Azerbaycan Türk Edebiyatı

Azerbaycan Edebiyatı 19 - 20. yy Dönemi (1920 yılına kadarki Azerbaycan Edebiyatı)

Azerbaycan Edebiyatı 19 - 20. yy Dönemi (1920 yılına kadarki Azerbaycan Edebiyatı)

XVIII. yy. sonu, Azerbaycan tarihinin en ka-rışık ve en bunalımlı dönemi olmuştur. Ülkenin siyasî, ekonomik ve kültürel hayatında ardı arkası gelmeyen buhranlar yaşanmıştır. Türk asıllı Sa-feviler sülâlesinin, çöküşünden ve 1747 yılında, Avşarlar soyundan gelen Nâdir Şah’m ölümünden sonra İran’ı saran iç savaş Azerbaycan’ı da et-kilemişti. Bu asrın sonlarına doğru Azerbaycan, birçok hanlığa, belli sınırları olmayan, planlanmış ve istikrarlı politikalar yürütemeyen, zaman zaman birbirleriyle kanlı çatışmalara giren küçük, feodal devletlere bölünmüştü. Ülkenin top-raklarında; Guba, Karadağ, Tebriz, Derbent, Şa-mahı, Baku, Karabağ, Gence, Talış, Nahçivan, Seki hanlıkları, Marağa ve Urmiya Malikâneleri, Şem-seddin Gazah ve İlisu Sultanlıkları, Car-Balakend Icmâsi gibi küçük, mahallî devletler kurulmuştu. Bu siyasî parçalanma, iktisadî ve kültürel hayatta da bir gerilemeye yol açmaktaydı.

Azerbaycan’ın tarihî bağlarla, dil ve din bir-liğiyle sıkı sıkıya bağlı bulunduğu Osmanlı İm-paratorluğu ve İran’ın zayıflamaya başladığı bu dönemde, kuzeydeki komşu Rus İmparatorluğu gittikçe güçleniyordu. Deli Petro’nun ger-çekleştirdiği ıslahatlar sonucunda, batıya daha fazla yakınlaşmış olan Rusya, yalnız askeri açıdan değil, ekonomik ve kültürel yönden de kısa za-manda büyük başarılar elde etmişti. Bu durum Rusya’yı, Azerbaycan’la ilgili emellerinde, Osmanlı İmparatorluğu ve İran karşısında son derece avan-tajlı bir konuma getirmişti.

180ı’den itibaren Rusya, Azarbaycan Han-lıkları’m işgal etmek için silahlı müdahaleye baş-ladı. Bu hanlıkları şeklen kendi devletinin uzantıları sayan İran’la, 1805-1812 ve 1826-1828 yıl-larında girişilen savaşlar Rusların zaferiyle so-nuçlandı. 1813′te yapılan Gülistan Anlaşması ve 1828′de imzalanan Türkmençay barış söz-leşmesiyle Kuzey Azerbaycan, kesin olarak Rus İmparatorluğu’na katılmış oldu. Araş nehri, Rusya ile İran arasında sınır olarak kabul edildi.

Böylece, XIX. yy. başlarına gelindiğinde, Azer-baycan bu iki devlet arasında paylaşılmış oldu. Ül-kenin tarihî ve siyasî hayatındaki bu köklü de-ğişiklikler, elbette ki onun manevî hayatına ve kültürüne de yansıyacaktı. Nitekim Azerbaycan, bir Rus sömürgesi olmanın bütün ağırlığını ya-şadığı bu dönemde Rus ve Avrupa medeniyeti ile ilişkiye girmiş ve uygar dünya ile temas kur-muştur. Firidrih Engels’in, Kari Marks’a gön-derdiği bir mektupta yazıldığı gibi; XIX yüzyılın ilk yarısında Rusya, bütün rezilliğine ve Slavyen çirkefine rağmen, Volgaboyu ve Kafkas halklarıyla ilişkilerinde, belli ölçüde medenîleştirici bir rol oy-namıştır. Farsların esareti altında kalan ve her türlü millî his ve fikirlerden mahrum bırakılan Güney Azerbaycan’dan farklı olarak, Kuzey Azer-baycan’da bir yandan yabancı işgaline ve kendi üzerindeki sömürgeci siyasete duyulan tepkinin sonucu olarak “milliyetçilik” şuuru, öte yandan, batı medeniyetiyle büyük ölçüde bütünleşmiş Rusya’nın medenîleştirici fonksiyonundan ya-rarlanma eğilimi kısa zamanda kendisini gös-termeye başladı.

1830′dan başlayarak, Kuzey Azer-baycan’ın muhtelif şehirlerinde, Rusça eğitim yapan ve modern bilimleri öğreten, çağdaş okullar açıldı. 1828′de Azerbaycan Türkçesi ile ilk ga-zetenin yayınlanmasına teşebbüs edildi. Öte yandan, aynı yıllarda neşrolunan ve Türkçe’yi iyi bilen Ermeni ve Rus memurlarca yayma hazırlanan, “Tatar Exbârı” ve 1845′te Tiflis’te yayma başlayan “Kafkasya’nın Bu Tarafının Exbârı” gibi, devlet po-litikalarına hizmet eden gazeteler halk arasında iti-bar görmedi. Azerî matbuatının ilk gerçek numunesi, ilk sayısı 22 Temmuz 1875′te Bakü’de, Hasan Bey Zerdabî’nin başyazarlığı ile çıkan “Ekin-ci” oldu. “Ekinci”nin ardından, Kafkasya’nın o de-virdeki asıl kültür merkezi sayılan Tiflis’te, “Ziya”, “Ziya-yi Kafkaziyye”, “Keşkül” gibi gazeteler or-taya çıktı ve zaman içerisinde, bir yandan gazeteye ciddî bir talep ve ilginin, öbür yandan kü-çümsenemeyecek seviyede bir gazetecilik ge-leneğinin doğmasına hizmet ettiler. “Ekinci” ise, yalnız Azerbaycan’ın değil, bütün Rusya Türk-lerinin ilk gazetesi olarak, onların arasında millî ve dinî birlik fikirlerinin doğmasında ve ya-şatılmasında önemli rol oynadı.

XIX. yüzyılda Kuzey Azerbaycan’da yepyeni bir aydın nesil yetişmiş, kültür hayatının bütün sa-halarında bir ilerleme ve gelişme yaşanmıştır. 1873′te Azerbaycan Millî Tiyatrosu’nun temeli atıl-dı. Müzik, resim gibi sanat dallarında önemli ge-lişmeler kaydedildi. Dilcilik, tarih, coğrafya, İslam hukuku vb. alanlarda dünya çapında tanınmış âlimler yetiştiler. “Rus Şarkiyatçılığının Babası” kabul edilen Mirze Mehemmedeli Kâzımbey (1802-1870) Kazan ve Petersburg üniversitelerinde, Mirze Cafer Topçubaşı (1784-1869) Petersburg üni-versitesinde Türk-İslâm dünyasının tarihi, dili, ede-biyatı hakkında değerli araştırmalara girişiyor, Türk Edebiyatının klasik örneklerini çağdaş-ilmî metodlarla hazırlayarak yayınlıyorlardı. Abbaskulu Ağa Bakıhanov (1794-1846), Mirze Adıgözel Bey (1769-1854), Mirze Cemal Karabaği (1784-1860), Şeyh İbrahim Gencevi (1815-1865) vb. tarihçilerin eserlerinde, Azerbaycan ve Kafkasya tarihinin ayrı ayrı dönemleri, çeşitli tarihî kaynaklardan ha-reketle araştırılıyordu.

Millî okullar ve millî ede-biyatla beraber, tarihî eserler de, Azerbaycan Türk-leri arasında, millî şuurun yayılmasında önemli rol oynamışlardır. Asrın 80. yıllarına doğru, millî mat-buat sahifelerinde yayınlanan makalelerde, Azer-baycan’da yaşayan yerli halkın, Rusların ifade ettiği şekliyle “Tatar”, yahut halkın söylediği gibi yalnız “Müslüman” değil, Türk olduğu, dinlerinin İslâm olduğu, Tatarların da Türklerin bir kolu, bir boyu olduğu fikri vurgulanıyordu. Bir taraftan Batı kül-türüne aşinalık, diğer yandan Ruslaştırma po-litikalarına bir tepki olarak doğan milliyetçilik dü-şüncesi, Kuzey Azerbaycan’da çok kısa bir zamanda kendine yer edinmişti. Müslüman İran-devletinin terkibinde olan Güney Azerbaycan’daysa, tek din, tek dil ve tek İran sloganları altında, bu hisler her vesileyle bastırılmıştır.

XIX. yüzyılın birinci yarısında, Azerbaycan Edebiyatı, ister türler, ister konular, ister üslûp ve isterse kullanılan sanatlar açısından, eski gelenek-lerden pek de uzaklaşmamıştı. Evvelki dönemlerde olduğu gibi, gazel tarzı hâlâ edebiyatın sürükleyici türüydü. XVIII. asırda Vâgif ekolünün ve âşık ede-biyatının tesiriyle halk şiiri üslûbu ortaya çıkmış ve bu üslûp, edebiyatın genellikle dil açısından halkla bütünleşmesine,halka yakınlaşmasına imkan ya-ratmıştı. Edebiyat, epiklikten, sosyal ve manevî ha-yatta ortaya çıkan ciddi değişiklikleri süratle takip ederek değerlendirmekten henüz uzaktı. Divan ede-biyatı tarzında yazan şairlerin lirik gazelleri, yahut âşık koşmaları, Azerbaycan Türklerinin hayatlarını bütün yönleriyle ve belirli bir yeterlilikte iş-leyebilme kabiliyetinden uzaktı.

Yenileşen hayatla birlikte belli bir değişime uğ-rayan insanlar, edebiyatı da yeni şekil ve yeni tarz-lara zorluyordu. Edebiyattaki bu yenilenme ih-tiyacını, eski dönemin son, yeni dönemin ilk büyük sanat adamlarından biri sayılan Abbaskulu Ağa Ba-kıhanov-Gudsi anladı ve 1838′de yazdığı “Kitab-ı Esgeriyye” adlı eseriyle, Azerbaycan Edebiyatına yeni, çağdaş nesir türünü getirmeye çalıştı. Bu eser-de, gazel-kaside türünün geleneksel kah-ramanlarından, ızdırap çeken âşıklardan, gözyaşı döken sevgililerden farklı olarak, halkın arasından çıkmış sade insanlar, kendi problemleriyle ede-biyatın konusu haline getirildi. “Kitab-ı Es-geriyye”de hâlâ eski dönemin etkisinde kalındığı, Arapça-Farsça söz ve terkiplere sıkça yer verildiği, secîli nesir prensibine bağlı kalındığı söylenebilirse de, eserin farklılığı, edebiyatın geleneksel türlere ve konulara bağlı kalınarak gelişemeyeceğini anlamış olmasındaydı Bakıhanov da, bu yeni anlayışın, söz konusu eseriyle Azerbaycan Edebiyatına girdiğini belirtmekteydi.

Edebiyatın yenileştirilmesi sahasında ilk adım-lan XIX. yüzyılın birinci yarısında, Abbaskulu Ağa Bakıhanov, İsmayılbey Kutkaşmlı, Mirze Şefî Vezeh almışlarsa da, onlar tüm çabalarına rağmen, kültür ve edebiyatta yeni bir devrin başlatıcısı ola-mamışlardır. XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatında gerçek mânâda modernleşme, Mirze Fetheli Ahundzâde’nin adı ve edebî faaliyetleriyle ya-kından ilgili bir gelişmedir. Mirze Fetheli, Azer-baycan Edebiyatını, eski divan şiirinin bin yıllık ca-zibesinden kopardı, onu, yeni mazmun ve yeni biçimlerle zenginleştirdi. Azerbaycan Edebiyatına ilk defa dram türünü o getirdi. Edebî tenkidin pren-siplerini ortaya koydu ve ilk tarihî romanın müellifi olarak tanındı.

Şiire gazellerle başlayan Ahundzâde, kısa zamanda bu tür eserlerin dev-rinin geçtiğini, gazel Edebiyatının, artık halkın manevî beklentilerine cevap veremediğini ileri sür-meye ve bu fikirleriyle bütün Orta Doğu halk-larının edebiyat çevrelerinde büyük bir ıslahatçı olarak tanınmaya başladı. O’nun, 1850-1855 yılları arasında yazdığı altı komedi, Azerbaycan Ede-biyatının daha sonraki gelişimi üzerinde belirleyici olmuş, Ahundzâde edebî mektebinin başlangıcını teşkil etmiştir. Ahundzâde’den sonra, Necefbey Ve-zirov, Ebdürrehimbey Hakverdiyev, Neriman Ne-rimanov, Reşidbey Efendiyev, Sultan Mecid Ganizâde gibi yazarlar da, edebî çalışmalarında dram türüne sık sık yer vererek, çağdaş konu ve problemleri ele alan eserlerinde halk hayatından çe-şitli levhaları gözler önüne serdiler. Eksiklik ve yanlışları gösterdiler. Daha güzel, daha anlamlı bir hayatın yollarım açıklamaya çalıştılar. İlk ör-neklerini Ahundzâde’nin verdiği dram eserleri, millî-realist edebiyatın da dikkate değer ilk ör-nekleri oldu.

İster Mirze Fetheli Ahundzâde’nin, isterse de O’nun takipçilerinin kaleme aldıkları dram eserleri, Azerbaycan Edebiyatının mücerretçilikten uzak-laşmasına, yaşayan, reel insanların hayatlarıyla il-gilenmesine imkan yarattı. Eski gazel edebiyatının, toplum içinde küçük bir gruba dönük tesirine kar-şılık, millî tiyatronun kısa bir zaman zarfında olu-şumu ile çok daha geniş kitlelerin dikkatine su-nulan dram eserleri, sözün gerçek manasında, bütün halkın hayatına dâhil oluyor, ahlâkî de-ğerlerin yüceltilmesine ve güzelleşmesine, halkın dost ve düşmanlarını tanımasına, insanın kendini idrakine hizmet ediyordu. Azerbaycanlı yazarların, XIX. yy. boyunca, dram eserler içinde komediye daha fazla ağırlık vermeleri, herşeyden önce, on-ların edebiyatı, halkı içten içe kemiren manevî has-talıkların tedavisi için bir ilaç gibi kul-lanmalarından ileri geliyordu. Asrın sonlarına doğru, komedilerin yanında ilk piyesler, trajedi ve vodviller de ortaya çıkmaya başladı. Mirze Fetheli Ahundzâde’nin büyük istidadı sayesinde, XIX. yüz-yıl, Azerbaycan Edebiyatı tarihine neredeyse bir dram çağı gibi damgasını vurmuş oldu. Millî Azerbaycan dramaturjisi, yalnız Azer-baycan Türkleri arasında değil, İdilboyu ve Orta Asya Türkleri arasında da popüler oldu ve onların da edebiyatlarında dram türünün ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

XIX. yy. aynı zamanda Azerbaycan nesrinin ilk numunelerinin ortaya çıkışıyla da dikkati çek-mektedir. Abbaskulu Ağa Bakihanov’un “Kitab-ı Esgeriyye” eserinden sonra, Mirze Fetheli Ahundzâde’nin “Aldanmış Kevâkib” (1857) romanı yazıldı. Tarihî konulu bu eserinde yazar, tarihî olaylar ve şahsiyetlerin ardına gizlenerek, daha çok yaşanılan devri ve bütün zamanların en önemli problemi olan “hükümdar-halk” çekişmesini ön plana çıkarmıştı. XIX.yy. sonlarına doğru, dram sa-hasında olduğu gibi nesirde de Mirze Fetheli Ahundzâde’nin takipçileri yetişmiş ve ilk eserlerini vermişlerdir. Neriman Nerimanov’un, Sultan Mecid Ganizâde’nin, Zeynelabidin Merağayî’nin ve bunlar gibi daha birçok yazarın romanları, artık çağdaş Azerbaycan hayatı, Azerbaycan varlığı, hal-kın yüz yüze geldiği problemlerle ilgili konuları ih-tiva etmekteydi.

XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatında, edebî ten-kidin ilk numuneleri de yine Mirze Fetheli Ahundzâde tarafından kaleme alınmıştır. Her ne kadar, söz konusu dönemden önce, Azerbaycan’da edebiyat tarihçiliği ve edebî tenkit sahalarında bazı çalışmaların yapıldığı doğruysa da, bu çalışmalar daha ziyade eski “Tezkirecilik” geleneğine da-yanıyordu. Yalnız Şark değil, Rus ve Batı ede-biyatına da hakim olan Ahundzâde ise, tenkidde tasvircilik ve eserin mazmunlarının nak-ledilmesiyle yetinmiyordu. O’nu bir sanat eserinin her şeyden evvel estetik açıdan, sanat açısından araştırılması, edebiyata ne getirdiğinin açıklanması ilgilendiriyordu. Hayatla ilgisi olmayan edebiyat ve sanat, onun düşüncesine göre sahte ve kalptı. Öyle ki, güncel hayattan, onun toplum gündemine getirdiği çeşitli problemlerden uzaklaşan her türlü hayalperver şiirin, mersiye ve medhiyenin, bir kısım mevhumların ardınca giden mistisizmin kar-şısında, gittikçe realizm prensiplerine dayanan hi-kaye, roman ve dramları, halk ve edebiyat için en lüzumlu eserler olarak kabul ediyordu.

Edebiyatta yeni türlerin ortaya çıkması, şiirin de kendi içinde yenileşmesinde etkili olmuştu. Her-şeyden önce şiir yeni mazmunlar edinmişti. 1840 yıllarından itibaren, Azerbaycan’da mizahî şiir büyük önem kazanmıştı. Bu tür şiirlerin hemen hemen tamamı, ülkenin genel durumu, Rus me-murların ve onları destekleyen yerli asilzadelerin keyfîlikleri, ülkeyi saran kanunsuzluklar, rüşvet ve istikrarsızlık üzerineydi. Mirze Bahış Nadim, Baba Bey Şâkir, Kasım Bey Zâkir gibi Azerbaycan şa-irlerinin mizahî şiirlerinde, yalnız yerli memurlar değil, gemilikle Çarlık Dönemi idari sistemi, Rus sömürgeciliği, imparatorluğun Ruslaştırma po-litikası gibi konular cesaretle işlenmekteydi.

. Dilinin berraklığı ve güzelliği, mazmunların herkesçe anlaşılabilir olmasıyla farklanan âşık şiiri ile dîvan edebiyatının sentezi şeklinde ortaya çıkan ve “halk şiiri” adını alan yeni tarz şiir de, XIX. yy. boyunca büyük bir gelişme dönemi geçirmişti. Azerbaycan âşık şiirinin usta temsilcileri Aşık Ales-ker, Âşık Alı, Âşık Hüseyn Şemkirli, Âşık Musa gibi sanatçıların kurduğu ekol, çeşitli türlerde yaz-dıkları eserler, besteledikleri yeni saz havaları, ye-tiştirdikleri talebeler, bunların Rus İm-paratorluğunun Türk ve Müslüman bölgelerine, Iran ve Osmanlı İmpara torluğu’na seyahatleri ve te-sirlerini oralara kadar yaymaları ile uluslararası bir şöhrete ulaştıklarını, başarılarını her yerde aynı us-talıkla devam ettirdiklerini görmekteyiz. Onların temsil ettiği halk şiiri, bir yandan lirik-samimi ko-nuların, şahsi duygu ve düşüncelerin ele alınması, diğer yandan halkın hayatı, günlük mücadelesi, ge-leceğe dönük ümitleri ve beklentilerini dile getiren konuları yüksek bir sanatkarlıkla işleyebilmiş ol-masıyla dikkat çekiyordu.

Tek bir Dünya Edebiyatının konuşulduğu, me-deniyetler ve edebiyatlar arası karşılıklı ilişkilerin güçlendiği ve hızlandığı bir dönem olan XIX. Yy. Azerbaycan Edebiyatının da mahalliliğin ka-lıplarını kırdığı, bir ölçüde de olsa Dünya Ede-biyatıyla entegre olma sürecine girdiği bir devredir. 1830 yıllarından itibaren, Azerbaycan Edebiyatının muhtelif örnekleri yabancı dillere çevrilir. Bu dö-nemin ilk nesir örneklerinden olan “Reşidbey ve Seadet Hanım” kısa hikayesi (müellifi Ismayılbey Kutkaşmlı) Fransızcaya çevrilerek Varşova’da ya-yınlanmıştı. 1850-1880 yıllarında, şair Mirze Şefî’nin şarkıları, dünyanın onlarca diline çevrilerek, büyük tirajlarla basılmıştı. Çağdaş Batı matbuatının, “Müslümanların Molier”i olarak tanıttığı Mirze Fet-heli Ahundzâde’nin komedileri İngilizce, Fransızca, Almanca gibi yabancı dillere çevrilmiş, Türk leh-çeleri dersi okutan üniversitelerin büyük bir kıs-mında en önemli konuşma ve dil örneklerinden biri sayılmıştı. XIX. yy. Azerbaycan yazarlarından Ab-baskulu Ağa Bakıhanov’un, Ismayılbey Kut-kaşanlı’nm, Mirze Şefî Vazeh ve benzerlerinin ad-ları, Rusya’da geniş şöhret bulmuştu.

Azerbaycan Edebiyatının örnekleri dünya dil-lerine çevrildiği gibi, dünya dillerinden muhtelif numunelerin de Azerbaycan Türkçesine ter-cümesine teşebbüs edilmişti. Rus Edebiyatı kla-siklerinden Krılov’un, Puşkin’in, Lermontov’un, Nekrasov’un ve daha birçok şairin şiirleri, Lev Tols-toy’un hikaye ve dramaları, Şekspir’in “Otello”su, Ghöte’nin “Faust” adlı eserinin bazı bölümleri, İran ve Hind Edebiyatından örnekler bu dönemde ter-cüme edilmişlerdir. Söz konusu tercümeler, Azer-baycan Edebiyatının gelişmesinde belirli ölçüde et-kili olmuş, Batı Edebiyatı ve batılı yazarlar hakkındaki düşüncelerin netleşmesine ve pe-kişmesine hizmet etmiştir.

XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatı, bütün cep-heleri ve istikametiyle bir eğitimci edebiyattı. Azer-baycan Edebiyatı tarihinde “maarifçilik” olarak ad-landırılan bu akım, XVIII. yy. Fransız ansiklopedistleri gibi, eğitimi cemiyetin asıl mu-harrik güçlerinden biri olarak kabul ediyor, eğitim yoluyla toplumun tamamen değiştirilebileceğine, yeniden düzenleneceğine büyük bir ümit ve imanla inanıyordu. Bu yüzden, geniş halk kitlelerinin eğitimsizliği, kültürel geriliği, bütün mevcut prob-lemlerin gerçek sebebi olarak kabul edilir ve siyasî, iktisadî ve kültürel kalkınmada eğitime büyük önem verilirdi. Mirze Fetheli Ahundzâde’nin, Ne-cefbey Vezirov’un, Ebdürrehimbey Hakverdiyev’in, Neriman Nerimanov ve benzeri yazarların eser-lerinde bir kural, bir usûl olarak eğitimin ışığıyla, cehaletin karanlığı karşılaştırılır, cahil kitleler içine düşmüş aydınların faciası ve felaketli, ölümle so-nuçlanan mücadelesi gözler önüne serilirdi. Tabii ki, XJX. yy. Azerbaycan toplumunda bütün ke-simlerin eğitime büyük ihtiyacı vardı. Bununla be-raber eğitim, bütün problemlerin çözümü ola-mazdı. Şüphesiz halk için en büyük eğitim, ona kimliğini anlatmak, kendi köklerini tanıtmak, ne-reden gelip nereye gittiğini göstermekti. XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatı bu bakımdan yer yer başarılı olmuşsa da, Türkçülük ve milliyetçilik duy-gularının, Azerbaycan Türkleri arasında daha geniş çapta ve daha inandırıcı bir tarzda yayılması- XX. yy. başlarındaki edebiyatın payına düşecekti.Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri, Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, Atasözleri, Bulmacalar, Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar, Astroloji, Roman Özetleri

XIX. yy. başlarına kadar, Azerbaycan Ede-biyatı, Şark Edebiyatı gelenekleri arasında şe-killenmişti. Kuzey Azerbaycan, Rusya’nın ha-kimiyetine geçtikten sonraysa, buradaki edebî hayat, Rus ve Batı Edebiyatlarının tecrübelerinden ve birikimlerinden faydalanabildi. Asrın ikinci ya-rısına doğru yetişen yazarların ve şairlerin büyük bir kısmı Türk, Arap ve Fars dillerinin yanı sıra Rus dilini, bazı durumlardaysa Batı dillerinden birisini biliyorlardı. Bunlardan bazıları Rus ve Avrupa üni-versitelerinde tahsil görmüşler, çağdaş dünya kül-türlerine âşinâ olmuşlardı ve çeşitli milletlerin tem-silcilerinden oluşan kültür muhitlerinin adamıydılar. Zihniyet ve dünya görüşleri daha ile-riciydi ve bütün bunlar da hiç şüphe yok ki, onların eserlerinde, tahlil ettikleri olaylarda, işledikleri kah-raman tiplerinde şu ya da bu şekilde kendini gös-teriyordu. Başka bir deyişle, bugün “entelektüel edebiyat” dediğimiz edebiyatın da temelleri, Azer-baycan Edebiyatı ve düşünce tarihinde, özellikle XIX. yüzyılda atılmıştır.
Nihayet, XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatında kendini gösteren mahiyet değişikliği, onun maz-mun ve biçim açısından demokratikleşmesi, halka yakınlaşması, edebiyatı gereksiz seçkincilikten kur-tardı. Tabii ki, kitap neşrindeki nispî artış, ilk ga-zete ve dergilerin yayınlanmaya başlaması, ede-biyatın kütleyi bir karakter kazanmasını sağlayan millî tiyatronun ortaya çıkışı gibi faktörler, bu sa-hada önemli rol oynamıştır.

XIX. yy, Azerbaycan Edebiyatının asırlar süren tarihinde, şahsiyetler ve edebî eserler açısından en zengin, en verimli dönemdir. Bu asrın, aynı za-manda bütün dünya halklarının kültür hayatında bir dönüm noktası olduğunu göz önüne alırsak; Azerbaycan Türkleri de, uygar dünyanın pek çok halkı gibi, bu dönüm noktasında, devrin ve milletin taleplerine cevap veren, eski geleneklerin en fay-dalılarını alıp muhafaza eden, aynı zamanda ye-nileşmenin, çağdaşlaşmanın bütün nimetlerinden faydalanmaya gayret gösteren bir edebiyat oluş-turmuşlardır diyebiliriz.

XIX. YY. AZERBAYCAN ÂŞIKLARI VE HALK ŞAİRLERİ

XIX. yüzyılda, Azerbaycan’ın pek çok böl-gesinde, yazılı edebiyatın yanı sıra, âşık şiiri de hızlı bir gelişme dönemi yaşamaktaydı. Azerbaycan âşık sanatının zirvelerinden sayılan Âşık Alı, Âşık Ales-ker gibi üstad âşıklar bu dönemde yaşamış ve ken-dilerine şöhret kazandıran eserlerini yazmışlardır. XIX. yy. âşık şiiri, ister şekü-tür, ister sosyal prob-lemlere yaklaşım tarzları ve isterse yepyeni ko-nulara elatmaları açısından, millî edebiyat tarihinde zengin ve önemli bir merhaleyi teşkil etmektedir.

Âşığın sosyal hayattaki rolünün ve öneminin artması, yalnız kendi his ve düşüncelerinin değil, halkın fikir ve arzularının da sözcülüğünü üst-lenmesi bu devre rastlar. Azerbaycan halkının ha-yatında başgösteren önemli değişiklikler; ülkenin Rus işgaline uğraması, millî istiklal mücadelesi, eği-tim seferberliği ve uygar dünyanın üyesi olma ide-ali, her türlü zulme karşı direnme vb. gibi, toplum gündemini sürekli meşgul eden konular âşık şi-irinde de sık sık ele alınmaktaydı. Âşıklar, halk ara-sında, yalnız saz çalan, koşma okuyan, destan söy-leyen şair ve müzisyenler olarak değil, aynı zamanda ezilen kitlelerin, hakkı yenenlerin ko-ruyucusu, halkın istek ve şikayetlerini üst ma-kamlara ulaştıran ve bunların takipçisi olan söz-cüleri, değerli bilgi ve telkinleri ile darda kalanlara yardımcı olmaya çalışan ve onlara yol gösteren halk önderleri olarak tanınırlardı.

Bu dönemde or-taya çıkan; “Âşık halkın anasıdır”, “Aşık gör-düğünü söyler” gibi atasözleri, halkın âşığa iti-madını ve onun manevî-kültürel hayatta tuttuğu Önemli mevkiiyi açıklamaktadır. Halk, kendi arasından çıkarak yetişen âşığına, onun aklına, ze-kasına, bilgi birikimine, mücadele ruhuna inanır; onu her yerde kendi temsilcisi olarak görürdü. Öte yandan, âşıkların da bu minval üzere söylenmiş şi-irleri, hayat karşısında halka gereken moral desteği verir, sosyal hayattaki akıl, güzellik, adalet gibi değer yargılarının güçlenerek ayakta kalmasına hizmet ederdi. Özellikle, âşık sanatının XIX. yüz-yıldaki üstad temsilcileri, sazları ve sözleri, dav-ranışları ve mücadeleleriyle, bir halk âşığı imajı ya-ratılmasında son derece başarılı olmuşlardır. Âşık Alesker, halk adına konuşan, eline saz alıp, söz meydanına çıkan bütün âşıklarda aşağıdaki özel-liklerin bulunmasını istiyordu.

Âşık olup terk-i veten olanın,
Ezel başdan pürkamah gerekdir.
Oturub durmakda edebin bile,
Me’rifet elminde dolu gerekdir.
Halka hegigetten metleb kandıra,
Şeytanı öldüre, nefsin yandıra,
El içinde pâk otura, pâk dura,
Dalısmca hoş sedalı gerekdir.

