DİLCİLİK (DİLBİLİMİ) TARİHİ
19. (XIX.) YÜZYILA KADAR OLAN DİLBİLİMİ
En Eski Devirlerde Dilcilik. Eski Hint Dilciliği. Yunan Dilciliği. Arap Dilciliği.
Dilcilik (dilbilimi) büyük tarihe sahip ilimlerden biri olup, en eski zamanlardan başlayarak günümüze kadar uzun zaman aralığında gelişme yolu izlemiştir. Sosyal bilimler arasında. Bilinen, bu alanın eşdeğer bir yaşıtı yoktur. Dilciliğin dilin pratik konuları ile meşgul olmasının beş bin yıllık bir tarihi geçmişi vardır. Bilindiği üzere, eski Akkadlar veya, diğer bir adı ile, Asari-Babiller Sümer dili ile kendi dillerinin sözlüğünü milattan önceki üç bin yılından sonra düzenlemeye başlamışlardır. Aynı devir dilciğin alanlarından olan sözlük biliminin başlangıcı, böylece, dilciliğin oluşumu olarak adlandırabiliriz.
● ● ●
Dilcilik ilminin tarihi , genel olarak , eski Hintlilerden başlatılır. Bunun sebebi özel olarak, dilin özeliğinin içeriğini teşkil eden gramer yapıyı ilk defa Hintliler araştırmışlardır.
Eski Hint dilciliği Hintlilerin edebi dili olan Sanskrit’le halk dili-Prakit arasında git gide artan ciddi farklılıklar neticesinde ortaya çıkmıştır. Öyleki, zaman geçtikçe kutsal antların dili olan Sanskrit kendi iletişim görevlerini kaybetmekle birlikte, geniş halk kitleleri için de anlaşılmayan bir dile çevrilirdi. Aynı dilin kanunlarının korunması ve onun bir dil gibi anlaşılmasına büyük ihtiyaç duyulur ve önem verilirdi. Diğer taraftan, Sanskrit’i edebi bir dil gibi Prakrit’in etkisinden korumak gerekiyordu. Bütün bu oluşumların etkisi neticesinde eski Hint dilciliği ortaya çıkmıştır.
Eski Hint dilciliğinin, bir çeşit araştırma objesini M.Ö. 1500 yıl önce oluştuğu ihtimal edilen vedalar-dinî-felsefî kitabeler oluştururdu. Bu kitabeler şunlardır: 1) Rig-veda (Antlar vedası), 2) Sama-veda (Şe’rler vedası), 3) Yaçur-veda (Kurban vedası), 4)Atharva-veda (Ovsunlar vedası). Bu vedalardan en eski ve ön önemlisi Rig-veda olarak kabul edilir.
Eski Hintlilerin dilcilik fikirleri de veda edebiyatı abidelerinde kesin olarak (veda edebiyatı abidelerinin üçüncü grubunda) kendi yansımasını bulmuştur. Veda edebiyatı abideleri Vedang olarak adlandırılır. Dilcilikle ilgili üç Vedang bilinmektedir. Bunlar aşağıdaki gibidir:
1. Şikşa- Burada fonetik (ses bilgisi) ve telaffuzdan bahsedilir.
2. Nirukta- Bu Vedang leksikologiya (kelime bilimi)ve etimologiya (köken bilimi) konularını içermektedir.
3. Vyakaranada ise genel olarak gramer konuları içermektedir.
Dilcilik tarihi uzmanları eski Hint dilciliğinden bahsederken, genelde, dört vedangdan bahsederler. Dördüncü vedang şiir teorisine, daha doğrusu, vezne adanmış çòanda vedangıdır. Bu vedang çok küçük derecede de olsa üsluba ait edilebilir.
Eski Hintlilerin ünlü dilcisi M.Ö. IV. yüzyılın ikinci yarısında veya III. yüzyılda yaşamış ve faaliyet gösterdiği tahmin edilen Panini’dir. Onun Sanskrit diline ait yazdığı 3996 şiir parçasından, yani ritmik biçimde ifade edilmiş şekilden oluşan grameri eski kutsal antların dilinin bütün konularını tam dolgunluğu ile içerisine alabilir. Her şeyden önce, Panini dili bir sistem gibi anlıyordu. Bundan başka, o, konuşma bölümlerini birbirinden ayırırdı. Örneğin, o, altı konuşma bölümü hakkında bilgi vermiştir. Kelimenin aslı, kök, ek, iç büküm, tonlama, vurgu gibi dil bilimleri hakkında onun eserinde kesin malzemeye dayanan fikirler vardır.
