Cumhuriyet Dönemi Kültür Politikasında Türk Dilinin Yeri

Türk dilinin Cumhuriyet Dönemi kültür politikasındaki yerinin tam olarak anlaşılabilmesi için önce Cumhuriyet Döneminin devlet yapısında ve kültür politikasında yer alan temel özelliklere işaret etmekte yarar vardır. Osmanlı Devleti’nin parçalanıp yıkılmasından sonra çetin bir kurtuluş savaşı verilerek kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türk siyasi tarihinde devlet anlayışı bakımından önceki dönemlerden çok farklı, kendine özgü nitelikte önemli ve özel bir yeri vardır. Bu dönemde artık devletin, imparatorluk yapısındaki Osmanlı toplumunu şekillendiren çeşitli etnik unsurların oluşturduğu “Devlet-i Osmaniye”, “Millet-i Osmaniye” gibi terimler ile karşılanan “ümmet” anlayışı ve “şeriat” düzenine bağlı yönetim yapısı ile hiçbir bağlantısı kalmamıştır. Cumhuriyet Döneminin siyasi ve sosyal yapısında, çağdaş ölçülere ve bütün gelişmelerin önünü açacak “laik” sis¬teme bağlı bir devlet anlayışı egemendir. Doğunun gelenekçi ve cemaat düzenine dayanan mistik, ilahî devlet anlayışı yerine, kalıplaşmış ideolojik değerlerden uzak, gerçekçi, akılcı ve geliştirici bir sistem benimsenmiştir. Dolayısıyla, devletin temel yapısı, çağdaş değerlere bağlı, modernleşme temelinde bir zihniyet değişikliğine dayandırılmıştır. Devlet anlayışında kendini gösteren bu temel nitelik, doğal olarak toplum yapısının da bu anlayışa uygun bir şekillendirmeden geçirilmesini gerekli kılmıştır. Esasen, Osmanlı toplumunda, ta Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar uzanan süreçte yer alan kısmi birtakım yenileşme hareketleri, toplum yapısında gerçekleştirilecek yeni sosyal değişimler için elverişli bir zemin hazırlamış bulunuyordu. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Mustafa Kemal Atatürk, bilindiği üzere, yalnız bir devlet kurucusu değildir. Kurduğu devleti, Türk halkının tarihî ve sosyal koşullarının gerekli kıldığı geliştirici ve sağlam temeller üzerine yerleştirmeyi de ön planda tutmuş bir düşünür, çok uzak görüşlü, devrimci bir devlet adamıdır. Gerçekleştirdiği devrimlerin dayandığı temel ilke, Türkiye Cumhuriyeti’ni hem siyasi yapısı hem de sosyal yapısı bakımından çağdaş, modern bir devlet durumuna getirmektir. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti’ni biçimlendiren devlet felsefesinde iki önemli boyut göze çarpar. Bunlardan biri büyük Nutuk’ta. “istikbal-i tam” diye nitelendirilen ve kayıtsız-şartsız ulusal ege-menliğe dayanan bağımsız bir Türk devletini kurma ilkesi, öteki de millet ve devlet varlığını dünya durdukça yaşatacak ve rejimin de güvencesi olacak sağ¬lam sosyal temeller üzerine oturtma anlayışıdır. Bu anlayış ifadesini, her biri başlı başına bir kültür davası olan ve ‘Atatürk inkılapları” veya ‘Atatürk ilke ve Devrimleri” diye adlandırılan köklü yenileşme hareketlerinde bulmuştur. Cumhuriyetin ilanı, nasıl Türk ulusuna bağımsızlık yolunu açmış ise, çeşitli yenileşme hareketlerinin ifadesi olan devrimler de Türk ulusuna sosyal ve kültürel alanda yeni birer gelişme yolu açmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderlik ettiği, “muasır medeniyet seviyesi” veya “modernleşme” diye adlandırılan “çağdaşlaşma” hareketi, batıyı körü körüne taklit yönünde bir yenileşme hareketi değildir. Batıyı gelişmişliğe ulaştıran