Sinkretik bir özelliği olan, yani bir kişinin şah-sında müzisyenliği, şairliği ve aktörlüğü birleştiren âşık edebiyatı, halkın kültürel eğitiminde önemli rol oynar ve yeni, çağdaş düşüncelerin yayılmasına da vesile olurdu. Önceki dönemlerin aksine, XIX. yüzyılda, Azerbaycan Türklerinin hayatında ortaya çıkmış hiçbir ciddî-tarihî hadise, devrin âşıklarının dikkatinden kaçmamıştır. Azerbaycan âşık şiirinin etkisi altında XIX. yy. Transkafkasyası’nın diğer bölgelerinde, Ermeniler, Gürcüler, Dağıstanlılar arasında da, Azerbaycan Türkçesiyle şiirler söyleyen âşıklar yetişmekteydi. Dünya kültür tarihinde benzeri olmayan bu olay, Azerbaycan âşık sanatının son derece zengin olu-şundan, halka yakınlığından, her yerde büyük ilgi ve sevgi görmesinden kaynaklanıyordu. XIX. yy. Azerbaycan âşık şiiri, aynı zamanda uluslararası bir şöhret kazanmıştı. Âşık şiirinin önde gelen tem-silcileri, Âşık Alı, Âşık Alesker vb. Transkafkasya sınırlarıyla bağlı kalmayarak, kardeş Türkiye’yi, İran’ı, Rusya ve Ort: Asya’yı gezip dolaşmış, bu-radaki düğünlerde, çeşitli merasim ve halk şen-liklerinde sanatlarını icra etmişlerdir, XIX. yy. âşık musikisinin gelişmesi, yeni saz havalarının ortaya çıkması ve nihayet, bazı saz havalarının notaya ge-çirilmesi açısından da önemli bir dönem olmuştur. Âşık şiirinin temasında ortaya çıkan değişiklikler tabii ki, onun şekline de yansımış, yeni mazmunu yeni ruhu açıklayan yeni türler, yahut bir başka deyişle geleneksel türlerin değişimi de ortaya ko-nulmuştur. Nihayet, XIX. yy. yeni âşık des-tanlarının doğuşu açısından da verimli olmuştur.

Evvelki devirlerde olduğu gibi, XIX. yüzyılda da, Azerbaycan Türkleriyle meskun Göyçe (şimdi Ermenistan smırlarmdadır), Borçalı (şimdi Gür-cistan smırlarmdadır), Kazak, Tovuz, Şemkir, Sal-yan vb. bölgeler âşık sanatının önemli gelişme mer-kezleri olmuşlardır. Bu bölgelerde yetişen Âşık Alı, Şemkirli Âşık Hüseyn, Âşık Musa, Molla Cuma, Âşık Mahmud, Âşık Esed, Âşık Hüseyn Bozalkanlı, Âşık Beşti, Varhiyanlı Âşık Mehemmed, Âşık Eles-ker, Zodlu Abdulla, Padarlı Mehemmed, Yehya Bey Diygem, Âşık Ahmed vb. ünlü halk sanatçıları, Azerbaycan’ın ve Transkafkasya’nm her yanında çok iyi tanınmaktaydılar.

XVIII. yüzyılın sonlarından başlayarak, Âşık şiiri üslûbu, yazılı edebiyatta da geniş yer tutmaya başlar. Bu da, herşeyden evvel, âşık şiirinin hızlı ge-lişimi, onun halk içinde son derece popüler ol-masıyla alakalı bir husustu. Âşık edebiyatında sık sık kullanılan koşma, geraylı, tecnis, bayatı vb. tür-ler artık yazılı edebiyata da girmişti. Azerbaycan’ın farklı bölgelerinde Mehemmedbey Âşig, Âşık Peri, Mirze Hesen Mirze, Kazım Ağa Sâlik, Mücrim Kerim Verdânî, Melikbalh Kurban vb. halk şairleri, kendi şiirlerinde, âşık edebiyatının geleneklerinden yararlanarak, sade ve anlaşılır bir üslûbla, ede-biyatın yazılı ve sözlü kolları arasında adeta bir köprü kurdular.

Yazılı edebiyattaki âşık şiiri üslûbu elbetteki sentetikti. Bu üslûbu yazılı edebiyata sokan mü-ellifler, bir yandan âşık şiirini esas alıyor, diğer yandan dîvan şiirinin tecrübelerinden fay-dalanıyorlardı. Böylece, Azerbaycan Edebiyatının iki farklı üslûbunu birbiriyle yakınlaştırıp kay-naştırarak, tek bir Azerbaycan Edebiyatının ger-çekleşmesine hizmet ediyorlardı. Yazılı edebiyatta, âşık şiiri üslûbunu kullanan müelliflerin büyük bir kısmı, kendi devirlerine göre iyi eğitim gör-müşlerdi. Farsçayı, hatta bazıları Arapça ve Rus-çayı biliyorlardı ve çağdaş kültürlerle aşinalıkları vardı. Onlar, halk şiirinin gelenekleri ile birarada, klasik şiir sanatının kurallarına, Firdevsi, Nizâmı, Hakanı, Hayyam, Rûmî, Sadî, Hafız, Neva, Fuzûlî, Nesîmî gibi büyük şark şairlerinin eserlerine sık sık müracaat ediyorlardı. Halk şairleri içerisinde, bazı eserleri Farsça yazanlar bile vardı. Her şeye rağ-men bu şairlerin eserleri, halk arasında daha çabuk kendine yer edinir, tıpkı âşık şiirleri gibi sevilir ve ezberlenirdi.

Âşık şiiri üslûbunda yazan halk şairleri, dil, vezin, kafiye, söz sanatları gibi konularda hem âşık şiirinden, hem de dîvan şiirinin tecrübe ve ge- leneklerinden ustalıkla faydalanıyorlardı. Dîvan edebiyatı şairlerinden farklı olarak, anlaşılması zor Arapça-Farsça kelime ve tamlamalar nispeten az yer tutardı. Bu tür sözleri kullanmak icap ettiğinde, gerek kullanım yaygınlığı ve gerekse an-laşılabilirlik özelliği olanlar tercih edilirdi.

Âşık şiirinde olduğu gibi, onun etkisiyle ortaya çıkan halk şiirinde de aşk, güzelin ve güzelliğin tasviri, aşkın ve ayrılığın ızdırabı gibi konular önemli yer tutardı. Buradaki aşk ve sevgi, dîvan şi-irinde olduğu kadar tasavvûfî bir mana taşımaz, aşkın ilâhileştirilmesine fazla gayret sarf edilmezdi. Burada daha reel, bazı hallerdeyse sırf cismanî aşk gündeme getirilir ve mücerretlikten, sûfilikten her fırsatta uzaklaşılırdı. Hayat, insani ilişkiler, sev-gililer arasındaki ilişkiler bu şiirlerde olduğu gibi takdim ediliyorlardı. Özellikle de, insanın iç dün-yasının, onun duygu ve düşüncelerinin, fikir ve his-lerinin, istek ve ihtiraslarının gerçekçi tahliline büyük önem veriliyordu. Öte yandan bu şiirlerde, Fuzûlî gibi üstad şairlerden gelen güçlü bir ro-mantizm de dikkati çekmektedir.

Halk şiiri tarzında yazan şairler, âşıklardan daha fazla bir bilgi ve istekle, sosyal hayattaki hak-sızlıkları, Rus yönetiminin getirdiği çarpıklık ve ek-siklikleri, adaletsizlik ve rüşvetçiliği ifşa ediyor ve bu olumsuzluklara karşı kitleleri mücadeleye ça-ğırıyorlardı. Baba Bey Şâkir, Mirza Bakış Nadim, Genceli Hesen, Sekili Hatem, Abdurrahman Ağa Dilbazov gibi halk şairlerinin eserlerinde sosyal ha-yatın tahlil ve tenkidi önemli yer tutuyordu. Onlar, bir yandan da yönlerini, mensubu oldukları halkın tarihî geçmişine çevirmiş, onu manevî bunalımdan kurtarmak için dedelerinin şanlı mücadele gün-lerinden söz açıyorlardı. Mesela 1804′te Gence’nin Ruslar tarafından işgal edilmesi sırasında halkm gösterdiği büyük kahramanlık, mücadele ruhu, verdiği şehitler, bu şairlerin eserlerinde iftiharla gündeme getirilir, bu tür tarihî hatıralarla, aynı ruhun yeniden canlandırılmasına çalışılırdı. Sosyal hayatın olumsuzlukları, Rus yönetiminin bölgede yarattığı huzursuzluklar, mizahî şiirlerin de halk şi-irleri içerisinde önemli bir yer tutmasına yol açı-yordu. Bu tür şiirlerde, milletçe maruz kalman zulüm, halkın içerisine düştüğü haksızlıklar, ka-nunsuzluklar, acımasız bir dille tasvir ediliyordu.

Edebiyatın dil ve tür açısından modernleştiril-mesinde, geniş halk kitlelerinden hızla uzak-laşmakta olan dîvan edebiyatı ile, halkın manevî dünyası arasında sıkı bağlar kurulmasında ve mil-letin kültürel bütünlüğünün tesisinde XIX. yy. Azerbaycan âşık şiiri ve bu şiirin etkisi altında or-taya çıkan halk şiiri tarzı büyük rol oynamıştır.

Azerbaycan’da Siyasi ve Edebi Durum (20. yy’ın başlarına doğru…) - Romantik Edebiyat - Maarifperver Edebiyat - Demokratik Edebiyat

Azerbaycan’da Siyasi ve Edebi Durum (20. yy’ın başlarına doğru…)

20. yüzyılın ilk yılları Rusya ile birlikte Azerbaycan için de bir dönüm noktasıdır. Bu sebeple 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında Azerbaycan’da ortaya çıkan siyasî ve sosyal hareketlerle, bunların kültürel hayata tesirleri aynı zamanda o dönemdeki matbuat ve neşriyat faaliyetlerini öğrenmek; Azerbaycan ve Türkiye arasındaki siyasî ve kültürel alakaları kısaca gözden geçirmek yerinde olacaktır.

19. Yüzyılın ilk yarısında Rus hâkimiyeti Azerbaycan’da yerleşmeye başladığında karşısında belirli ölçüde Fars kültürünün tesirinde kalan bir millet yapısı vardı. Bunun üzerine Rus idaresi bu kuvvetli Şark-İslâm kü1türünün medenî nüfuzunu kırmak, onun yerine Rus kültürünü yerleştirmek için misyonerler vasıtasıyla faaliyete başlamıştı. O sıralarda Azerbaycan’da yazılı edebiyatın yanında zengin bir şifahi edebiyat geleneği yaşamaktaydı. Bütün tür ve şekilleri, dili ve musikisi ile zengin bir hazine olan bu halk, Azerî Fars ve Rus kültürel nüfuzuna karşı çıkmaktaydı. Azerbaycan ve bütün Kafkasya’da modernleşme hareketleri Rus işgalinden (1805) itibaren başladı. Tiflis şehri Rus ve dolayısıyla Avrupaî tesirlerin etrafa yayılmasında büyük rol oynamıştır.1

Ruslar Kafkasya’yı işgalden sonra buralarda çeşitli okullar açtı. 1819 yılından itibaren bu okullarda Azerî Türkçesi dersi verilmeye başlandı. Bunun sebebi nüfusunun çoğunluğu Türk olan Kafkasya ve Azerbaycan’da devletin halkla münasebetini sağlayacak mütercim kadroları yetiştirmekti. Nitekim bu okullarda yetişen birçok talebe ileride Azerbaycan’ın fikir ve sanat hayatında modernleşmeye öncülük etmiştir. Bu okullarla beraber Azerbaycanlı aydınlar da hususî okullar açmaya başladılar. Bu okullarda şarkiyat derslerinin yanı sıra devrin modern düşünce ve bilimleri de okutuluyordu. Usûl-i Cedid diye adlandırılan bu eğitim sistemi Kafkasya ve Azerbaycan’da önceleri -din adamlarının tesiri ile- tepkiyle karşılanmışsa da sonradan rayına oturmuştur.2

Modern Azerbaycan edebiyatının doğmasında ve gelişmesinde büyük rol oynayan ilk şahsiyetlerin yetişmesinde, hem resmî Rus mekteplerinin hem de hususî Azerî mekteplerinin büyük tesiri olmuştur.3

Rus istilasından sonra Rusça öğrenen, bu dilin edebiyatını ve bu dilin yardımıyla batı Avrupa medeniyetini tanıyıp öğrenen Azeri münevverleri arasından ilk mütefekkirler ve ilim adamları yetişti. Batı düşüncesiyle temasa geçen bu ilk Azeri kuşak, Fransız ihtilalinden sonra Avrupa’da oluşmuş bulunan hürriyetçi düşüncelerin, demokrasi idealinin ve halkçılığın etkisinde kaldı. Modern Azerbaycan edebiyatının öncüleri daha çok Rusların etkisi altına girmiş. Münevverler, ilim adamları arasından çıkmıştır.4 Bunların başında Mirza Cafer Topçubaşı, Mirza Kazım Bey, Abbaskulıı Ağa Bakıhanlı, Kasım Bey Zakir, İsmail Bey Kutkaşınlı gibi bilim adamı ve aydınları sayabiliriz. Bu kuşaktan sonra modern Azerbaycan edebiyatı en kuvvetli temsilcisini Mirza Fethali Ahundzâde’nin şahsında bulur.

19. Yüzyılın ikinci yarısından sonra Mirza Fethali Ahundzâde’nin nesirde açmaya muvaffak olduğu millî ve vatani cereyan bir hayli etkili oldu. Türkçe, Farsça ve Arapça tahsili olan, Rusça ve Fransızca bilen Mirza Fethali Ahundzâde konusunu halktan ve halk hayatından alan komediler yazdı.5

Bu komediler, yaşayan Azerbaycan Türkçesiyle yazılmış, açık, anlaşılır eserlerdi. Mirza Fethali Ahundzâde’nin açmış olduğu Avrupaî edebiyat çığırını bir sonraki kuşaktan Necef Bey Vezirli, Abdurrahim Bey Hakverdili, Mirza Elekber Sabir, Celil Memmedguluzade, Mehmed Hadi gibi büyük edebî şahsiyetler genişleterek devam ettirdi.6

1875’ten itibaren bu mektebe matbaacılık ve gazetecilik de ilave olunuyordu. 4 Ağustos 1875’te Hasan Bey Zerdabi’nin sahibi olduğu; mürettip ve muharrirliğini yaptığı, Ekinçi gazetesi çıkar, bu, Rusya’daki bütün Türklerin Türkçe çıkardığı ilk gazetedir. Toplam 55 sayı çıkan bu gazete 1877 Osmanlı-Rus savaşı bahane edilerek kapatılmıştır. Ekinçi’nin kapatılmasından sonra Sait ve Celal Ünsizâde kardeşler 1879’da Tiflis’te Ziya, Ziya-yı Kafkasiyye ve Keşkül adlı gazeteleri çıkarırlar. 1903-1904 yıllarında Mehemmed Ağa Şahtahtılı yine Tiflis’te Şark- Rus adlı gazeteyi çıkarmaya başlar.1875—1905 yılları arasında Rusların izin vermemesi yüzünden başka ciddî matbuat faaliyetleri olmaz. Ancak bunlar bile Azerbaycan’da bir uyanışın ilk merhalesi olmaya yetmiştir.