Panini’nin gramerinin ilginç yönlerinden biri de şudur: O, Hindistan’da mevcut dialekt (lehçe) farklarına da dikkat etmiştir.
Onu da kaydedelim ki, bu gramer deneysel amaç taşıdığından sırf tasvirci gramer özelliğindendir. Yani o hiçbir açıklama yapmadan Sanskrit’in mevcut konularını yalnız kaydetmekle yetinir. Fakat bu dil kanunları öyle ifade edilir ki, özel açıklama ve yorumlar olmadan onları anlamak mümkün değildir. Ondan dolayı yapılmıştır ki, kanunlar akılda iyi kalsın ve konuşma yoluyla geniş kitlelere yayılsın. Bu yüzden Panini çeşitli kısaltma ve hafızayı kuvvetlendiren usullerden, yani mnemonik veya mnemoteòniki kelime ve harflerden ustalıkla yararlanmıştır. Örneğin, birinci tarafı sıfat veya sayı, ikinci tarafı isim olan ve bütününde herhangi bir ismi belirleyen birleşik kelimeleri Panini Bahuvrihi olarak adlandırmıştır. Bu Sanskrit kelimesinin manası ise “Çok prinç” demektir.
Eski Hint dilciliği ekolüne M.Ö. üç yüz yıl yaşamış Vararuçi Katyayana, iki yüz yıl önce yaşamış ünlü dilcisi Bharthari, V veya VI. yüzyılda yaşamış Amara gibi ünlü dil bilimcileri dahildir.
Eski Hintlilerin dilcilik konusundaki yaptığı işler belirgin olarak aşağıdaki gibidir:
1. Fonetik (ses bilimsel) alanda: Eski Hint dilcileri sesleri onların kelime içerisindeki karşılıklı ilişkileri zemininde açıklarlardı. Fakat bununla beraber seslerin fizyolojik karakterine de çok geniş yer verdiler. Eski Hint dilciliği vedanglarında boğumlanma yeri, faal konuşma öğesi (karana), patlayan (sthapa), sürtünen (novlu), ünlü, yarım ünlü, ünsüz, hece vs. gibi fonetik anlayışlara rastlamak mümkündür.
Konuşma seslerinin fizyolojisi iyi açıklanırdı. Eski Hint dilcileri faal konuşma ögeleri gibi, dil ucunu (yihvaga), dil ortasını (yihva-madhya), dil kökünü (yihva-mula), aktif olmayan konuşma ögelerinden dişleri (danta), sert damağı (talu), yumuşak damağı (hanu-mula) gösterirdiler. İlginçtir ki, onlar dişlerle birlikte diş yuvarlarını, alveolları da kaydedip, dudaklardan ise alt dudağı faal, üst dudağı aktif olmayan konuşma öğelerinden saymışlardır. Görüldüğü gibi, bu fonetik açıklama çağdaş fizyoloji fonetik yorumlardan farklı değildir.
Hint dilcileri konuşma seslerinin boğumlanmasını çok kesin açıklamışlardır. Onlar çeşitli yerlerde mevcut olan ses değişmelerinin tasnifini vermeyi de başarmışlardır.
Hintlilerin ünsüzlerin zamirlenmelerini belirginleştirmeleri ve incelemeleri büyük öneme sahiptir. Örneğin, bunlardan i-e-ai zamirlenmesini verebiliriz: vidma-biliyoruz, veda-biliyorum, vaiduas-alim gibi fanoloji manaya sahip olan zamirlenmenin karşılaştırmalı-tariòi dilcilik için önemi olmuştur.
Eski Hintliler ünsüz sese oranla ünlüye büyük önem tanımışlar, onu konuşma sesleri içerisinde daha zorunlu sayıyorlardı. Bunun sebebi, eski Hint dilcilerine göre ünlünün hece üretme kabiliyetine sahip olmasıdır. Ünsüzlerde bu özellik olmadığından bunlar bağımlı konuşma sesleri olarak kabul ediliyordu.
2. Eski Hint dilcileri gramer alanında da bir takım ilginç araştırma işleri yapmışlardır. Onlar kelimeleri konuşma bölümlerine ayırmışlar. Adları naman, fiilleri ise akhauata olarak adlandırmışlardır. Onlar kelime kökleri ve ekleri kavramlarını da biliyorlardır.
