Dilbilimi

Ferdinand de Saussure (Dilbilimci) Hayatı - Eserleri - Edebi Kişiliği- Kitapları

Ferdinand de Saussure (Dilbilimci) Hayatı - Eserleri - Edebi Kişiliği- Kitapları

Ferdinand de Saussure (26 Kasım 1857 – 22 Şubat 1913) Cenevre doğumlu İsviçreli 20. yüzyılda dilbilimde kayda değer gelişiminin birçoğu için fikirleriyle temel hazırlamış dilbilimci. Genellikle 20. yüzyılın dilbiliminin ‘babası’ olarak düşünül-mektedir.

Yaşamı

1857′de Cenevre’de, Sigmund Freud’dan bir yıl sonra, Emile Durkheim’dan ise bir yıl önce doğan Saussure, tanınmış bir doğabilimcinin oğluydu. Ailenin doğabilimleri konusunda güçlü bir başarı geleneği vardı. Saussure’ü erken yaşlarda dil bilimi çalışmalarına bir filolog ve aile dostu, Adolphe Pictet yöneltti. On beşinde, Fransızca, Almanca, İngilizce ve Latince dillerine Yunancayı da ekledikten sonra, Saussure genel bir dil dizgesi oluşturmaya çalıştı. Ve Pictet için, tüm dillerin kökünde iki ya da üç temel ünsüzden oluşan bir dizgenin olduğunu öne süren ‘Diller Üstüne Deneme’yi yazdı. Pictet bu gencecik çabanın aşırı indirgemeci özelliğine gülümsemekten kendini alamamış olabilir ama daha okuldayken Sanskrit öğrenmeye başlayan, himayesi altındaki bu öğrencinin cesaretini kırmadı.

1875′te Saussure, Cenevre Üniversitesi’ne girdi. Aile geleneğini izleyerek fizik ve kimya öğrencisi olarak kayıt yaptırmakla birlikte Yunan ve Latin dil bilgisi derslerine girmeyi sürdürdü. Bu deneyim onu, mesleğinin dil incelemesi konusunda olacağına inandırdı. Çünkü yalnızca profesyonel bir dil derneğine, Paris Dil Bilimi Derneği’ne katılmakla kalmayıp Cenevre’de ilk yılının büyük ölçüde boşa gittiğini düşünerek onu Hint-Avrupa dillerini incelemek için Leipzig Üniversitesi’ne yollamalarının gerekliliğine ana babasını inandırdı.

Leipzig şanslı bir seçim oldu, çünkü genç dil tarihçileri okulunun Junggrammatiker ya da ‘Yeni Dil Bilgiciler’in merkeziydi; Saussure, ilk kez kendi zekâsını gününün en yaratıcı dilcileri ile karşılaştırabiliyordu. Leipzig’deki öğretmenlerinden biri, Brugmann, Saussure’ün birkaç yıl önce öne sürdüğü fakat ünlü dilcilerin varsayımlarına karşıt düştüğünden vazgeçtiği “genizsil selenliler” (nasal sonans) yasası denen şeyi bulduğunda, kendi yeteneklerine inancı kuşkusuz onaylandı.

Saussure, Berlin’deki on sekiz aylık bir ara dışında dört yıl boyunca Leipzig’de kaldı ve 1878 Aralık ayında yirmi bir yaşındayken, bir dilcinin ‘şimdiye dek yazılımş en yetkin karşılaştırmalı filoloji yapıtı’ dediği Mémoire sur le sytème primitif des voyelles dans le langues indo-européennes (Hint-Avrupa Dillerindeki Ünlülerin İlk Dizgesi Üstüne İnceleme)sini yayımladı. Bu yapıtın en etkileyici yanı genç dilcinin tarihsel dil bilimindeki en büyük ve en temel soruna el atmış ve yöntemsel sorunların önemini vurgulamış olmasıdır. Önsözünde, ‘anlaşılmaz kuramsal sorunlar üstüne düşünceler kurmuyorum; konunun temelini, yokluğunda her şeyin başıboş, nedensiz ve belirsiz kalacağı temeli sorguluyorum’ diyordu.

İnceleme, birçok çevrede iyi karşılandı. Saussure, Berlin Leipzig’e döndüğünde, bir profesör ona İnceleme’nin yazarı, İsviçleril büyük dil bilimci Saussure ile uzak yakın bir akrabalığı olup olmadığını sordu. Bununlu birlikte, Saussure, Almanya’yı kendine yakın bulmamış olmalı ki, Sanskrit’te tamlayan durumunun kullanımı üstüne yazdığı (Summa cum laude ile ödüllendirilen) doktora tezinin savunmasından hemen sonra Paris’e döndü.