ger¬çekçilik, akılcılık, bilimsel görüş gibi temel değerlerin ulusal değerlerle kaynaştırılmasından oluşan kültürel temelde yenileşme hareketleridir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet politikasında kültürün önemli bir yeri vardır. Uygulanan politika, ulusal bir kültür politikasıdır. Çünkü, Türk ulusunun bağımsızlığını ayakta tutacak ve varlığını sonsuza ulaştıracak olan değerler, kültür değerleridir. Nitekim bu görüş en veciz söylemini Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür. Kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir”1 sözle¬rinde bulmuştur. Bilindiği üzere, kültür bir ulusun, bir toplumun tarih boyunca biriktire-geldiği değerler bütünüdür. Dil, tarih, edebiyat, hukuk, din ekonomi, ziraat, aile yapısı vb. birçok alan hep kültürün temsilcileridir. Bunların varlıkları kül¬tür kapsamı içinde yer alır. Onun için kültür bir ulusu oluşturan toplum yapısının ayrılmaz bir parçası durumundadır. Ulusların gelişmişlik derecesi de kül-tür alanındaki gelişmişlik derecesi ile orantılıdır. Bir toplumun geleceğe uzanan sağlıklı yol alışında kültürün önemli bir yeri vardır. Çünkü kültür, tıpkı bir ağaç fidesindeki, bir çiçek tohumundaki öz gibi, toplumu canlı tutan, yeşerten ve geliştiren bir öz niteliğindedir. Sağlıklı bir toplum da zamanın getirdiği yenilikleri, kendi öz değerleri ile kaynaştırarak yol alan bir toplumdur. İşte Atatürk tarafından gerçekleştirilen devrimler de bu amaca yönelmiş yenileştirme ve geliştirme hareketleridir. Konu bu bağlamda ele alınınca, dil ile toplum ve dil ile kültür arasında da çok sıkı, ayrılmaz bir bağlantının varlığı ortaya çıkar. Çünkü dil, niteliği bakımından sosyal bir manevi varlıktır. Bu özelliği dolayısıyla, toplumun bireyleri arasında karşılıklı bir anlaşma sağladığı gibi, aynı zamanda o toplum bireylerini birbirine kenetleyen, aralarında sosyal bir akrabalık bağı kuran ve bu yolla ulu-sal birliği sağlayan bir perçinleme görevi de yüklenmiş bulunmaktadır. Bir toplumun ulus yani millet niteliğini kazanabilmesi, öncelikle o topluma özgü gelişmiş bir dilin varlığını gerekli kılmaktadır. Bu bakımdan dil, bir ulusun kimlik belgesi niteliğindedir. Kısacası ulus (yani millet) demek dil demektir. Bir ulusun varlığının geleceği de yine dille güvence altına alınabilmektedir. Dillerini yitirmiş toplumlar, zamanla ulus olma niteliklerini de yitirmişlerdir. Tarihte bunun belirgin örnekleri vardır. Türk dilinin geçmişte, dil-toplum bağlantısı açısından ne denli ihmale uğradığını dikkate alan M. Kemal Atatürk, daha Dil Devrimi öncesinde bile 1931 yılında Sadri Maksudî Arsal’ın yayımladığı Türk Dili İçin adlı kitabının kapak sayfasında, bu gerçeği “Millî his (yani toplum bilinci) ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında (yani ulusal duyguların gelişmesinde) başlıca etkendir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla (yani bilinçli olarak) işlensin.” “Ülkesini, yüksek istiklâlini (bağımsızlığını) korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabana diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” sözleri ile, daha sonra bir plan ve program çerçevesinde ele alınacak olan Dil Devrimi için de ilk sinyali vermiş bulunuyordu. Öte yandan dilin kültürle de iç içe girmiş ayrılmaz bir bağlantısı vardır. Çünkü, bir sosyal yapıyı biçimlendiren