Hint dilcileri konuşma bölümlerini isimler ve fiiller olarak ayırdıklarından hal eki olarak değişme ve zaman, şahıs, şekil eki olarak değişme gramer hadiselerine özel ilgi göstermişlerdir. Onlar Sanskrit’te ismin yedi halini ortaya koymuşlardır: 1. Adlık (yalın). 2. Tesirlik (belirtme). 3. Birgelik (eşitlik). 4. Yönlük (yönelme). 5. Çıkışlık (çıkma). 6. Yiyelik (ilgi). 7. Yerlik (bulunma).
Hint gramerlerinde cümle bilgisine de belirli yer vermiştir. Bu bölümde hal, zaman ve şekil kalıplarının kullanma kuralları belirtilmiştir.
● ● ●
Eski zaman dilciliğinde Yunan dilciliği de önemli yer tutar. Dünya medeniyeti ve ilim tarihinde antik devrin sahip olduğu yerde dilcilik biliminin de rolü vardır.
Yunan dilciliği aslında iki mühim dilcilik ekolünü Yunan dilciliği ve “İskenderiye grameri”ni birleştirir. Bunlardan birincisi Yunanistan’ın içinde ortaya çıkmış ve yayılmış, ikincisi ise Yunanların Mısır’daki sömürgesinde Ptolomeyler devletinde ortaya çıkmıştır. Kaydedelim ki, ekoller arasındaki fark sadece coğrafi açıdan değildir. Dilciliğin araştırma malzeme ilgisine göre, bunun yanı sıra dil bilimciliğine göre de bu ekoller arasında çok büyük farklar mevcuttu. Öyleki, Yunan dilcilik ekolü kendi araştırmalarında dilin teorisi konuları ile ilgilenmiş ve onun oluşması, niteliği gibi konulara daha çok dikkat ediyorlardı. Tabii ki, dilin gramer yapısı ve ses yönünün konusunda da belirli çalışmalar yapılmıştır. Yunan dilcilik ekolünde çok geniş işlenen dilcilik konuları olmuştur. Nihayet, Yunan dilcilik ekolünün kurcuları, ilk büyük filozoflardır. Örneğin, eski Yunan dilcilik ekolü Demogrit’in, Platon’un, Aristo’nun adına bağlıdır.
“İskenderiye grameri” ekolü ise dilciliğin daha çok pratik konuları, özellikle ilk ve orta dereceli okullarda okutulan gramer konularıyla ilgilenmişlerdir. Bu ekolün kurucuları Yunan dilcilik ekolünden farklı olarak, ilk etapta, dil bilimciydiler.
Eski Yunan dilciliği ekolünde dilciliğin ortaya çıkması her şeyden önce, kelime ve kavram, nesneler ve onların adları arasındaki ilişkilerin açıklaması ile bağlı idi. Aynı problemler, Yunan dilciliği ekolü kendi çeşitli ekolleri, “tartışan yönleri” (V.Tomsen) birleştiriyordu. Bu ekoller nesnelerin ve kelimelerin bir taraftan tabiatına, diğer taraftan, kanuna, adete, duruma göre ilişkilerini belirliyordular. Antik filozofların nesnelerle onların adları arasındaki ilişkide daha çok ilgilendiren bir konu daha vardır. Belirtelim ki, bu konu gösterilen problem için, gerçekten, büyük öneme sahip idi ve çağdaş dil ile söylenseydi, tahmini olarak şöyle seslenirdi: Nesnelere ad verilirken onların tabiatına dayanılır mı, ad nesnenin tabiatına göre, yoksa geleneğe göre bağlı olarak mı verilir? Eski filozofların fikrine göre eğer nesne onun tabiatına uygun olarak adlandırılırsa, doğru adlandırılır; eğer nesne geleneğe göre gelişigüzel adlandırılırsa, demek ki, o, doğru adlanmıyor.
Kaydedelim ki, aynı konuda çeşitli yönden yaklaşan ekollerin tartışması belirli bir sonuç vermemiştir; başka bir deyişle, eski Yunanlar bu konuyu halledememişler. İlginçtir ki, bu konu yüzyıllar boyu da çözülememiştir.