1905’te ortaya çıkan 1. Rus İhtilali üzerine çarlığın ilân etmek zorunda kaldığı nisbî hürriyet bu gibi faaliyetlerin gelişmesine imkân vermiştir. İşte bu dönemde bütün Rusya’da olduğu gibi Azerbaycan’da da siyasi ve kültürel sahada birtakım yenilikler ve gelişmeler olmuştur. Yeni matbaalar kurulmuş, gazete ve dergiler çıkarılmış, milli mektepler, milli tiyatro ve kültür cemiyetleri, hatta milli gayeler takip eden parti teşkilatları kurulmaya başlanmıştır.7

20. Yüzyıl başları, Azerbaycan’da ve bütün Çarlık Rusyası’nda büyük hadiselerin cereyan ettiği bir zamandır. Bakü, petrol sanayii sebebiyle süratli bir gelişme göstermiş, kısa zamanda Azerbaycan’ın kültür ve medeniyet merkezi hâline gelmiştir. 1905 Rus ihtilali, “Kavimler Hapishanesi” diye bilinen Çarlık Rusyası’nda hürriyet güneşini doğurmuş, siyasi, edebî, içtimaî faaliyetlerin süratle gelişmesini sağlamıştır. Kısa zamanda birçok kitap yayımlanmış, gazete ve dergiler yerden biter gibi fışkırmaya başlamış, siyasi partiler, içtimaî teşkilatlar kurulmuştur. Türkler ve Müslümanlar bu gelişmelerden etkilenmiştir.

Fikir hürriyetinin olması Azerbaycan’daki siyasi hareketlerin de açıklık kazanmasına, aydınların temayüllerinin belirmesine ve pek tabii olarak bu hususlar da Azerbaycan’da fikír münakaşalarının, kültür-medeniyet tercihlerinin ortaya çıkmasına yardım etmiştir. Münevverler tercihlerine göre çeşitli gazetelerin, dergilerin başlarında toplanmış, açık bir şekilde kendi düşüncelerinin, inançlarının mücadelesini yapmaya başlamıştır.

1906-1911 yılları arasında İran’da meşrutiyet hareketlerinin yaygınlaşması 1908’de Osmanlıda 2. Meşrutiyetin ilan edilmesi Azeri münevverleri üzerinde derin tesirler bırakmış, onları ümitlendirmiştir. Meşrutiyetin ilk yıllarında İslâmcılık düşünceleri hem Türkiye’de hem de bütün İslâm dünyasında çok hareketli ve cazip idi. İran meşrutiyetinin umulan neticeleri verememesi, Türkiye’de İttihatçıların milleti hayal kırıklığına uğratmaları, Balkan savaşı ve en nihayet Arap ülkelerindeki karışıklıklar, Osmanlı devletini uçurumun kenarına getirdiği gibi dünyadaki İslâmcılık-İttihad-ı İslâm- hareketinin de cazibesini yitirmesine sebep olmuştur. Fakat, 1917 Rus ihtilali, Türk-İslâm dünyasını yeniden ümitlendirmiş, harekete geçirmiştir. Bu sefer Türkçülük, Turancılık idealleri, İslâmcılık hareketine göre daha canlı ve sürükleyici olmuştur.8

20. yüzyılın başlarında Azerî münevverleri bir yandan bütün Rusya’daki matbuatı - Rusça ve muhtelif Türk lehçelerindeki neşriyat - diğer yandan Türkiye, İran ve başka İslâm memleketlerindeki yayınları temin edip okuyor, bununla da kalmayarak bu memleketlerdeki çeşitli dergilere, gazetelere yazılar gönderiyordu. Meselâ; tanınmış, başarılı bir muallim olan Mehemmed Tağı Sıdkı, İstanbul’a Ahter gazetesine ve Kalküta’daki Hahlelmetin dergisine yazılar göndermişti. Benzeri bir durum Türk asıllı yazarlar için de söz konusudur. Mehemmed Ali Terbiyet, Sait Selmasî, Hüseyin Cavit İstanbul’da bulundukları sırada Rıza Tevfik’ten hususî dersler almışlardır.9

Bu dönemdeki gelişmelere bir başka örnek olmak üzere eğitimin durumunu gösterebiliriz: 1887 yılında Bakù’de ilk defa Rus-Tatar10 okulu açılmıştı. O yıllarda bu okulun 42 öğrencisi varken daha sonra bu sayı artmıştır. En son 1913 yılında sadece Bakü’deki 9 Rus-Tatar okulu, 8 Rus-Tatar kız okulu, ve 6 yıllık bir başka okulda 337’si kız olmak üzere 2249 Türk öğrenci eğitim görmekteydi. Ayrıca ilk defa 1906 yılında Azerbaycanlı öğretmenlerin Bakü’de bir toplantısı olmuş. Bu toplantıda okul ve eğitim programları ele alınmıştır. Yine o yıllarda içtimaî-kültürel gayelerle Neşr-i Maarif, Cemiyyet-i Hayriyye, Nicat gibi cemiyetler kurulmuştur.11

Bu yüzyılın girişinde Azeriler dünyaya gözlerini çevirmiş, olan bitenleri anlamaya çalışıyor, kendi yurtlarının geleceği için hazırlıklar yapıyorlardı. Türkiye’de de yeni gelişmeler vardı. Başta İstanbul’daki Türk münevverleri olmak üzere birçok kimse Rusya’daki Türklerin matbuatını takip ediyor, oralarda çıkan süreli yayınlara makaleler gönderiyorlar, Türkiye’de çıkan süreli yayınların bir kısmı da Rusya’dakilerden sık sık iktibaslar yapıyordu. Rusya’daki Türklerin Türkiye matbuatına doğrudan doğruya gönderdikleri mektuplar, yazılar, teklifler halka sunuluyordu.

Bunlar arasında bilhassa müşterek bir Türk yazı dili teşebbüsü dikkati çeker. İstanbul’da Sır’at-ı Müstakim, Türk Yurdu, İkdam, Bahçesaray’da Tercüman, Bakü’ de Hayat, Füyûzat, Şelale, İrşad, Açıksöz gibi süreli yayınlar da bu temayülü açıkça desteklemiştir.12

Dildeki yakınlaşma ile birlikte edebî ve siyasî münasebetler de gelişmiştir. Bu karşılıklı münasebetler 20. asrın ilk çeyreğinde Azeri edebiyatının Türkiye ile olan bağlarını güçlendirmişti. O kadar ki Azerbaycanlı Abdullah Sur, bazı kısımlar el yazması halinde kalmış, bazıları kaybolmuş, çok az bir kısmı basılmış olan, Türk edebiyatı tarihî adlı bir eser yazmıştı. Namık Kemal, Şemseddin Sami, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret, Recaizâde Ekrem, Muallim Naci, Mehmet Akif, Mehmet Emin Yurdakul gibi yazarlarımızın eserleri Azerbaycan’da okunuyor, basılıyor ve sahneleniyordu. Türkiye’de basılmış bazı ders kitapları, Azerbaycan’da okutuluyor. Bunun yanında Türkiye’ye gelerek burada eserler veren Azerî yazarları, gazetecileri de vardı. Meselâ; Mehmet Emin Resulzâde, Ağaoğlu Ahmed, Hüseyinzâde Ali Bey, Yusuf Beg Vezir (Çemenzeminli), Hüseyin Cavit, Memmed Hadi vs.13

1875-1905 yılına kadar Azerbaycan’da ancak 5 gazete neşredilirken, bu sayı 1905-1920 arasında 86’yı geçmiştir.14

1905’te sansürün kaldırılması üzerine yayın hayatına başlayan ilk gazete Hayat’tır. Yine aynı yılın sonlarında Füyûzat, 1907’de İrşad, Taze Hayat, 1908’de Terakki mecmuaları neşredilir. Bunlardan özellikle Füyûzat, 32 nüsha çıkmasına rağmen Azerbaycan’ın edebî ve siyasi uyanış tarihinde önemli bir devir açmaya muvaffak olmuş Azerbaycan millî hareketine Türkiye’ye doğru yeni bir istikamet vermiştir. Tanzimat ve Servet-i Fünun döneminin kısmen yerine oturmuş diliyle çıkan bu dergi Azerbaycan’da edebiyat, sanat ve siyasette kuvvetli bir Türkçülük cereyanının devam etmesine büyük tesiri olmuştur. Ancak dil bakımından Azeri Türkçesi’nin sadeleşmesini, kendini bulmasını menfi yönden etkilemiştir.

Bu dönemde dergi olarak ayrıca Bakü’de Debistan, Behlül, Rehber, Tekâmü1, Koç-Davet neşredilmiştir. Ayrıca Tiflis’te 1906’da Celil Memmedguluzade tarafından neşredilmeye başlanan mizah dergisi Molla Nasreddin Azerbaycan’da realist edebiyatın güçlenmesine yol açmış, bir ekol hâline gelerek geniş bir nüfuz dairesine sahip olmuştur.

1908-1920 yılları arasında çıkan gazete ve dergiler ise şunlardır:15 İttifak, Sada, Sada-yı Vatan, Sadayı Hak, Sada-Kafkas (Haşim Bey Vezirov); Hakikat, Güneş İkbâl, Yeni Hakikat, Malûmat, Yeni İrşâd, Yeni İkbâl, Hakikat-i Efkâr, Taze Haber, Son Haber (Orucov Kardeşler); Açık Söz, Doğru Söz (Mehmet Emin Resulzade); Müsavat, İstiklal, İttihat, Zahmet Sadası, Himmet (Bolşevik), Albayrak, Halkçı, Yeni Hayat, Yoldaş, Meş’el, Hak Sadası, Doğru Yol, Fıkara Sadası, Hürriyet, Halk Sözü, Basiret, Türk Sözü (Gence’de); (ielecek, Gençler Yurdu (Tiflis’te); Bürhan- ı Hakikat (Erivan’da).

Dergiler: Zenbur, Hilâl, Mezeli, Şihab-ı Sakıb, Necat, Yeni Füyûzat, Asar-ı Hakikat, Hak Yolu, Işık, Mir ‘at, Kel Niyet, Mekteb, Şelâle, Dirilik, Tuti, Baba-yı Emir, Kurtııluş, Evrak-ı Nefise, Medeniyet, El Hayat, Zehmet Hayatı, Gençler Sadası, Kurtıluş Yolu.

Karşılıklı münasebetler 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Azerbaycan edebiyatının Türkiye ile olan bağlarını güçlendirmiştir. Hatta neşredilen bazı gazete ve dergiler Türkiye’ye yakınlık hususunda her alanda olduğu gibi dil alanında da güçlüydü. Yukarıda bahsettiğimiz Füyûzatın dışında Şelale, Hayat, İrşad ve daha sonra Açıksöz tamamen o devir Türkiye Türkçesiyle neşrediliyor, Türkiye siyasi muhitiyle yakın paralellikler gösteriyorlardı.16 Bunların dışında Azerbaycan’dan Türkiye’ye eğitim veya benzeri gaye için gelip Türkiye’deki siyasi, edebî ve kültürel hareketlerden etkilenen aydınların da Azerbaycan kültür ve fikir hareketlerinin Türkiye’nin paralelinde gelişmesine ve etkilenmesine büyük katkıları olmuştur. 2. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’a tahsil veya herhangi bir sebeple gelip, burada yaşayan, okuyan, çalışan veya siyasi faaliyetlerine devam eden Azeri edebî ve siyasi şahsiyetlerden bazıları şunlardır: Gazeteci Ömer Faik Numanzade ve Mehemmed Ağa Şahtahtılı, Celâl ve Sait Ünsizade Kardeşler, Hüseyin Cavit, Memmed Hadi, Mehmed Emin Resulzâde, Abdullah Sur, Yusuf Vezir Çemenzeminli, Ahmed Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali Bey (Turanlı), Mirza Ali Muciz.17

1905’ler Azeri edebiyatının uyanma, dünyayı tanıma, silkinip şahsiyetini arama ve bulma devirleridir. Bu dönemlerde Azerî edebiyatı, bir yandan Türkiye, diğer yandan da Rusya’daki edebî hareketleri, siyasi gelişmelerin tesiri altındadır.

Eskiden olduğu gibi İran edebiyatını takip etmeyi, örnek almayı bırakmış, hatta 1850’lerden sonra Ahundzade’nin eserleri matbuat hayatının gelişmesine bağlı olarak daha ileri bir duruma gelmiş, İran edebiyatını tesiri altına almış, ona yön göstermeye başlamıştır.

Bu yıllarda Azerî edebiyatı üç büyük temayülün tesiri altındadır: Türkiye’ye bağlı olarak Türkçülük cereyanının Türkiye, İran ve diğer İslâm ülkelerinin tesiri ile İslâmcılığın ve nihayet Rusya dolayısıyla çağdaş, siyasi ve sosyal akımların 1920’lere yaklaştıkça da sosyalist akımların. Azerbaycan’ın 1920’lere kadar Avrupa edebiyatının büyük ölçüde Türkiye kanalıyla takip edip tanıdığını da unutmamak gerekir.

Bu bakımdan 20. yüzyılın ilk çeyreğinde edebiyatta bu üç temayülün de temsilcilerine rastlanır.18

Bunları şöyle sıralayabiliriz.19

I. İnkılapçı - Demokratik Edebiyat:

1905 (Rus) İnkılâbından sonra ortaya çıkan bu edebiyat, eskiyi ve ondan kaynaklanan cehaleti tenkit ve yeni bir dünya arzusu taşır. Belirli ölçüde Rusya’daki sosyal demokrat ve hatta zaman geçtikçe sosyalist hareketlerin tesiri altındadırlar. Realist edebiyatı benimseyen bu grubun en önemli temsilcileri: Celil Memmedguluzade, Mirza Elekber Sabir, Neriman Nerimanov, Ebdurrehim Bey Hakverdili, Eli Nazmi, Memmed Said Ordubadî, Eligulu Gemküsar, Mirza Mö’ciz’dir.

II. Realist - Maarifperver Edebiyat:

Daha çok toplumdaki aksayan yönleri, eğitim meselelerini, kadın, aile, geçim konularını ele alır. Realistik-satirik üslubu benimseyen bu edebiyatın başlıca temsilcileri: Süleyman Sani Ahundov, Üzeyir Hacıbeyli Abdullah Şaig, Sultanmecid Genizade, Reşidbey Bey Efendiyev, İbrahimbey Musabeyov ve Yusuf Vezir Çemenzeminli’dir.

III. Romantik Edebiyat:

Azerbaycan’da romantizm Fransa ve İngiltere’de olduğu gibi belli bir döneme damga vuracak kadar güçlü bir mektep olamamıştır. Rus baskısı sebebiyle geç gelişmiş, 1917’deki Rus ihtilaliyle de büyük bir darbe yemiştir. İçtimaî, siyasî mevzularla birlikte tabiatla ilgili tasvirî mevzularda işleyen bu edebiyatın başlıca temsilcileri: Memmed Hadi, Hüseyin Cavid, Abbas Sıhhat, Ahmet Cevat ve A. Bey Divanbeyoğlu’dur.

20. yüzyılın başlarındaki bütün bu değişim ve teşekküller günümüzde gelenekçi bir yapı devam etse de postmodernist bir anlayışa doğru kaymaktadır.