bütün değerler dile aktarıldığı için, o ulusun bütün kültür değerleri dilde yaşamakta, dilde depo edilmektedir. Bu bakımdan dil, sosyal yapının sadık bir aynası durumundadır; bir ulusun kültür hazinesidir. Bu hazineyi dolduran bütün kültür değerleri, kuşaktan kuşağa da ancak dil yolu ile aktarılmaktadır. Bu nedenle, dil, aynı zamanda kültürün koruyucusu durumundadır. Bir ulusun çağdaş değerlere sahip bir toplum olabilmesi de kültür düzeyinin yükselmesi ise, dilin gelişmişliği ile orantılıdır. Dilinde üstünlüğe erişememiş bir toplumun, kültür düzeyi bakımından da gelişip gürleşmesi düşünülemez. Çünkü dil, aynı zamanda insan beyninde biçimlenen çok yönlü düşüncelerin dışa vurma aracıdır. Yüksek nitelikte, gelişmiş bir dil olmadan insan kafasında biçimlenen bu yaratıcı, engin düşünceler, dışa vurulmaktan yani anlatım gücünden yoksun kalır. Dil bu önemli özelliği dolayısıyla aynı zamanda kültürün yaratıcısı durumundadır. Atatürk, dilin bir toplum, bir ulus varlığı için ne denli kutsal bir değer taşıdığını göz önünde bulundurarak dil ile kültür arasındaki bağlantıyı çok açık ve anlaşılır bir biçimde şu sözlerle dile getirmiş¬tir. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı Türk milletidir. Türk milleti demek Türk dili demektir. Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaket¬ler içinde ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir. ” Konu bu bağlamda ele alınınca, devletin kültür politikası ile dil politikası arasında da çok sıkı bir bağlantının ve bir koşutluğun bulunduğu göze çarp-maktadır. İşte bu önemli bağlantı dolayısıyladır ki ilk kez Cumhuriyet Döneminde dile devlet eli uzanmış; planlı ve programlı bir dil politikası izlenmiştir. Böyle bir dil anlayışının temelinde, yukarıda işaret edildiği üzere, dilin yapı ve işleyişini, dil ile toplum, dil ile kültür arasındaki bağlantıyı ön planda tutan derinlemesine bir görüş yer almaktadır. Atatürk’ün bu derinlemesine görüşü de Dil Devrimi ile gerçekleştirilmiştir.

Dil Devrimi’nin amacı, dilimize kendi kendini yenileme ve geliştirme gücüne ulaşmış bir işleklik kazandırmak; onu toplumun edebiyat, felsefe, bilim, sanat, teknik ve teknoloji alanlarındaki her türlü gereksinimini karşılayabilecek yüksek düzeyde bir kültür dili durumuna getirebilmektir. Bu noktada, ister istemez şöyle bir soru hatıra gelmektedir. Eldeki yazılı belgelere göre, en az 2000 yıllık bir tarihî geçmişi olan Türk dili, gelişmiş bir dil değil mi idi ki dilde böyle bir yönlendirme gereği duyulmuştur? Türk dili sistem yapısındaki mükemmellik bir yana, tarih boyunca verdiği pek değerli ve kapsamlı birtakım eserler ile de gücünü ortaya koyabilmiş bir dildir. Bu konudaki gelişme süreçlerini böyle bir yazı çerçevesine sığdırmak mümkün değildir. Yalnız, ele aldığımız konu dolayısıyla belirtilmesi gereken önemli husus şudur: Anadolu’da Oğuz Türkçesi temelinde başlayıp gelişen Türk yazı dili, XV yüzyıl ortalarına kadar uzanan ve Eski Anadolu Türkçesi diye adlandırılan dönemde, çok sağlam bir kuruluş temeline oturtulmuş ve yüzlerce değerli eser ortaya konmuştur. Ancak, XVI. yüzyıl ortalarından başlayarak Osmanlı Devleti’nin bir imparatorluğa dönüşmesi ile siyasal ve sosyal yapısında kendini gösteren gelişmeler, Arap ve Fars dillerinin dilimiz üzerinde yoğun bir etki ve baskı oluşturmasına yol açmıştır. Bu