Aynı konuyla Yunan felsefi dilciliğinde ilk olarak Heraklit ve Demokrit ilgilenmişlerdir. Heraklit kendi fikrince kelimelere ad verirken onun tabiatını dikkate alır ve tabiatına göre de nesneye ad verirmiş.
Demokrit ise Heraklit’in tam tersinde bir fikri savunurdu. Ona göre, ad ile nesne arasında onların tabiatına göre ilişki yoktur. Nesnelere adı geleneğe göre verirler. Heraklit ve Demokrit’in bu konuda daha hangi fikirde oldukları hakkında elde güvenilir bir bilgi yoktur.
Adlarla nesneler arasında ilişki sofistlerin de ilgisini çekmiştir. Ancak tüm bu konular hakkında Platon’un yazmış olduğu bir kitap vardır. Kitabın adı “Kratil”dir. Bu eserde o, baştan başa adla nesne arasında olan ilgiye, daha doğrusu, nesneler adlandırılırken, onların tabiatının dikkate alınıp alınmamasına, yahut nesnelere adın geleneğe göre, kendi başına verilip verilmemesine dikkat etmiştir.
“Kratil” diyalog şeklinde yazılmıştır. Eserde tartışma iki adam arasında geçmektedir. Hermogen’in fikrine göre, adlar nesnelere geleneğe göre verilir: Ad ile nesnenin tabiatı arasında hiçbir ilgi yoktur. Kratil ise tamamen bu fikrin aleyhindedir. Onun düşüncesine göre, nesnelere adı onların tabiatına göre verirler; hem de bu yalnız yunan diline ait değil, aynı prensip diğer dillerde de Kratil’in dili ile söylemek gerekirse Barbar dillerinde de gözlenilmiştir.
Hermogen Kratil’le olan tartışmasına Sokrat’ı da davet edip, ondan kendi fikirlerini söylemesini rica etmiştir. Antik dünyanın ünlü filozofu Sokrat bildiriyor ki, kimse adları değiştiremez. O kendi soru ve cevapları ile adla nesnenin tabiatı arasında ilişki olduğunu Hermogen’e ispat etmiştir. Sokrat’ın fikrine göre, yeni kelimeleri de işte o insanlar yapar ki, onlar nesnelerin tabiatını bilir.
Adla nesne arasında ilişki olduğunu Sokrat bazı örnekler vererek göstermiştir. Örneğin, Yunan dilinde Allah kelimesi hareketle bağlı olduğuna göre thěos olarak adlandırılmıştır. Allah kelimesinin harekete bağlanmasının sebebi şudur: Eski Yunanlılar gökyüzünü ve gökyüzü cisimlerini, yani güneşi, ayı, yıldızları ve bunları yanı sıra yeri de Allah sanıyorlardı. Bunların ise eski Yunanların düşüncelerine göre hareket eden nesnelerdir. Sonuç olarak, Allah kelimesi kendi tabiatına göre harekete bağlıdır ve işte bunun için hareket manalı kelime ile adlandırılmıştır. Sokrat kahraman kelimesini de onun anlamında tabiatında arıyor ve onunla açıklıyor. O bu kelimeyi sevgi ile ilişkilendirir. Onun fikrine göre, kahramanlık sevginin bir ürünüdür, üstelik herhangi bir sevginin değil, sıradan birey ile meleğin veya Allah’la sıradan kadın arasında olan sevginin ürünüdür. Sokrat Yunan dilinde kahraman demek olan kelimeyle sevgi manasını ifade eden kelimeyi kıyaslayarak bu sonuca varır. O bu kelimeleri hatiplikle de bağlar. Çünkü Yunan dilinde onlar kendi ses biçimine göre kahraman anlamını bildiren kelimeye yakındır.
Poyesdon (deniz Allah’ı) kelimesinin etimolojisi (köken bilimi) hakkında da Sokrat’ın verdiği açıklama çok ilginçtir. Bu kelimenin kökeni hakkında ileri sürülen fikirlerden birinde onun “ayaklarında zincir olan” anlamı gösterilmiştir.
Kelimelerin kökeni hakkında Sokrat’ın dili ile verilen bu açıklamalar Platon’u dilcilik ilminin alanlarından biri olan etimolojinin kurucusu olarak adlandırmaya sebep olmuştur.
Eski Yunan dilciliği ekolünün ünlü öğretim üyelerinden biri de antik devrin büyük şahsiyetlerinden olan Aristo’dur.