Dipnotlar

1. Yıldırım, İrfan Murat, Yusuf. V.Çemenzeminli’nin Hayatı ve Edebî Eserleri Üzerine Bir Araştırma, İzmir.1994,s.1.
2. Mirza Şefi Vazıh’ın Gence’de böyle bir mektep açtığı ve Azerbaycanlı yazar Mirza Fethali Ahundzade’nin böyle bir mektepte yetiştiğini biliyoruz.
3. Akpınar, Dr.Yavuz, Azeri edebiyatı araştırmaları, İstanbul.1994,s.43.
4. Akpınar, Dr.Yavuz, a.g.e, s.44.
5. (Haz. Akpınar, Dr.Yavuz).Komediler. İzmir.1987,s.22.
6. Yıldırım, İrfan Murat, a.g.e, s.3.
7. İslâm-Türk Ansiklopedisi, İstanbul.1942,s.762.
8. Yıldırım, İrfan Murat, a.g.e, s.4.
9. Akpınar, Dr.Yavuz, a.g.e,s69–70.
10. Ruslar o yıllarda Osmanlılar hariç bütün doğu ve güneylerindeki Türklere Tatar demişlerdir.
11. Paşayev, Mir Calal,Firudun Hüseynov.XX.esr Azerbaycan edebiyatı. Bakü,1982,s.8.
12. Akpınar, Dr.Yavuz, a.g.e,s.70.
13. İslâm-Türk Ansiklopedisi, İstanbul.1942,s.762.
14. İslâm-Türk Ansiklopedisi, s.763.
15. Yıldırım, İrfan Murat, a.g.e,s7.
16. Yıldırım, İrfan Murat, Selam Türkün Bayrağına. İzmir.1992,s.9.
17. Akpınar, Dr.Yavuz, a.g.e,s.69
18. Akpınar, Dr.Yavuz, XX. asrın başlarındaki Azeri edebiyatına umumi bir bakış. Türk Edebiyatı(dergisi)Ocak 1984,s.123,s.69–70.
19. Sıralamayı Azerbaycan’da yapıldığı gibi verdik. bkz.Paşayev Mir Calal, Firudun Hüseynov. a.g.e,s70–76;232–234;327–330.

Azerbaycan Dili ve Edebiyatı

Azerbaycan Dili ve Edebiyatı

Türkiye’de yaşayanlar için Azerbaycan’ın, Azerbaycan için de Türkiye’nin ayrı bir önemi vardır. Azerbaycan devletinin nüfusu 8 milyon civarında ancak İran’ın kuzey ve Batı kısmında (güney Azerbaycan) yaşayan ve hala Türkçe konuşan 30 milyonun üzerinde Azeri Türkü de dikkate alındığında 40 milyon milyonluk bir nüfustan söz etmek daha makul olabilir. Bu yakınlıkta kuşkusuz en önemli faktör konuşulan dilin benzerliğidir. Bu meyanda, hem ülkede konuşulan dili haddim olmayarak, amatör bir gözlemci sıfatıyla değerlendirmek, hem de Türkiye’de iken kendim de dahil, Azerbaycan Türkçesi ile ilgili sahip olunan yaygın bazı yanlış kanaatlere kısaca değinmek isterim.

Bu kanaatlerden ilki Rus dilinin Azerbaycan Türkçesini fazlaca etkilediği yönünde. Şu anda Azerbaycan’da günlük hayatta Türkçe kullanılıyor, ancak halkın büyük kısmı Rusça konuşabiliyor. Malum, 18. yüzyıldan sonra komünist döneme kadar Çarlık, 1920 yılında Kızılordunun Azerbaycan’a girmesiyle 1991 yılına kadar sürecek komünist Rus emperyalizmi dönemi burada hüküm sürdü. Dolayısıyla neredeyse 200 yıldan fazla bir süredir Rusça ile haşır neşir olunan bir bölge Azerbaycan. Ancak, Türkiye’deki yaygın kanaatin aksine Rusçanın bugün ülkede konuşulan Türkçe üzerindeki etkisinin sanılan kadar olmadığı, hatta Türkiye’de konuşulan Türkçenin yabancı dillerden etkilenme oranının çok daha fazla olduğunu rahatça iddia edebilirim.

Rusça konusunda belirtilmesinde fayda olabileceğini düşündüğüm bir nokta var. Burada bize komünizm döneminde Rusça konuşmanın, özellikle Ruslar tarafından halka bir imtiyazmış gibi lanse edildiği, Türkçe kullananların küçümsenip kınandığı yönünde bilgiler verildi. Elbette, Azerbaycan’ın halen eski Sovyet ülkeleri ve özellikle Rusya ile ilişkileri devam ediyor ve Rusça burada hala önemli bir lisan. Ben ise birkaç aylık dönem içinde birbiriyle Rusça konuşan Azerbaycanlı Türk’e çok fazla rastlamadım pek rastlamadım. Zaman içinde bu oranın daha da düşeceğini tahmin ediyorum.

Azerbaycan halkının her alanda etkili olan, tabiri caizse kültürel bir silindir gibi ezip geçen komünist rejimden dilini korumuş olarak çıkması bana ilginç göründü. Bu konuyla ilgili bir not da aktarayım, geçenlerde ayaküstü sohbet ettiğimiz bir matematik profesörü Türkiye’de Türkçeyi perişan ettiğimiz gerekçesiyle hafif yollu bir fırça attı bana. Türkiye’ye bir sempozyum için gittiğinde, özellikle genç kesimin “tedris” gibi kelimeleri anlamayıp manasını sorması hanım profesörü hem şaşırtmış, hem de bayağı kızdırmış. Ben de kendisiyle aynı kanaati paylaştığım için, haklı olduğunu söyledim. Gerçi o hem Azerbaycan, hem de Türkiye’deki “dilin bozulması” işini, 1930’lardaki “Güneş Dil Teorisi” hadisesine bağlı olarak biraz “Ermeni oyunu” olarak görüyor ama sebep ne olursa olsun netice ortada. Yaptığımız çeşitli sohbetlerde Azerbaycanlı dostlarımız güney Azerbaycan olarak adlandırılan bölgede de, resmi olarak okullarda okutulması yasak olan Türkçeyi halkın çok iyi muhafaza ettiği bilgilerini aktardılar.

Türkiye’de bu ülkeyle ilgili genelde sahip olunan bir diğer kanaat de, Azerbaycan Türkçesinin Türkiye Türklerince kolayca anlaşılabileceği yönünde. Bu konuda da ihtiyatlı olmayı tavsiye ederim. İlk intiba olarak çok benzermiş gibi görünen Azerbaycan Türkçesi, özellikle birçok kelimenin kullanımı açısından bugün Türkiye’de kullanılan Türkçe ile farklılaşmıştır. Basit bir misal olsun diye Azerbaycan’da kullanırsanız sizi kimsenin anlayamayacağı ya da anlamakta zorlanacağı, ama bizde günlük hayatta sıkça kullanılan bazı kelimeleri sayayım. “Anlamak”, “beklemek”, “konuşmak”, “inmek”, “binmek”, “telefon açmak”, “aramak”, “evet”, “iyi”, “eski”, “yeni”, “para”, “nasıl”, “yarın”, “öğle”, “akşam”, “ekmek”, “yoğurt” vs. Bu kelimeleri kullanmadan “Kaç para”, “nasıl giderim” gibi önemli soruları soramadan Türkçe konuşmanın ne ölçüde zorlaşacağını tahmin edebilirsiniz. Üstelik burada Azeri Türkleriyle İngilizce konuşmak da (ayıp olması bir yana) çoğu bilmediği için çözüm olmayacaktır. Yine, bazı sık kullanılan kelimelerin anlamı tamamen değiştiği için ciddi yanlışlıklara sebep olabilir: Sabah=Yarın gibi. Geçenlerde bir Türk televizyonuna konuk olan Azerbaycan milletvekili “sabah” diyor, bizim spiker de anlarmış gibi kafa sallıyordu. Halbuki orada “sabah” ile kastedilen “yarınlarımız için şunları planlıyoruz” gibi bir manaydı. Dolayısıyla, bir kısmını zikrettiğim sık kullanılan kelimelere adapte olunduğu takdirde, Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesi arasındaki fark büyük ölçüde vurgulamalar ve cümle kurmadaki bazı değişikliklerden ibaret kalacaktır. Konuşulanı anlayabilmek için bir müddet dikkat etmek yeterli iken, Azerbaycan Türkçesini konuşabilmek ve özellikle yazarak ifade edebilmek tamamen ihtisas işidir ve eğitim gerektirir.

Uzunca sayılabilecek bir süredir izlenimlerime dayanarak Azerbaycan Türkçesi için şöyle söylemekte bir mahzur olmadığını düşünüyorum, ehli ne der bilemem: Evliya Çelebi Seyahatnamesi yahut Naima tarihindeki üslup ve kullanılan kelimeler buradaki günlük hayatta geçerlidir. Belki de ben bu eserlerdeki hoş ve akıcı üslubu çok sevdiğim için Azerbaycan’da konuşulan Türkçeyi çok beğendim doğrusu. Türkiye’nin Muğla-Maraş arası Toros dağları çevresinde konuşulan bozulmamış Türkçenin Doğu aksanıyla konuşulanını hatırlatıyor. Edindiğimiz bilgiler Azerbaycan’ın değişik bölgelerindeki Türkçenin yer yer bizim Karadeniz, Erzurum bölgeleriyle benzeştiğini gösteriyor. Belki şu örnekler açıklamaya yardımcı olur: Burada metro kapısına yaslanmak değil “söykenmek” yasaktır, taşıtlardan inilmez “düşülür”, biri beklenmez “gözlenir”, yardım edilmez “kömeğ eylenir”, elbiseler yıkanmaz “paltarlar yunur”. Eski değil “köhne”, yeni değil “teze”dir. Sabah “seher”, gündüz “nahar”, evet “beli”, anne “ana”, baba “ata”dır. İyi konuşan bir hatip “yahşı danışmaktadır”.

Teknolojik değişim sonucu yerleşen kelimelerin büyük kısmı Batıdan Rusya üzerinden alındığı için Rusça. Avtobus, televizor gibi. Bazı teknolojik ürünlerin isimleri bizde olduğu gibi Türkçeleştirilmiş: Çamaşır Makinesine “Paltar Yuyan Maşın”, traş makinesine “üz gırkan” denmesinde olduğu üzere. Bilgisayarla ilgili terimler bizde olduğu gibi büyük ölçüde Türkçeleştirilmiş. Mesela, bilgisayar için, fare “siçan”, geri dönüşüm kutusu “zibil”dir. Bilgisayar kapatılmaz “söndürülür”. Dosya kopyalama için “köçürme”, internete bağlanma için “koşulma” kullanılıyor. Hardware, yani donanım için kullanılan kelime ise çok isabetli bir tercih, “avadanlık”.

Burada şiire çok önem veriliyor, hemen her hafta çocuklar bir iki şiir ezberliyor. Öte yandan, ilkokulun ilk yıllarından itibaren çocuklara güzel bir el yazısı öğretiliyor. Azerbaycan’a ilk gittiğim gün sıradan bir esnaf dükkânında çalışan 17–18 yaşlarındaki gencin yazdığı güzel yazıyı görünce hayretler içinde kalmıştım. Malum bizde koca üniversite öğrencilerinin çoğunun yazısı yanında çivi yazısı bile kaligrafik sanat eseri gibi kalır. Ülkenin yetiştirdiği şairlere büyük kıymet veriliyor. Şöyle bir örnek vereyim, en ihtişamlı heykeller devlet adamlarına değil şairlere, bestekârlara ait. Mesela, kendi adına meydanda büyük puntolarla ünlü beyti “Şebi hicran yanar canım, Töker kan çeşmi giryanım, Oyadar halkı efğanım, Gara bahtım Oyanmaz mı” yazılı Fuzuli’nin heybetli heykeli yanında Haydar Aliyev’in yeni dikilmiş anıtı nispeten sönük kalıyor. Büyük caddelerin, meydanların çoğu Fuzuli, Nizami, Hatai gibi eski ve Samed Vurgun, Hüseyin Cavid gibi yakın zamanda yaşamış şairler ile Üzeyir Hacıbeyov gibi bestekârların adıyla anılıyor. Hasılı, Bakü’de dolaşırken hemen her yerde karşınıza bir sanatkar heykeli çıkması muhtemel.

Neticede Azerbaycan’da konuşulan ve resmen kullanılan dil Türkiye’deki Türkçe ile bazı nüanslar dışında büyük ölçüde aynıdır. İki ülke arasında resmi ilişkilerden ve devlet politikalarından bağımsız olarak, halklar arasında her zaman mevcut olagelmiş sıcak ilişkilerin büyük ölçüde aynı dili konuşmakla bağlantılı olduğu açıktır. Son olarak, Türkiye’de kullandığımız Türkçe açısından Azerbaycan’dan almamız gereken dersler olduğunu da düşünüyorum. Bizde özel eğitim almış kimseler hariç büyük çoğunluk, özellikle üniversite öğrencisi gençler, bırakın Osmanlıca yazılmış metinleri okuyabilmeyi, Latin harfleriyle basılmış 1930’lu, 1940’lı yılların metinlerini okumaktan acizdir. Hatta daha ileri gidelim, 1960’ların Türk filmlerindeki bazı cümleler dahi bu gençlerimiz için anlaşılmaz bulunabilir. Hâlbuki bir Azeri üniversite öğrencisi aynı dönemlere ait metinleri kolaylıkla anlayabilir.

Azeri profesörün dediği gibi, bu işin sorumlusu ne ölçüde Ermenilerdir bilemem ama bugün Türkiye’de kullanılan dili içinden çıkılmaz bir hale dönüştürme işinde kendi kabahatimizin hiç de yabana atılmaması gerektiğine inanıyorum. Üstelik biz, burada insanların gözüne bakılınca hala etkileri hissedilen komünist emperyalizm gibi bir baskıya da maruz değildik. Ümit ederim Azerbaycan en çetin dönemlerde bile hassasiyetle koruduğu diline sahip çıkar, Batı dünyasıyla yeni başladığı etkileşimde hatalarımızı tekrarlamaz, bizde olduğu gibi birbirini anlamayan baba-oğul, dede-torun manzaralarının garabetiyle karşılaşmaz.

Halil Rıza Ulutürk Hayatı - Eserleri - Edebi Kişiliği - Şiirleri

Halil Rıza Ulutürk Hayatı - Eserleri - Edebi Kişiliği - Şiirleri

1932-ci yil ekim ayının 21-de Azerbaycanda Salyan ilinde Pireppe köynünde Rıza kişinin ailesinde ilk cocuk dünyaya göz açdı. 1932-ci yil ekim ayının 21-de Azerbaycanda Salyan ilinde Pireppe köynünde Rıza kişinin ailesinde ilk cocuk dünyaya göz açdı. Dedesi sevinc icinde cocuga oz ismini verdi- Halil. Yeddi yaşından okula gönderdiler. Iki saylı Salyan şehir orta okuldan Halil öz çalışkanlığı, davranışı ile oyretmenlerin sevgisini kazandı. O, Salyan şehir kutuphanesinin edebiyyat derneginin üzvü idi.

1939-1949-cu yillar Sovyet donemini yashayan Azerbaycan edebiyyatinin siyasi bakimdan zor bir donemi idi. Iste Halil bedii edebiyyat alemine, bu donemden basladi. Halil onu heyacanlandıran, düşündüren olaylari bazen poetik dille ifade etmeye çalışırdı. Onun ilk metbu şeri ‘Kitab’ 1948-ci yilda ‘Azerbaycan pioneri’ gazetesinde derc olunmuşdur.

