelimeleri arasında ince bir anlam farkı
vardır.
“Benim müstesna olduğuma dair bir kanun yoktur” diyen Mustafa Kemal Paşa’nın ölümünden
29 yıl sonra yayımlanan bir kitapta adının “……” ile geçiştirildiğini gördük. Böylece devekuşu
durumuna düşenler ellerindeki silahın geriye tepeceğini bilmelidirler. Sözü edilen kitap
Doktor Rıza Nur’un “Hayat ve Hatıratım” adlı eserinin ilk cildidir.
Türk kamuoyuna ilk defa tarafımızdan tanıtılan dört yazma eserden biri olan “Hayat ve
Hatıratım”ı okuyuculara sunanlar, bizim “Dr. Rıza Nur Üzerine” (Ankara 1965, 79 sayfa) adlı
kitabımızı öne sürerek şunları yazmaktadırlar: “Bu kitapta Rıza Nur’un, Mustafa Kemal
aleyhindeki beyanlarından birçokları, orjinallerinin klişeleriyle birlikte yer almış
bulunmaktadır. Mes’ut bir hâdise olarak kaydedilmelidir ki, bu kitap hakkında hiçbir resmi
muamele yapılmamıştır.” (18). Adı geçen kitap hakkında “hiçbir resmi muamele” yapılmadığı
doğrudur, fakat bu kitapta “Mustafa Kemal aleyhindeki beyanlara” yer verildiği doğru
değildir. “Hayat ve Hatıratım” adlı kitaptan alınan ve elimizin altında bulunan fotokopiler,
yayınlanması suç teşkil edeceği için, kitabımıza konulmamıştır. Şimdiden haber verelim ki
“mes’ut bir hâdise” paravanası arkasına gizlenerek Rıza Nur’un Mustafa Kemal aleyhindeki
beyanlarını yayımlamaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Yasalardan önce ahlâk kuralları bunu
engeller “Naşir”e birinci cildin 177. sayfasında “Buradan müstehcen birkaç sayfa
çıkarılmıştır” notunu yazdıran Rıza Nur’un hayat hikâyesindeki çarpıklıklardır.
Yayımlanan birinci cildin özellikle 83, 84, 93, 135, 174, 177 ve 180-181. sayfalarına göz
atacak olanlar kendi yazdıkları ile Rıza Nur’un kişiliğini yakından tanımak fırsatını
bulacaklardır. Zaten bütünü ile bir “hatırat”tan çok “itiraflar”ı andıran bu kitap Atatürk’e zarar
vermek şöyle dursun bazı kafalara haksızca kurulmuş olan bir “mythe”in tasfiyesine
yarayacaktır. Bu sebeple Doktor Rıza Nur’u yakından tanımak isteyenler bu kitabı
okumalıdırlar. O zaman “Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al” gibisine, “Hayatına ve
kişiliğine bak, hatıralarını değerlendir” yargısına varacaklardır.
Tarihin büyük adamlarla ilgili bölümlerinin bir pabuçluğu andırması olağandır. Her büyük
adamın yakın çevresinde, özellikle de bunalım dönemlerinde, onun pabucu bile
olamayacaklara rastlanır. Türkiye tarihinin Mustafa Kemal Atatürk dönemi de bu kuralın
içindedir.