“Kratil” eserinde çok geniş bir şekilde bu konuyla Aristo da ilgilenmiştir. Ünlü filozofun bu konudaki tutumu Platon’un tutumundan kesin bir şekilde ayrılır. Aristo’ya göre, adlar ile nesnelerin tabiatı arasında bir bağlılık yoktur. Ona göre adlar nesnelere geleneğe göre verilir.
Yunan dilciliği ekolünde ilk defa Aristo kelimelerin gramer açıklamasını vermiştir. Doğrudur, onun “grameri” henüz mantıktan ayrılmamıştı ve diyebiliriz ki, tamamiyle ona (mantığa) dayanırdı, fakat onun fikirleri kelimelerin gramer açıklaması bakımından tarih için çok ilginçtir.
Aristo kelimeleri üç sınıfa, daha doğrusu, cümle öğesine bölmüştür: Adlar, fiiller (o bunları “deyilmiş” diye adlandırırdı) ve bağlaçlar. Bağlaçlara bütün yardımcı kelimeler yani bağlaçlar, edatlar, ünlemler, önlükler ve zamirler dahil edilirdi. Aristo “hal eki alarak değişme” adlı gramer kavramını da ileri sürmüştür. Aynı gramer kavrama o, şimdiki zaman, şahıs, şekil eki alarak değişmeyi dahil etmiştir. Sonuç itibariyle hal eki alarak değişmeyi o hem isimlere, hem de fiillere özgü bir kategori sayıyordu.
Bundan başka, Aristo kelimeleri cinsine göre de çeşitli gruplara ayırırdı: Bunlar erkek cinsi, kadın cinsi ve ikisinin arasında mevcut olan orta cins.
Aristo fonetikanın konuları ile de ilgilenmişti.
Eski Yunan dilciliğinde diğer filozoflar, o cümleden Epikür ve epikürcüler, stoikler, skeptikler daha çok ad ile nesnenin tabiatı konuları ile ilgilenmişler. Ancak stoikler gramer konuları ile de ciddi şekilde incelemiş ve özel olarak ismin halleri ile ilgili olarak, bazı ilginç fikirler ileri sürmüşler.
● ● ●
Antik dilcilik ekolünün ikinci kolunu İskenderiye grameri ekolü teşkil etmiştir. Bu ekol esas olarak kelimenin manasında dilcilik konusu olan gramer ile ilgilenmiştir.
İskenderiye gramercilerinin ünlü temsilcisi Samofrakiyalı Aristarò idi. O, M.Ö. tahminen 200-150 yıllarında doğmuştur. Dilcilik tarihinde onun öğrencisi Frakiyalı Dionisi de (tahminen M.Ö. 100 yılında doğmuştur.) büyük üne sahiptir. O, sistemli gramerin ilk yazarlarından biri olarak kabul edilir.
Nihayet, aynı ekolün ünlü isimlerinden M.II. yüzyılda doğan Apolloni Diskol’un ve onun oğlu Heridia’nın adlarını söyleyebiliriz.
İskenderiye gramerinin kuruluşu nasıl idi? Her şeyden önce, o ekol gramerinin iki esas şubesinden biri olan morfoloji (biçim bilimi) konuları ile daha geniş şekilde ilgilenmiş. Aristorò devrinden başlayarak, İskenderiye gramerleri 8 kelime türü olarak gösteriyorlardı. Bunlar; 1. Adlar, 2. Fiil, 3. Sıfat fiil, 4. Artikl, 5. Zamir, 6. Önsöz, 7. Zarf, 8. Bağlaç.
“İskenderiye”liler fonetikayı harfler hakkında bir ilim sayıyorlardı. Kaydedelim ki, dilciliğin bu alanı gösterilen dilcilik ekolünde genellikle çok az işlenmiştir. Fakat onlar konuşma seslerini ünlülere, ünsüzlere, yarım ünlülere ayırıp, onların çeşitli fizyolojik-akustik yönlerini açıklarlardı. (Örneğin, ünsüzlerde nefeslilik vs.).
Fonetik mevzulardan vurgu ve heceler İskenderiye gramercileri tarafından nisbeten geniş incelenmiştir.
Bu ekolün öğretim üyeleri cümle bilgisi konuları ile de ilgilendiği bilinir. Örneğin, Frakiyalı Dionisi’nin cümleye verdiği tarif 2000 yıldan daha fazla bir zamandan beri, küçük değişikliklerle normativ gramerlerde görülmektedir.