1949-cu yilda Halil Azerbaycan Dövlet Uiversitetinin filologiya fakültesinin jurnalistika şubesine dahil oldu, universitetde edebiyyatşünas-alim Cefer Handanın, sonralar şair Bahtiyar Vahabzadenin rehberlik etdiyi edebi dernekde, isterse de Azerbaycan Yazıçılar Birliyinde milli yazar Mirze İbrahimovun başçılığı ile geçirilen ‘Gencler günü’ toplantilarinda aktiv iştirak etmesi Halil Rızanın şair gibi formalasmasinda ciddi rol oynadi.

1954-cü yilda Azerbaycan Dövlet Universitetini bitiren Halil Rıza ilk emek fealiyyetine ‘Azerbaycan kadını’ dergisinde başlamışdır. 1954-cü ilde Halil Rıza Sovyet Yazıçılar birliyine uye seçilir. Onun ilk şiirler toplusu 1957 yilda ‘Bahar gelir’ adli kitabında basildi. 1957-ci ilin agustos ayında Azerbaycan Yazıçılar Birligi Halil Rızayı Moskovaya, M.Gorki adına Dünya Edebiyyat İnstitutuna iki senelik Ali Edebiyyat kurslarına gönderdi. Halil Rıza Institutda rus edebiyyatının görkemli senetkarı Pavel Antokolskinin bascilik etdiyi bölumde poeziyanın nezeri esaslarını öyrendi. Moskovada tahsil yillarinda taninmis rus şairi Samuil Marşakın evinde ve Yasnaya Polyanada dahi Lev Tolstoyun hatira muzesinde olması, Nazim Hikmet ve Mihail Şolohovla görüşleri genc şairin hatirasinda derin izler burakmıştır.

1959-cu yilda Halil Rıza Bakuye donerek Azerbaycan Dövlet Pedagoji Universitesinde aspiranturasında tahsilini devam ettirmişdir. O, 1963-cü yilda ‘Ikinci Dunya savasindan sonrak Azerbaycan sovyet edebiyyatında poema janrı (1945-1950) ‘ mevzusunda yazdığı dissertasiyanı uğurla müdafie etmiş, fılologiya elmleri namizedi elmi derecesini kazanmistir ve o zamandan universitetde oyretmen gibi ders demeye baslamistir. Fakat Halil Rıza oyrencilerine bir tek ders programini anlatmamis, aynizamanda vatan ruhlu mühazirelerinde eski milli degerlerimizden ve doğma dilimizden yürek yankısı ile sohbet açmıştır. (O donemde Azerbaycanda ana dilimiz Turk dili degil Azerbaycan dili seklinde tehrif olunurdu)

Halil Rıza Azerbaycan turkcesinin saflığı, yabanci dilin tesirine ugramamasi icin kendine bir mucadile yolu secmis, nerde olursa olsun ana dilinde temiz konusmayan müsahibinden eşitdigi her yabancı kelime için 5 kurus cerime talep eder, ‘danışığından memnun kaldığı soydaşlarını bir manatla mükafatlandırardı’. (bir manat yuk kurus degerindedir) . Bu yolla O,bir taraftan ana dilinin safliğını korumaya calisir, diyer taraftan ruslaşdırma politikasina karsi mücadele aparirdi.

Amma bütün bunlar devletin hakim daireleri tarafindan izlenilir ve onun oyretmenliyi kisitlaniyor. ‘Bilik’ cemiyyeti yolu ile Azerbaycanin degisik vilayetlerine gitmesine izin verilmir. Şair Sabir Rüstemhanlı yazır: ‘Halili anlamayanlar cok idi. Onun vatanperver ruhli siirlerini dinlemekten ehtiyat edir ve kendileri acisindan koruyorlardi. O, kürsüye ciktikta salonu terk ediyorlar. Halilin antisovyet, antiimperiya çıkışlarına delilik gibi bakanlar, onun sesini kesmeye çalışan, yüksek kürsülere yolunu bağlayan, onu kuçultmek isteyenler Halil Rıza istidadının Allah vergisi olduğunu, şairin Allah hökumü ile konusdugunu anlaya bilmirdiler’ (Sabir Rustemhanli ‘Ömür kitabı’ 5ci sahifa Baku, 1998) .

Halil Rıza Azerbaycan Dövlet Pedagoji Universitesinden uzaklaştırır. Onu Azerbaycan Elmler Akademisinin Nizami adına Edebiyyat Universitesine davet edirler. Burada Halil Rıza kendini elmi-arastirma ve bedii yaradıcılığa hesr edir. Azerbaycan-Özbek edebi iliskileri, Maksud Şeyhzad’ nin hayat ve yaradıcılığı hakkında monoqrafık eserler üzerind’ çalışır. Butun bunlara ragmen yine de Halil Rıza ‘şübheli şahis’ gibi takip olunur, onun imkanlarını kisitlandırılir.

1984-cü yilda şairin ‘Ömürden uzun geceler’ adlı kitabı ve Sovyet halklarının dillerinden tercüme edilmiş ‘Kardeshlik çelengi’ toplusu ictimaiyyet tarafindan Azerbaycan SSR Dövlet mükafatına taktim olunsa da, hakim dairelerin etinasızlığı ile karşılandı. Bu soguk ilishki onu sarsıtmadı. Şairin en böyük vezifesini yazıb yaratmakta gören Halil Rıza yorulmadan var küvvesi ile çalışır; yeni şiirleri, elmi araşdırmaları ile teselli tapır. 1985-ci yilda ‘Maqsud Şeyhzadenin bedii yaradıcılığı ve Azerbaycan-Özbek edebi iliskilerinin cagdas problemleri’ mevzusunda doktorluk dissertasiyası müdafie edir. 1986-cı yilda Azerbaycan edebiyyatnın refahindakı hizmetlerine göre ona emektar incesenet adami resmi adi verilir.

80-ci yillarin sonlarında halk azadlık mucadelesi genişlendiyi zaman Halil Rızanın gur sesi Azerbaycanın bütün regionlarında eşidilirdi. O, bütün varlığı ile halk harakatına destek verir, her yerde rus şovinist siyasetini, Dağlık Karabağ toprağına tecavüz ed’ n ermeni daşnaklarını odlu-alevli konushmalari ile ifşa edirdi.

Biz Türküstan ellriyik,
Qeyret, güdret selleriyik. (qeyret-namus)
Daşnakları kovan bizik, (daşnak-ermeni partisi)
Dar gözleri ovan bizik.
Yeter meydan suladılar,
Yurdumuzu taladılar.
Bakımızı ezizleyek. (sevelim, okshayalim)
Akreblerden temizleyek!
Şöle versin bu lel, mercan - (Şöle vermek-Nur sacmak)
Ermenisiz Azerbaycan!

Son günlerini yaşayan sovyet imperiyası ömrünü uzatmak için 1990-cı yilin ocak ayinda Azerbaycanın bashkenti Bakude dinc ahaliye vahşicesine divan tutdu. Bu katliyam, soykırım siyaseti Gorbaçovun ve onun elaltılarının iradesi ile icra edilirdi. Bütün dünyanın açık fikirli adamları bu aksiyayı, evrem tarihind’ benzeri görünmemiş katliyamı kotu karsiladi. Sovyet ordusu icinde zihli tanklarla, harp gemileri ve gelishtirilmish silah növleri ile silahlanmish ozel tapşırıkla Bakuyu güllebaran edenlerin töretdiyi cinayetler Halil Rızanı sarsıtmışdı. O, tüm gücü ile gece-gündüz durmak bilmeden, yüreginin ateshiyle halki düşmanlara karşı mücadeleye sesliyordu: yabanci ölke gazetecilerine 20 ocak olaylarini, Gorbaçovun ve onım elaltılarinın kanlı oyunlarini dünya ictimaiyyetine duyurmaga çalişıyordu.

1990-cı yil ocak ayinin 26-da Halil Rıza Sovyet Dövlet Tehlikesizliyi ajanlari tarafindan tutularak Moskovaya Lefortovo mahpusanesine gönderiliyor. Durmadan yapilan sorğu-sual, ağır ittiham şairin kururunu kıra bilmiryor, o, zindanda da mübarizesini devam etdirir. 8 ay 13 gün suren mahpusane doneminde « Lefortovo gündeliyi »ni, 200-den çok, şiir, poema ve mektubu kaleme alır. ‘Lefortovo gündeliyi’ şairin kabul etdiyi Ulutürk tehallusunun vasikasidir:

Zümrüd yağışına,ağ dumanına
Bürüne - bürüne gelesiyem men.
İşdir ayak üste gele bilmesem,
Sürüne - sürüne gelesiyem men.

(Halil Rıza 1990-cı yilil 26 ocagina kadar - 40 senelik edebi-bedii yaradıcılığı dövründe öz eserlerini ‘Halil Halilov’, ‘Halil Halilbeyli’, ‘Halil Odsever’, ‘Halil Rıza’ tehallüsleri ile bastirmishsada, ‘X’ lil Rıza Ulutürk’ tehallüsü ise şairin geçdiyi mübariz’ yolunun, ebedi neticesi oldu. Şair ömrünün sonuna 4yil, 5 ay ve 22 gün (22 /06/1994) kalan bir doneminde yazdığı şiirlerde ve bastirdigi kitablarda Halil Rıza Ulutürk imzasını koymuşdur. Şairin vefatından sonra, onun ömür-gün yoldaşı, Firengiz hanım Halil Rızanın şiirlerini, gündeliklerini ve tercüme eserlerini duzenleyerek kitab halinde Halil Rıza Ulutürk imzası ile bastirmaktadir.

Lefortovo mahbusanesinde olarken şeker hastaligi olan Halil Rızanın sahhati kotuye gitmishtir. 1990-cı yil ekim ayinin 9-da yatili trenle Moskvadan Bakuye getirilen sair, bir ay devam ed’ n mahkemeden sonra azadlığa kovushtu. Benizi cok zayiflamish ve solmushtu, fakat shair fıziki halsızlığına ve hastaligina ragmen azadlığa birakıldığı ilk günlerden yine Azerbaycanın istiklaliyyeti uğrunda mübarize meydanına atılmışdı. Onun öz sözü ile dersek, duşmen etini şiş’ çekse de, fıl iradesini kira bilmemişti.

Halil Rıza Azerbaycan Respublikasının Ali Sovvetine (Parlament) növbeti seçkilerde deputatlığa öz namizedliyini ileri sürmüş, seçkilerde uğur kazansa da, onun seçilmesine imkan verilmemiştir. Amma, Halil Rıza bir vatan şairi gibi geniş okucu kütleleri ile, döyüş bölgelerinde askerlerle görüşlerinde şiirler okuyor, alevli nitkler edir, dinleyicileri istiklaliyyet uğrunda mübarizeye sesliyor, onlarda birlik ve döyüşkenlik ruhu aşıliyordu.

1991-ci yil mayisın 6-da Halil Rıza ‘Türk milleti mükafatı odulu’ fahri adına laik görülür. Bir yildan sonra, 1992-ci yilda ona Azerbaycan Respublikasının Halk şairi fahri adı verilir. Cumhur baskani Süleyman Demirel Sairin Cerrah Paşa adına Şifa evinde onun şeker ve gözlerinin müalicesi ichin serencam verir. Mayisin 19-da Hasaki Kalb hastanesinde Halil Rızanın yüreginde cerrahiyye amaliyyatı aparılır. 1993-cü yil Şubatın 11-de Bakuye donen Halil Rıza ayağından çıkarılan şırımın yeri bitişmediyinden doktorlarin mesleheti ile, şairi Almaniyaya mualiceye gönderirler. 1993-cü il agustos ayının 23-de Halil Rıza esi Firengiz hanımla Bakı-İstanbul-Köln marşurutu ile Almanyaya gedir, Zolenger şehir klinikinde müaelicesini davam etdiriyor. Bakıya geldikten sonra Halil Rızanın bir müddetden sonra yine durumu kotuleshir ve onu Kardioloji İnstitutunda müalice edirler.

Azerbaycan Respublikasının Prezidenti Haydar Aliyevin Fransaya resmi seferi zamanı Halil Rıza ve Firengiz Hanım da nümayende heyetinin terkibine dahil edilmişdir. Bu tarihi sefer Halil Rızanın son seferi oldu. Fransa seferinden sonra tez-tez ön cebhe bölgelerinde, okul ve medeniyyet ocaklarında, görüşlerde şerler okuması, narahat hayat tarzi, gergin shekilde yazib, yaratmasi onu haldan salıb, durumunu agirlashtirdi. Sonrakı müaliceler hic bir netice vermedi. 1994-cü yil iyunun 22-de yaradiciliginin bar verdiyi çağında şairin vatan sevgisi ile çırpınan yüreyi döyünmekten kaldı.
Halil Rıza Ulutürk Fahri Hiyabanda defn olundu, onun mezari ustunde shairin azemetli heykeli yukseldi.

Azerbaycan halkının milli mübarize herakatinda ozel hizmetlerine göre Halk şairi Halil Rıza Ulutürk (ölümünden sonra) ‘Istiklal’ ordeni ile teltif edildi. Zaman geçse de, Halil Rıza Ulutürk yaddashlardan silinmeyecek, hatirasi her zaman aziz tutulacaktir.

Mirze Elekber Sabir Hayatı - Eserleri - Edebi Kişiliği - Şiirleri

Mirze Elekber Sabir Hayatı - Eserleri - Edebi Kişiliği - Şiirleri

Türklüğün birlik ve beraberliğini isteyen; cehaletle kıyasıya alay eden, Türk milletinin çağın ilerisinde bir zihniyete kavuşmasını dileyen, büyük hiciv şairi Mirze Elekber Sabir (Mirza Ali Ekber Sabir-Mirza Ali Ekber Sabir-’ l’ kb’ r Zeynalabdin oğlu Tahirzad’ ;) bir Azerbaycan Türküdür. Ne acıdır ki; Sabir, Anadolu’da yetirince bilinmemektedir. Onun ince alayı, cehalete fırlattığı oklar, birliğe susamış mısraları, günümüz dünyasındaki Türklüğün her halde en fazla ihtiyacı olduğu bir zamandır.

Sabir, eserlerini HOPHOPNAME adlı kitapta toplamıştı. Bu eseri, 1975 yılında rahmetli Prof. Dr. A. Mecit Doğru, Türkiye Türkçesi’yle yayımladı. Rahmetli Doğru, bu eseri yayımladığında Hophopname ile ilgili olarak kendisiyle ilk röportajı TÖRE dergisi için ben yapmıştım. Bu çalışmamdan dolayı mıdır, nedir bilmem; Sabir’i hiç unutamadım. Kitabı söz gelişi değil, gerçekten yatak odamda başucumda durur. Türkiye’de ‘Sabirlik’ olaylar yaşandıkça açar okurum.

Haydi, Türklüğün bu unutulmaz şairini, şimdi daha yakından tanıyalım.

Çocukluğu…

Sabir, 1862’de Türk Kafkasya’nın Şamahı kentinde doğdu. Sekiz yaşındayken medreseye verildi. Şiire daha o yıllarda tutuldu. Nitekim sekiz yaşındaki Sabir, bakınız neler yazıyor:
“Tuttum orucu iramazanda
Galdı iki gölerim gazandı
Mollam da döyür yazı yazanda.”