baskı dolayısıyla, her biri Türkçeden ayrı birer dil ailesine bağlı bu iki dilden Türkçeye aktarılan sözler, yalnız yalın durumları ile değil, aynı zamanda gramer kalıpları, ekleri, edatları, bağlaçları ve zarfları ile birlikte girmiştir. Bu yabancı sözler ve kurallar, dilimizi her yönden sarıp sarmaladığı için, Türk dili XVI-XIX. yüzyıllar arasındaki süreçte, Arapça, Farsça ve Türkçenin karışmasından oluşmuş melez bir dil durumuna girmiş ve kendi kendini yenileyip geliştirme olanaklarından yoksun kalmıştır. Ayrıca, yazı dili ile konuşma dili de birbirinden kesin sınırlarla ayrılmıştır. Bu duruma rağmen, devletin belirli bir dil politikası da olmamıştır. Üstelik Tanzimat Döneminden başlayarak dilimize yığınlarca Fransızca söz de girmiştir. Bugün bile Türkçede, Fransızcadan geçme 6.000 söz vardır. Gerçi, Tanzimat Döneminden başlayarak yazım kurallarında, Arap yazısının ıslahında ve dilin sadeleştirilme-sinde, bazı girişimler yapılmıştır. Ancak, bu girişimler devletçe belirli bir plana bağlanmadığı ve yalnızca o dönemin edebî hareketlerinin yönlendirdiği düşünce ve uygulamalara bağlı kaldığı için başarılı olamamış; “Fesahatçılık” ve “Tasfiyecilik” gibi birbiri ile çelişen aşırılıklar yaşamıştır. Böylece, dilimize, kendi kendini besleyip geliştirme olanaklarını yok eden bir hastalık musallat olmuştur. Bu hastalık, ancak 1911 yılında, yeni bir akım olarak ortaya çıkan “Yeni Lisan” hareketi ile önlenmeye çalışılmıştır. Millî bir edebiyatın millî bir dille yaratılabileceği görüşünden hareket eden Yeni Lisancılar, dildeki Arapça ve Farsça kuralların atılarak Türkçe kurallara yer verilmesi, dilimizin doğu ve batı taklitçiliğinden kurtarılarak İstanbul ağzına dayalı canlı bir yazı dili oluşturulması temelinde uygulamalara geçmişlerdir. Böylece Yeni Lisan akımı, dil davasında, Cumhuriyet dönemindeki gelişmelere elverişli bir ortam hazırlamıştır. Cumhuriyet Dönemine girildiği zaman, sırf edebî hareketlerin geliştirdiği bu çok sınırlı değişmeler yeterli görülmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma amacı güden devleti, Türkçemizi de bütün kültürel gereksinimleri karşılayabilecek nitelikte bir kültür dili durumuna getirme amacına yöneltmiştir. Bu amaç, doğal olarak planlı ve programlı bir dil politikasının uygulanmasını gerekli kılmıştır. Dil Devrimi işte böyle ulusal bir dil politikasının eseridir. Bu bakımdan Dil Devrimi’nin dayandığı düşünce temeli ile devletin temel yapısını oluşturan ulusal kültür politikasını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Nitekim 12 Temmuz 1932 tarihinde Atatürk’ün direktifi ile, dil işlerini yönlendirmek üzere kurulmuş olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti (günümüzdeki adıyla Türk Dil Kurumu) nin Atatürk tarafından çizilen Tüzük taslağında, Cemiyetin amacı: “Türk dilinin öz güzelliğini meydana çıkarmak, onu dünya dilleri arasındaki değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak belirtilmiştir. Dil konusunun çeşitli katkılarla olgunlaştırılabilmesi için, belirli aralıklarla dil kurultaylarının toplanması da kabul edilmiştir. 