● ● ●
Eski devrin dilcilik ekollerinden biri de Arap dilciliğidir. Bu ekol hayli sonralar, M.S. VII-VIII. yüzyıllarda ortaya çıkmaya başlamıştır. Büyük gelişme yoluna IX-X. yüzyıllarda çıksa da, Doğu ülkeleri için eski dilcilik sayılabilir.
Hint dilciliği gibi, Arap dilciliği de dini dil olarak Arap resmi dilini çok sayıda Arap lehçelerinin etkisinden korumak zorunluluğundan doğmuştur.
Bu ekolün Hint ve Yunan dilciliğinden bir takım farkları var ki, bunlar, ilk önce, Arap dilinin kendi gramer yapısından, fonetik ve kelime özelliklerinden ortaya çıkar. Bundan başka, Arap dilciliği terimi koşulu karakter taşır, aslında bu dilciliğin ünlü yazarlarından bir çoğu milliyetçe Arap değildir.
Araplar her bir kelime kökünü üç harfte ﻝ, ﻉ, ﻒ, (fe, ayn, lam) görüyor ve onun timsalında Arap dilinin gramer yapısını açıklarlar. Mesela, fiil şekli arif, aşık, şair, hatip (natık), hekim, alim, nazır (bakan), malik (sahip), şaik (şevketli) vs. Çok sayıda belirli türden olan bütün fiili sıfatların genel modeli, fiil şekli ise me’ruf (açık), me’şve (sevilen), mehkum (hüküm almış), me’lum (belirli), menzur (arzu edilen) vs. edilgen kipten olan sıfat fiilleri modeli gibi gramer öğretiminin tasvir biçimleriydi. Arap gramerinin üç harf esasında ﻝﻌﻔ (fiil) açıklaması bugün de devam etmektedir.
Arap dilcilerinin leksikografiya (sözlük bilimi) alanındaki hizmetleri daha büyüktür. Arap sözlük bilimciliği, ilk olarak, Sibaveyhi’nin öğretmeni olan Halil-el Ferehidi’nin adı ile bağlantılıdır. Tahminen 718-791 yılları arasında yaşamış bu büyük dilcinin “Kitap el-Ayn” adlı eseri ilk Arap dili sözlüklerindendir. Arap dilciliğinin Basra ekolünün yazarı olan bilgininin eserinden günümüze kadar yalnız çok az bir bölümü gelebilmiştir.
Basra ekolünün diğer yazarı olan Ebu Bekir Muhammed ibn el Hasan ibn Dureyd (838-933) ise “El-Cemhara” adlı etimoloji sözlüğü hazırlamıştır. Arap dilciliğinin Küfe ekolünün yazarlarından İbn-el-Ekberi ve Ebu-Ebeyda da Arap sözlük bilimciliği alanında hayli iyi işler görmüşlerdir.
Arap sözlükçülüğünün asıl eksiği ise şudur: Uslubi sinonimler (eş anlamlı) kelime varlığının aktif kelimeleri ve eş anlamlıları ile aynı sanılır ve aynı sırada olan kelimeler gibi sözlüklere dahil edilirdi.
Arap dilcilik ekolünün bir diğer yönlerinden biri de şudur: O yalnız Arap dilini araştırmakla kalmayıp, başka kabile dillerini de incelemiştir. Bu yönden Kınık olarak adlandırılan bir Türk kabilesinden çıkmış Mahmut Kaşgari’nin “Divani-lügat-it-Türk” adlı eserini gösterebiliriz. Bu eser çeşitli Türk dillerinin malzemelerinin karşılaştırılması yoluyla yazılmış ve burada aynı dillerin akrabalığı fikri öne sürülmüştür. “Divani-lügat-it-Türk” eseri karşılaştırmalı-tariòi dilciliğin ilk örneklerinden biri olduğu için takdire layıktır.
M. Kaşğari’nin “Kitabı-cevahürül-nehv fil-lügat-it-Türk” (“Türk Dilleri Cümle Biliminin Esasları kitabı”) eseri henüz bulunamamıştır. Eski devrin dilciliğinde cümle bilgisinin çok az işlendiği dikkate alınırsa, bu eserin dilcilik tariòi için ne kadar büyük öneme sahip olduğu görülüyor.