Sabir 12 yaşına girince, tanınmış şairlerden Hacı Seyyid Azim’in açtığı yeni usül özel bir okula devam etti. Bu okulda bir iki yıl öğrenim gördükten sonra, Türkçe ve Farsça okuyup-yazmayı öğrendi. Daha fazla eğitim alamadı; çünkü, babası onun bir ticaret adamı olmasını istiyordu. Bu nedenle, okulu bırakıp babasının dükkânında çalışmaya başladı. Dükkânda babasına yardım ederken, her fırsatta kitap okuyor, bilgi dağarcığını dolduruyordu. Özellikle şiir yazmayı hiç bırakmıyordu. Sabir’deki bu okuma-yazma aşkına karşılık, babası da bir o kadar bu işlerden uzakdı. Nitekim bir gün şiir defterini alıp yırtınca, Sabir buna dayanamadı ve evden kaçtı. Horasan’a giden bir kervana katıldı. Fakat babası yetişip, geri getirdi.

Aradan kısa bir süre geçip de Muharrem ayı gelince, Sabir, Kerbela olayı için güzel bir mersiye yazdı. Bu mersiye Şamahı halkı tarafından çok beğenildi. Bu takdir duyguları babasını da etkiledi. Artık babası oğlunun yazmasına ses çıkarmaz oldu. Genç Sabir, üstün şiir yeteneği yanında, nüktedanlığı ve hazır cevaplılığı ile de kentin okumuşları arasında itibar sahibiydi.

Gençlik ve geçim derdi…

Şair Sabir, 23 yaşında Horasan’dan başlayan bir geziye çıktı. Kuşkusuz bu gezi, geçim derdinin zorladığı bir geziydi. Meşhed, Sebzevar, Türbeti Haydariyye, Türbeti Cem, Semerkant ve Buhara kentlerini dolaştı. Bu yörelerde seyyar satıcılık yaparak yaşamını sürdürmeye çalıştı. O sıralarda Horasan’da kolera salgını çıkınca, tekrar Şamahı’ya döndü. Daha sonra Kerbela’yı ziyarete gitti. Dönüşünde tekrar Horasan’a uğradı, Aşkabad ve Merv kentlerini gördü. Bu kentlere yerleşmeyi düşündü. Fakat babasının ölüm haberini alınca, tekrar Şamahı’ya döndü.

Şama’ya gelince bir süre sonra evlendi. Şair Sabir’in 15 yıllık evliliği sırasında sekiz kız çocuğu oldu.

Geçimini, kuyruk yağından sabun yaparak sağlıyordu. Bu zor bir işti. Aslında başka şansıda yoktu. Yoksulluk içinde ömür sürüyordu. Bu ekonomik durumu alabildiğince bozuk olduğu halde, şiirin kanatlarına binip doruklarda eserler yaratıyordu. Ve yarttığı eserlerin hemen hemen hepsi halkın mutluluğu ve aydınlık bir dünya içindi.

Şiirlerini başta Molla Nasrettin dergisi olmak üzere, Hayat, Rehber, Debistan, İrşat, Güneş, Sada, Yeni Hakikat ve Malumat gazetelerinde yayımladı. Şiirlerinde eleştirdiği ham sofuluktan dolayı cahil Şamahı halkından tepki gördü. Bunun üzerine sürekli kullandığı ‘Hophop’ mahlasını bırakıp, Din Direği, Fazıl, Ebu Nasr Şeybani gibi takma adlar kullandı. Ne yazık ki, bu gizlenmede şairi kurtarmadı; çünkü, onun uslubu ve şiir tekniği o kadar yayılmıştı ki, bir mısrağını okuyan onu yazanın kendisi olduğunu hemen fark ediyordu…

Halk; bilim, teknik, yeni usul eğitim isteyen Sabir’i “Kâfir” ilan etti! Bunun üzerine kasaplar kendisine kuyruk yağı satmadı. Dolayısıyla sabun üretip, satması ve geçimini sağlaması olanaksız duruma geldi. Sabunculuk mesleğini bırakmak zorunda kaldı. Şamahı’dan ayrılmak isterken, bir oğlu dünyaya geldi. Sekiz kız çocuğundan sonra bir oğlunun dünyaya gelmesi Sabir’i çok mutlu etti. Şamahı’dan ayrılmayı, aslında kaçmayı aklına koymuşken, bu kentte oğlunun olması, ona bir başka cesaret verdi ve kentten ayrılmadı. Kenti terk etmedi. Öğretmen arkadaşı ile Mektebi Ümit adlı bir okul açtı. Başarılı olamadı. Bu olumsuz sonuç üzerine Bakü’ye taşındı. Orada öğretmenlik yaparak yaşamını sürdürmeye çalıştı. Fakat karaciğerinden hasta idi. Hastalığı çok uzun ve ızdıraplı geçti. Sabir o halde dahi bu durumuna sitem oku yağdırıyordu:

“İsterem ölmeği men, leyk kaçır benden ecel
Gör ne bedbahtam, ecelden de gerek naz çekem! ”
12 Temmuz 1911 de ölen büyük şairin mezarı, Şamahı’da Yedi Günbed mezarlığındadır.

Özellikle Azerbaycan Türkleri Sabir’e gereken değeri verdiler. Halen Bakü’de Sabir’in adı her anlamda yaşatılmaktadır.

Sabir ve şiir…

Sabir, şiiri toplumun buyruğuna vermiştir. Onun şiirlerinde toplumun dertlerini, sıkıntılarını görürsünüz. O gerçek bir toplumcudur. O kuşkusuz inanmış bir insandır; ne var ki, ham sofuların din adına yaptıklarından dertlidir. Nitekim şöyle seslenir:
“Efsus, sed efsus sene, ey gözel islam!
Kimler sene gör indi terefter olacagdır!
Baş saçlı, ayag çekmeli, mırt mırt danışanlar
Din gedri bilib mö’mini dindar alacagdır”

O, mezhep ayrılıklarından dolayı Türklerin birbirine düşmesini kınar ve kendi milletimizin başına engel insanlarız diye, dertlenir:

“Bir vegt Şah İsmayiyü Sultani Selime
Meftun olarag eyledik islamı dünime
Goydug iki teze adı bir dini gedime
Saldı bu teşeyyö, bu tesennü bizi bime
Galdıgçe bu haletle sezayi esefiz biz!
Öz gövmümüzün başına engel kelefiz biz! ”

Sabir’in yaşadığı dönemde Çarlık Rusyası’nın Kafkasya-Azerbaycan üzerinde etkisi büyüktür. Rus misyonerleri Türklerin özellikle cahil kalması için çaba harcamaktadırlar. Bunun için yeni açılan ve çağdaş eğitim veren okullara Türk çocuklarının girmesini gizli gizli engellemeye çalışmaktadırlar. Ne tuhaftır ki, bazı cahil Türk din adamları da ‘gâvur icadı okullar’ suçlamasıyla Türk çocuklarının bu okullarda okumasına engel olmaktadırlar. İşte burada Sabir’in o eşsiz hiciv anlayışı işler ve milletinin aydınlığa kavuşması için durmadan yazar. Özellikle “Ohutmuram, elçekin” şiirinde bu durumu güzel anlatır:

“Gerçi bu bedbeht özü elme heveskardır
Kesbi-kemal etmeye se’yi dehi vardır
Mence bu işler bütün şiveyi küffardır
Dine zererdir zerer, ohutmuram el çekin
Eylemeyin dengeser, ohutmuram el çekin.”

Sabir ve birlik…

Mirze Elekber Sabir’de çok sağlam, çok derin bir tarih ve millet şuuru vardır. O, Türk tarihinin bütünlüğünün farkındadır. Azerbaycan’ı bu bütünlük içinde değerlendirir. Türklerin ayrı ayrı adlarla, sıfatlarla parçalanmasına, birbirine düşman olmasına karşı çok hassastır. O, dilin birlik için en önemli etken olduğunu bilmektedir. Türkçe yazmayan, Türkçe konuşmayan aydınlara şiir diliyle gereken cevapları verir. Farsça’nın bir ‘aydın dili’, bir edebiyat dili olmasına meydan okuyan; bölgesindeki Ruslaştırma çalışmalarına karşı çıkan Sabir, her fırsatta Türkçe’nin büyüklüğünü dile getirir. Halkın konuştuğu Türkçe ile yazar. Halkın sözlerini, deyişlerini, ağızını şiirinde kullanır. Zaten şiir yazması halkın dertleri içindir, o halde halkın anlamadığı bir şiiri uygun görmez. Gerçi şiirlerinde yörenin etkisiyle pek çok Farsça sözcükler bulunur; ama, özellikle hicivlerinde bunlara daha az rastlanır.

Mirze Elekber Sabir, Türklüğün eğilmez başı, bilge kardaşıdır. O, tüm Türk dünyasının gelmiş geçmiş en büyük hiciv-taşlama şairidir. Onu, dünya durdukça unutmayacağız! Bu ulu Türk bilgesinin şiirlerinden örnek vermem gerekirse, aşağıdakileri gösterebilirim.

Gorhuram

Payi piyade düşerem çöllere,
Hari müğilan görürem gorhmuram.

Seyr edirem berrü biyabanları,
Güli biyaban görürem, gorhmuram.

Gah oluram behrde zövregnişin
Dalgalı tufan görürem gorhmuram.

Gah çıhıram sehile her yanda min
Vahşi gerran görürem gorhmuram.

Gah enirem saye tek ormanlara,
Yırtıcı heyvan görürem gorhmuram.

Üz goyuram gah neyistanlara
Bir sürü aslan görürem gorhmuram.

Megberelikde edirem gah mekan,
Gebrde hortan görürem gorhmuram.

Menzil olur gah mene viraneler,
Cin görürem, can görürem gorhmuram.

Harici mülkünde de hette gezib
Çok tuhaf insan görürem gorhmuram.

Yeyk bu gorhmazlıg ile doğrusu,
Ay dadaş, vallahi, billahi, tallahi
Harda müselman görürem gorhuram…
Bisebeb gorhmayıram, vechi var:
Neyleyim ahır, bu yoh olmuşların
Fikrini gan gan görürem, gorhuram
Gorhuram, gorhuram, gorhuram.

Paradır

Ademi adem eyliyen paradır,
Parasız ademin yüzü garadır.
Goy ne eslin, necabetin olsun,
Ne necibane haletin olsun,
Baş ayag eyb içinde olsan da,
Tek bu alemde dövletin olsun.
Ademi adem eyleyen paradır.
Parasiz ademin yüzü garadır.
Olmasın fehmin, eglin, idrakin
Var ne gem ta ki vardır emlakin
Ateşi lianezsuzi millet iken
Herkesin secdegahıdır hakın;
Ademi adem eyleyen paradır,
Parasız ademin yüzü garadır.
Olmayır, olmasın da insafın,
Tut ganın şişe işre esnafın,
Ta ki, var elde beş puçug guruşun
Mö’tebersen gözünde eşrafın;
Ademi adem eyleyen paradır,
Parasız ademin yüzü garadır.

Ürefa Marşı

İnteligentik, gezerik naz ile,
Ömr ederik neş’eyi demsaz ile,
Heftede bir dilberi tennaz ile
Hemdem olup işleri samanlarıg
Ay barakallah, ne gözel canlarıg!

Hoşlanmırıg bir para nadanları,
Şiveyi nisvani müselmanları,
Neylerik, Fatma, ve Kezbanları?
Annaları, Sonyaları yanlarıg
Ay barakallah ne gözel canlarıg!

Bir para bieglü feraset bize,
Eyleyir isnadi gebahet bize,
İsteyir etsin de nesihet bize
Bir bunu ganmır ki biz irfanlarıg
Ay barakallah ne gözel canlarıg!

Kimseye yoh denli ki biz işreti
Hoşlayırıg, boşlayırıg külfeti
Guşeyi gestinde olan lezzeti
Haneyi viranda haçag anlarıg?
Ay barakallah ne gözel canlarıg!

İnteligentik bu ki böhtan değil,
Türki danışmag bize şayan değil,
Türk dili galibi irfan değil,
Biz buna gail olan insanlarıg…
Ay barakallah ne gözel canlarıg!

Türk gezeti verse de egle ziya
Men onu almam elime mütlega
Çünki müselmanca gonuşmag mana
Eybdir! Öz eybimizi anlarıg!
Ay barakallah ne gözel canlarıg!

Yoh işimiz mecmei islam ile
Pühte nasıl söhbet eder nam ile
Çnkü klublarda serencam ile
Her gece bir metlebi ünvanlarıg
Ay barakallah, ne gözel canlarıg.

Türk ufkunun aydınlığı ey ulu bilge durağın uçmak olsun!

Şah İsmail Hatayi Hatayı - Eserleri Edebi Kişiliği

Şah İsmail Hatayi Hatayı - Eserleri Edebi Kişiliği

(17.7.1487-23.5.1524,Erdebilde defn olunmuşdur) - Azerbaycan Sefeviler dövletinin banisi. Dövlet xadimi ve serkerde, şair. Şeyx Heyderin oğludur (anası Ağqoyunlu hökmdarı Uzun Hesenin qızı Alemşah beyimdir). Ağqoyunlu Sultan Yaqub (1478-90) Şeyx Heyderin ölumünden (1488) sonra kiçik yaşlı Ismayılı anası ve qardaşları (Sultaneli ve İbrahim) ile birlikde hebs etdirdi. Sultan Yaqubun ölümünden sonra Rüstem Mirzenin emri ile Şeyx Heyderin oğlanları 1492-ci ilde hebsden azad olundu.

Böyük qardaşı Şeyx Sultaneli Ismayılı özünün veresesi teyin ederek Erdebile gönderdi.Bir müddet Erdebilde ve Reştde gizledilen İsmayıl sonralar Lahicanda Gilan hakimi Mirze Elinil sarayına aparıldı.1499-cu ilin avqust ayında İsmayıl özünün yaxın terbiyeçisi ve meslehetçisi olan bir neçe qızılbaş tayfa başçısı ile birlikde qoşun toplamaq üçün Erdebile yollandı. O, 1500-cü ilin yazında şamlı ve rumlu tayfalarından,habele Qaradağ ve Talış ehalisinden ona qoşulmuş 2 mine yaxın qızılbaşla Qarabağ, Çuxursed, Şuragil, Kağızman, Tircan yolu ile Erzincana geldi. Burada qızılbaş tayfalarından, habele Qaradağ sufilerinden teqriben 7 min terefdar toplayaraq 1500-cü ilin axırlarında Şirvana hücum etdi ve Şirvanşah qoşunlarını meğlubiyyete uğratdı. Döyüşde Şirvanşah Ferrux Yasar öldürüldü.

1501-ci ilin payızında Tebrize daxil olan Ismayıl özünü şah elan etdi. Bununla da paytaxtı Tebriz olan Azerbaycan Sefeviler dövletinin esası qoyuldu. I Şah İsmayılın tabe olmaq teklifini redd eden Ağqoyunlu hökmdarı Muradla 1503-cü il iyunun 21-de Hemedan yaxınlığında döyüş de qızılbaşların qelebesi ile neticelendi. Sonrakı illerde Şah İsmayıl bütün İranı, Xorasanı, İraqi-erebi Sefeviler dövletine qatdı.Onun dövründe Sefeviler dövleti Yaxın Şerqin qüdretli dövletlerinden birine çevrldi.