26 Ekim-4 Kasım 1932 tarihleri arasında toplanan 1. Türk Dil Kurultayında seçilen Merkez Heyeti, dil konusunda gerçekleştirilecek işleri şu iki özlü madde ile açıklamıştır. Bu maddeler: ” 1. Türk dilini millî kültürümüzün eksiksiz ifade vasıtası hâline getirmek, Türkçeyi, muasır (çağdaş) medeniyetin önümüze koyduğu bütün ihtiyaçları karşılayabilecek bir mükemmelliğe erdirmek, 2. Yazı dilinden Türkçeye yabancı kalmış unsurları atmak, halkçı bir idarenin istediği biçimde halk ile aydınlar arasında birbirinden nitelikçe ayrı dil varlığını ortadan kaldırmak ve temel unsuru öz Türkçe olan millî bir dil yar atmak. Yukarıdaki 1. maddede görüldüğü üzere, alınan bu temel kararla, dilin sos¬yal yapı ve kültürel alan bağlantısı ön plana çıkarılmıştır. Türk Dil Kurumu, 1932 yılından başlayarak Türk dili üzerindeki çalışmalarını; derleme, tarama, dilimize girmiş yabancı sözlere Türkçe karşılıklar bulma ve terimler yapma konularında yoğun bir tempo ile yürütmeye başlamıştır. Ancak, o yıllarda bu alanda yetişmiş hazırlıklı bir kadronun bulunmaması, eksikliğini her an hissettirmekte idi. Bu nedenle Atatürk 1932-1935 yılları arasında yapılan dil ve tarih çalışmaları ile yakından ilgilenirken, bir yandan da kendi düşüncesinde bu çalışmaları sağlam temellerine dayandıracak yeni bir yol araştırıyordu. Dil ve tarih konularının taşıdığı ayrıcalık dolayısıyla bunun tek çıkar yolu, doğrudan doğruya bu alanların öğretim ve araştırması ile uğraşacak, Dil ve Tarih Kurumlarının çalışmalarını yönlendirecek özel nitelikte bir fakültenin kurulması idi. Bu fakülte; dil, tarih ve coğrafya gibi temel bilim alanları dışında, yapacakları araştırmalar ile bu temel alanlara yardımcı olacak öteki bazı bilim dallarını da içine almalıydı. İşte 14 Haziran 1935 tarihinde çıkarılan 2795 Sayılı yasa ile gerçekleştirilen ve 9 Ocak 1936′da öğretime açılan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, böyle bir temel düşüncenin ürünüdür. Adı da niteliğine uygun olarak Atatürk tarafından konmuştur.Binasının alnına da kurucusunun “Hayatta en hakikî mürşit ilimdir” (Hayatta en doğru yol gösterici bilimdir) sözleri kazılmıştır. 2008′de kuruluşunun 73. yılına girmiş olan Fakültemiz, bugün artık ulusal kültür değerlerinin ve çağdaş bilim anlayışının simgesi olan, sağlam temeller üzerine oturtulmuş bir bilim yuvasıdır.

Bu bilim yuvasında Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, ilk yıllarda TDK Genel Sekreteri ibrahim Necmi Dilmen, Prof. Dr. Saim Ali Dilemre, Agop Dilaçar, Hasan Reşit Tankut, Abdülkadir inan, Abdülbaki Gölpınarlı ve Besim Atalay gibi hocalar tarafından temsil edilmiştir. Daha sonra bunların yerini Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Prof. Dr. Saadet Çağatay, Prof. Dr. Necip Uçok, Prof. Dr. Necmettin Halil Onan, Prof. Dr. Pertev Boratav, Prof. Dr. Kenan Akyüz, Prof. Dr. Hasan Eren, Prof. Dr. Gündüz Akıncı, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu, Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Doç. Dr. Şedit Yüksel, Prof. Dr. Doğan Aksan, Prof. Dr. Hamza Zülfikar, Prof. Dr. İsmail Parlatır gibi değerli hocalar almış; bölüm sağlam bir bilim temeline oturtulmuştur. Bugün bu hocalardan çoğu Tanrı’nın rahmetine kavuşmuş, bir kısmı da emekliye ayrılmış bulunmaktadır. Ancak, Türk dili ve edebiyatı alanındaki bilim zincirinin halkalarını oluşturan değerli yeni genç profesör, doçent ve yardımcı doçent öğretim üyeleri devreye girmiştir. Bunlar öğretim ve araştırma yönündeki çalışmalarını zevkle ve inançla yürütmektedirler.

PROF. DR. ZEYNEP KORKMAZ