Fransa’da oldukça başarılıydı. Hemen École pratique des hautes études’de Sanskrit, Gotik ile Eski Yüksek Almanca öğretmeye başlayıp, 1887′den sonra öğrettiklerini de genel olarak Hint-Avrupa filolojisini kapsayacak biçimde genişletti. Paris’tesi Société linguistique’de etkin olduğu gibi genç Fransız dil bilimci kuşağının biçimlenişini de önemli katkılarda bulundu. Ama 1891′de Cenevre’de bir profesörlük önerilince, İsviçre’ye dönmeye karar verdi ve kendinden yaşlı meslektaşlarının ona Légion d’Honneur Nişanı’nı sunmalarının onuru bile onu Paris’te tutamadı.

Cenevre’de öğrencileri sayıca daha az ve daha geriydiler. Genel olarak Sanskrit ve tarihsel dil bilimi öğretiyordu. Evlendi, iki oğlu oldu; çok az yolculuğa çıktı; besbelli aklı başında bir taşralı belirsizliğe yerleşmeye başlıyordu. Git gide daha az, daha acıyla ve isteksiz yazmaya başladı. Elimizdeki birkaç açıklayıcı kişisel belgeden biri olan, 1894′de yazılmış bir mektupta, sonunda bir yayımcının eline bıraktığı bir yazısına değinir ve sürdürür:

…ama bütün bunlar ve dil bilimi konusunda aklı başında on satırcık bile yazmanın güçlüğü canıma yetti. Uzun süredir kafam her şey bir yana dil bilimi olgularının ve onlara bakış açılarımızın sınıflandırılması düşüncesiyle dopdolu; dil bilimciye ne yaptığını göstermek için göze alınması gereken işin ölçülemeyecek denli çok olduğunu git gide daha iyi farkediyorum… Kullanılan terimlerin kesin yetersizliği, bunların yeniden gözden geçirilmesinin gerekliliği ve bunu başarabilmek için dilin ne tür bir nesne olduğunu göstermek, (genelde, dilin niteliğini düşünmek zorunda bırakılmamak en büyük isteğim olmakla birlikte) filolojiden aldığım tadı sürekli bozuyor. Bu beni kendi istemim dışında, dil biliminde neden benim için bir anlam taşıyan bir tek terim bile olmadığını açıklayacağım bir kitap yazmaya itiyor. Açık söyleyeyim, ancak bundan sonra, işimi bırakacağım yerden sürdürebileceğim. (4 Ocak 1894 tarihli mektup, ‘Letter de F. de Saussure a Antoine Meillet’, Cahiers Ferdinand de Saussure 21 (1964)

Kitabı yazamadı. Litvanya dili, ortaçağ Alman destanları ve Latin ozanların şiirlerinde gizlenmiş özel isim çevriklemeleri üstüni bir kuramla uğraştı. Ama 1906′da, bir profesörün emekli olmasıyla, üniversite ona genel dil bilimi öğretme görevi verdi; böylece sırasıyla 1907, 1908-1909, 1910-1911 yıllarında, sonunda Course de Linguistique Génerale olacak dersleri verdi. 1912 yazında yatağa düştü; 1913 Şubat’ında 56 yaşında öldü.

Kaynak: (Jonathan Culler, Saussure, (Çeviren: Nihal Akbulut), Afa Çağdaş Ustalar Dizisi 8, İstanbul, 1985, s.13-16.)

Eserleri
* Saussure, F. de (1878) Memoires sur le système primitif des voyelles dans les langues indo-européenes (Memoir on the Primitive System of Vowels in Indo-European Languages), Leipzig: Teubner.
* Saussure, F. de (1916) Cours de linguistique générale, ed. C. Bally and A. Sechehaye, with the collaboration of A. Riedlinger, Lausanne and Paris: Payot; trans. W. Baskin, Course in General Linguistics, Glasgow: Fontana/Collins, 1977.
* Saussure, F. de (1993) Saussure’s Third Course of Lectures in General Linguistics (1910–1911): Emile Constantin ders notlarından, Language and Communication serisi, cilt. 12, çeviren ve düzenleyenler E. Komatsu and R. Harris, Oxford: Pergamon.
* Saussure, F. de (1985) Genel Dilbilim Dersleri (Çeviren: Berke Vardar), Ankara: Birey ve Toplum.

Coğrafi Bölgelerine Göre Diller Nelerdir? Türkçe Hangi Dil Grubun da Yer Alır?

Coğrafi Bölgelerine Göre Diller Nelerdir?

  • Ural Altay dil grubu
  • Hint Avrupa dil grubu
  • Hami Sami dil grubu
  • Bantu dilleri grubu

Coğrafi bölgelere göre diller bu gruplara ayrılır. Bu diller daha ilerleyen günlerde sitemizde ayrıntılı olarak anlatılacaktır.

Türkçe Hangi Dil Grubun da Yer Alır?

Türkçe Ural - Altay dil grubunun içinde yer alan bir dildir.