1514-cü ilde sultan I Selimin (1512-20) başçılıq etdiyi Osmanlı ordusu ile Çaldıran düzünde baş vermiş döyüşde qızılbaşlar meğlubiyyete uğradılar. Sonrakı illerde Şah İsmayıl Şeki hakimliyini, Şirvanşahları, gürcü çarlarını Sefevilerden asılı veziyyete saldı. O, Şekiye növbeti seferden Erdebile qayıdarken vefat etdi.Yerine oğlu I Tehmasib keçdi. Türk, fars ve ereb dillerinide gözel şerler yazan görkemli şair Şah İsmayıl Xetayi eserlerinin çox hissesini ana dilinde yazmışdır ve onun yaradıcılığı Azerbaycan poeziyası tarixinde mühüm merhele teşkil edir. Onun yaradıcılığının teşekkül ve inkişafında Nesimi şeri başlıca yer oynamışdır.

Şah İsmayıl Xetayi eruz ve heca veznlerinde hem klassik, hem de xalq şeri formalarında epik ve lirik eserler yazmışdır. «Dehname» («On mektub»,1506) poeması, exlaqi-didaktik ve felsefi «Nesihetname» mesnevisi ana dilli şerimizin ilk nümunelerindendir. O, poeziyanın inkişafına müstesna ehemiyyet vermiş, türk dilinde yazan şairlere hamilik etmiş, sarayında şairler meclisi yaratmışdı. Onun hakimiyyeti illerinde türk dili neinki hakim edebi dile çevrilmiş, eyni zamanda, dövlet dili seviyyesine yükselmiş, diplomatik yazışmalarda bele istifade olunmuşdur. Şah İsmayıl Xetainin eserleri Yaxın Şerqin bir sıra ölkelerinde yayılmışdır. Eserlerinini elyazmaları dünyanın meşhur elyazma fondlarında ve müzeylerinde saxlanılır

Keçen minillikde Azerbaycanda en uzun süren müddetde (1501-1736) hakimiyyetde olmuş Sefeviler sülalesinin banisi I Şah İsmayıl Xetai ve onun davamçıları olanlar- Sefeviler sülalesinin nümayendeleri Azerbaycanın siyasi tarixinde xüsusi ve müstesna ehemiyyete malik siyasi xadimlerdir. Azerbaycanın erazi bütövlüyünün te’min olunması, türk dilinin (Azerbaycan) dövlet dili kimi işledilmesi ve beynelxalq ehemiyyet kesb etmesi, elmin, medeniyyetin, incesenetin coşqun inkişafı, sosiyal edaletin tentenesi kimi yüksek qiymetlendirilen siyasetin aparılması onlara müstesna nüfuz qazandırmışdır. Azerbaycan şifahi xalq edebiyyatında I Şah Abbas Sefevi edaletli hökmdar kimi xüsusile ferqlenir.

İster Qerb, isterse de Şerqde bu sülalenin nümayendeleri çox yüksek qiymetlendirilmişler. I Şah İsmayıl Sefevi, I Şah Tehmasib Sefevi, I Şah Abbas Sefevi haqqında yazılanlar onları çox böyük ve tanınmış siyasi xadimler kimi xarakterize edir. Monteskyönün “İran mektubları” eserine daxil olan mektublarının birinde I Şah Abbas Sefevinin adının bütün dünyaya yayıldığı yazılır. Mirze Kazim beyin “Bab ve babiler” eserinde “Şanlı Sefeviler sülalesi” ifadesi işledilir. Qeyd edek ki, dünya şöhretli şerqşünasın bele yazması bu sülalenin nümayendelerinin ciddi elm nümayendesi terefinden qiymetlendirilmesidir. M. Terbiyyet meşhur “Danişmendan-i Azerbaycan” (danişmend - sözünün lüğetde tercümesi “alim”, “bilikli” demekdir) eserinde bu sülalenin nümayendeleri haqqında yazılanlar çox ciddi ehemiyyet kesb edir. Me’lum olduğu kimi bu eser Qerbde çox yüksek qiymetlendirilmişdir.

Abasqulu Ağa Bakıxanovun “Gülüstan-i İrem” eserinde Sefevi şahlarının adları çekilir ve onlara esasen, müsbet münasibet ifade olunur. Böyük Britaniya ve Şimali İrlandiya karllığında R. Seyvori, V. Minorskinin Sefevilerle bağlı yazdıqları çox yüksek elmi seviyyeye malik olan eserler bu sahede mühüm ehemiyyet kesb edir. M. Terbiyyetin yuxarıda adı çekilen eserinde Şah İsmayıl Xetai haqqında “dünyanı itaete getiren bu hökmdar” ifadesi yazılır. Qeyd edek ki, hemin kitabda bu sülalenin hakimiyyetden evvelki dövrünün nümayendeleri olan Şeyx Sefi ve Şeyx Heyderin de adları çekilir. Kitabda Şeyx Sefi “bizim dünya mürşidi” kimi adlandırılır. Sefeviler sülalesinin nümayendelerinin alim, bilikli, me’lumatlı şexsler kimi qiymetlendirilmeleri enenevi Azerbaycan siyasetinin çox yüksek seviyyesini ve nüfuzunu ifade edir. E. Braunun meşhur “İran edebiyyatı” eserinde Sefeviler sülalesinin nümayendeleri haqqında xüsusile yazılıb. Sefeviler sülalesinin siyasi nüfuzlarının yüksek seviyyede olmalarına sübut kimi Avropada onların “böyük sufiler” adlanmalarını nümune göstermek olar. Me’lum olduğu kimi, I Şah Abbas Sefevi hem Qerbde, hem de Şerqde “böyük” kimi tanınmışdır.

Sefeviler sülalesinin banisi I Şah İsmayılın edebi yaradıcılığı Türkiyede çox yüksek qiymetlendirilmişdir. S. N. Ergün, F. Köprülüzade Şah İsmayıl Xetai yaradıcılığını tedqiq etmişler. Şah İsmayıl Xetainin siyasi nüfuzunun mühüm göstericisi kimi böyük ingilis filosofu F. Bekonun, Azerbaycanın mütefekkir şairi M. Füzulinin Şah İsmayılı qiymetlendirmeleri böyük ehemiyyet kesb edir. F. Bekon hem zahiri görünüşü, hem yüksek menevi keyfiyyetlerine göre onu çox yüksek qiymetlendirmişdir. Azerbaycan edebiyyatında Şah İsmayıl Xetai merhelesi Nesimiden sonra, Füzuliden ise bir qeder evveldir. Azerbaycan edebiyyatında bu iki klassikin yaradıcılıqları arasında zamanda orta mövqe tutan Xetai yaradıcılığının xüsusi merhele kimi deyerlendirilmesi ciddi elmi esasa malik olan bu şe’r senetinin layiqli qiymetidir. Xetainin üç dilde (Azerbaycan türkcesi, Fars ve Ereb) şe’r yazması, öz şanlı genetik seleflerinin (hem ata terefden - Şeyx Sefi, hem ana terefden Hesen Şah Ağqoyunlu), elece de, şe’r seneti korifeylerinin Nizami, Yunis İmre, Nesimi enenelerini davam ve inkişaf etdirmesi onun edebiyyat tarixinde xüsusi bir senetkar olduğunu xarakterize edir.

Bu senet yüksek elmilik, sade xalq diline yaxınlığı ile seçilir. Şah İsmayıl Sefevi siyaset sahesinde olduğu kimi edebiyyat sahesinde de elmiliyi ile xüsusi seçilen bir dahi kimi qebul edilebiler. Şah İsmayıl Xetainin tebieti gözel, elmi suretde bilmesi “Dehname” mesnevisinin meşhur “Bahariyye” hissesinde me’lum olur (”Sifet-i gülşen-i bahar” - Bahar güllüyünün tesviri). Bu hissede faxte (qumru, çöl göyerçini), durna, laçın, bülbül, turrac, qumru, qu, üqab (qaraquş, qartal), qurqura, qaz, keklik, bayquş, sığırçın, ötkün quşu, gögerçin (göyerçin), şahbaz, serçe, tuti kimi quş adları çekilir. Bu hissede adı çekilen bitki adları da hemçinin onun tebieti sevmesinin ifadesi kimi qebul edile biler. O, burada tebieti tam suretde tesvir etmeye müveffeq olabilib. Heç şübhesiz ki, bu gözel tesvirde Xetai Azerbaycan tebietine esaslanmışdır. Şah İsmayıl Xetainin şe’rleri onun felsefe (bu söze şe’rlerinde bir defe rast gelinir), astronomiya, riyaziyyat, musiqi, edebiyyatşünaslıq kimi elmleri derinden bilmesini eks etdirir. Xetainin Azerbaycan şifahi xalq edebiyyatına yaxınlığı ve sevmesi de şe’rlerinde aydın suretde ifade olunur. Onun şifahi xalq edebiyyatına münasibeti ciddi elmi yanaşmaya göre çox mühüm ehemiyyet kesb edir. Şah İsmayıl Sefevi (Xetai) Azerbaycan tarixinde çox böyük siyasetçi kimi dövlet senedleri sahesindeki xidmetlerine göre de xüsusile qeyd olunabiler. Onun xarici ölkelerle apardığı diplomatik yazışmalar ciddi elmi ve siyasi mezmuna malik olan senedler kimi xüsusi tarixi ehemiyyete malikdir.

Rüstem Behrudi Hayatı - Eserleri - Edebi Kişiliği

Rüstem Behrudi Hayatı - Eserleri - Edebi Kişiliği

Behrudi Rüstem Hidayet oğlu - şair, filosof 1988-ci ilden Yazıçılar Birliyinin üzvü. 1957-ci il sentyabrın 14-de Azerbaycanın Ordubad rayonundakı Behrud kendinde müellim ailesinde anadan olmuşdur. Burada sekkizillik mektebi (1964) bitirdikden sonra orta tehsili C.Cabbarlı adına Bilev kend orta mektebinde almışdır (1974). Sonra doğma kend kolxozunda fehlelik etmişdir (1974-1975). Naxçıvan Dövlet Pedaqoji İnstitutunun tarix edebiyyat fakültesini ferqlenme diplomu ile bitirmişdir (1975-1979).

Ordubad rayonundakı Unus, Keleki kend orta mekteblerinde Azerbaycan dili ve edebiyyatı müellimi işlemişdir (1979-1984). Bakıya köçdükden sonra “Yazıçı” bedii edebiyyat neşriyyatında fehle, korrektor, kiçik redaktor, poeziya redaksiyasının redaktoru vezifelerinde çalışmış (1986-1990). 1990-cı ilden “Azerbaycan” qezeti redaksiyasında publisistika şöbesinin müdiri vezifesinde işlemişdir.Edebi fealiyyete 70-ci illerden başlamışdır. “Araz”, “Azerbaycan” almanaxlarında şerleri çap olunmuşdur. Dövri metbuatda şer ve publisist yazıları ile feal çıxış edir.

C. Memmedquluzadeye hesr olunmuş “Daha güle-güle ağlamaq olmur” poeması mavi ekranda bir aktyorun teatrında ifa olunmuşdur. Türk dünyasında meşhur olan, “Salam, dar ağacı”, “Şaman duaları”, “Boz qurd” eserlerinin müellifidir. “Şaman duaları” eseri esasında hazırlanmış tamaşa 1989-cü ilde beynelxalq mükafata layiq görülmüşdür. Hazırda azad suretde yaradıcılıqla meşğul olur. Bu yaxınlarda “Salam, dar ağacı” eseri almancaya çevrilib. Yaradıcılığında seçmeler, polyak, fransız, rus ve çex dillerinde çap olunub.

Bahtiyar Vahapzade Hayatı - Eserleri - Edebi Kişiliği - Şiirleri

Bahtiyar Vahapzade Hayatı - Eserleri - Edebi Kişiliği - Şiirleri

Mahmud oğlu Bahtiyar Vahabzade, 16 Ağustos 1925 tarihinde Şeki’de doğdu. 9 yaşında ailesiyle beraber Bakü’ye taşındı. İlk ve orta öğrenimini bu şehirde tamamladı. 1942 yılında girdiği Bakü Devlet Üniversitesi Filoloji Bölümü’nden 1947 yılında mezun oldu ve aynı bölümde öğretim üyesi olarak ders vermeye başladı. 1964 yılında tamamladığı S.Vurğunun hayat ve yaradıcılığı isimli monografisi ile filoloji doktoru ünvanını aldı.

1980 yılında Azerbaycan İlimler Akademisi üyeliğine seçilen Vahabzade, 1990 yılında emekli olana kadar üniversite de ders vermiştir.

Vahabzade, 1960′larda başlayan özgürlük hareketlerinin öncülerindendir. Bu konuda kaleme aldığı 1959 tarihli Gülistan isimli şiirinde, ikiye bölünen (İran ve Rusya) Azeri halkının yaşadığı felaketleri anlatmıştır. Adı geçen eserinde dolayı 1962 yılında milliyetçi damgası vurulan şair 2 yıllığına üniversitede ki görevinden de uzaklaştırılmıştır. Bu olumsuzluklara ve Sovyet rejiminin baskılarına rağmen özgürlük mücadelesinden hiç yılmamıştır. Azeri halkının sıkıntılarını konu ettiği pek çok eserini yurt dışına kaçırarak yayınlanmasını sağlamıştır.Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri, Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, Atasözleri, Bulmacalar, Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar, Astroloji, Roman Özetleri

Eserlerinde Azeri Türkçesi’ni en temiz şekilde kullanmaya özen gösteren ve halkının duygularına tercüman olan Vahabzade Azerbaycan’da Halk Şairi adıyla anılır. 1995 yılında Azeri özgürlük mücadelesindeki hizmetlerinden dolayı İstiklal nişanı ile ödüllendirilmiştir. Ülkesinin özgürlük simgelerinden biridir. Vahabzade 1980-2000 yılları arasında 5 defa milletvekili seçilmiştir ve hâlâ da görevine devam etmektedir.

Bahtiyar Vahabzade, 40′ı aşkın şiir kitabı, 11 ilmi eser, 2 monografi, çeşitli piyesler ve yüzlerce makale yayınlamıştır. Eserlerinde genellikle özgürlük, yurt sevgisi, din gibi temaları işlemiştir.

Başlıca eserleri

* Yücelikte Tenhalık (1978)
* Menim Dostlarım (1949)
* Bahar (1950)
* Dostlug Nağmesi (1952)
* Çınar (1956)
* Ceyran (1957)
* İnsan ve Zaman (1964)
* Tan Yeri (1973)
* Şehitler (1990)
* Sandıktan Sesler (2002)

Türkiye’de Basılan Eserleri

* Ömürden Sayfalar (Ötügen, 2000)
* Vatan, millet, ana dili (Atatürk Kültür Başkanlığı yayınları, 2000)
* Soru işareti (Kaynak yayınları, 2002 )

Diğer Dillere Çeviriler

* Türkçe 15 kitap
* Rusca 14 kitap
* İran’da Azerice 5 kitap
* Ermenice 3 kitap
* Özbekce 2 kitap
* Almanca 2 kitap
* İngilizce 2 kitap
* Türkmence 1 kitap