DİLCİLİK (DİLBİLİMİ) TARİHİ - 19. (XIX.) YÜZYILA KADAR OLAN DİLBİLİMİ

DİLCİLİK (DİLBİLİMİ) TARİHİ 

19. (XIX.) YÜZYILA KADAR OLAN DİLBİLİMİ

En Eski Devirlerde Dilcilik. Eski Hint Dilciliği. Yunan Dilciliği. Arap Dilciliği.

Dilcilik (dilbilimi) büyük tarihe sahip ilimlerden biri olup, en eski zamanlardan başlayarak günümüze kadar uzun zaman aralığında gelişme yolu izlemiştir. Sosyal bilimler arasında. Bilinen, bu alanın eşdeğer bir yaşıtı yoktur. Dilciliğin dilin pratik konuları ile meşgul olmasının beş bin yıllık bir tarihi geçmişi vardır. Bilindiği üzere, eski Akkadlar veya, diğer bir adı ile, Asari-Babiller Sümer dili ile kendi dillerinin sözlüğünü milattan önceki üç bin yılından sonra düzenlemeye başlamışlardır. Aynı devir dilciğin alanlarından olan sözlük biliminin başlangıcı, böylece, dilciliğin oluşumu olarak adlandırabiliriz.

● ● ●

Dilcilik ilminin tarihi , genel olarak , eski Hintlilerden başlatılır. Bunun sebebi özel olarak, dilin özeliğinin içeriğini teşkil eden gramer yapıyı ilk defa Hintliler araştırmışlardır.

Eski Hint dilciliği Hintlilerin edebi dili olan Sanskrit’le halk dili-Prakit arasında git gide artan ciddi farklılıklar neticesinde ortaya çıkmıştır. Öyleki, zaman geçtikçe kutsal antların dili olan Sanskrit kendi iletişim görevlerini kaybetmekle birlikte, geniş halk kitleleri için de anlaşılmayan bir dile çevrilirdi. Aynı dilin kanunlarının korunması ve onun bir dil gibi anlaşılmasına büyük ihtiyaç duyulur ve önem verilirdi. Diğer taraftan, Sanskrit’i edebi bir dil gibi Prakrit’in etkisinden korumak gerekiyordu. Bütün bu oluşumların etkisi neticesinde eski Hint dilciliği ortaya çıkmıştır.

Eski Hint dilciliğinin, bir çeşit araştırma objesini M.Ö. 1500 yıl önce oluştuğu ihtimal edilen vedalar-dinî-felsefî kitabeler oluştururdu. Bu kitabeler şunlardır: 1) Rig-veda (Antlar vedası), 2) Sama-veda (Şe’rler vedası), 3) Yaçur-veda (Kurban vedası), 4)Atharva-veda (Ovsunlar vedası). Bu vedalardan en eski ve ön önemlisi Rig-veda olarak kabul edilir.

Eski Hintlilerin dilcilik fikirleri de veda edebiyatı abidelerinde kesin olarak (veda edebiyatı abidelerinin üçüncü grubunda) kendi yansımasını bulmuştur. Veda edebiyatı abideleri Vedang olarak adlandırılır. Dilcilikle ilgili üç Vedang bilinmektedir. Bunlar aşağıdaki gibidir:

1. Şikşa- Burada  fonetik (ses bilgisi) ve telaffuzdan bahsedilir.

2. Nirukta- Bu Vedang leksikologiya (kelime bilimi)ve etimologiya (köken bilimi) konularını içermektedir.

3. Vyakaranada ise genel olarak gramer konuları içermektedir.

Dilcilik tarihi uzmanları eski Hint dilciliğinden bahsederken, genelde, dört vedangdan bahsederler. Dördüncü vedang şiir teorisine, daha doğrusu, vezne adanmış çòanda vedangıdır. Bu vedang çok küçük derecede de olsa üsluba ait edilebilir.

Eski Hintlilerin ünlü dilcisi M.Ö. IV. yüzyılın ikinci yarısında veya III. yüzyılda yaşamış ve faaliyet gösterdiği tahmin edilen Panini’dir. Onun Sanskrit diline ait yazdığı 3996 şiir parçasından, yani ritmik biçimde ifade edilmiş şekilden oluşan grameri eski kutsal antların dilinin bütün konularını tam dolgunluğu ile içerisine alabilir. Her şeyden önce, Panini dili bir sistem gibi anlıyordu. Bundan başka, o, konuşma bölümlerini birbirinden ayırırdı. Örneğin, o, altı konuşma bölümü hakkında bilgi vermiştir. Kelimenin aslı, kök, ek, iç büküm, tonlama, vurgu gibi dil bilimleri hakkında onun eserinde kesin malzemeye dayanan fikirler vardır.

Panini’nin gramerinin ilginç yönlerinden biri de şudur: O, Hindistan’da mevcut dialekt (lehçe) farklarına da dikkat etmiştir.

Onu da kaydedelim ki, bu gramer deneysel amaç taşıdığından sırf tasvirci gramer özelliğindendir. Yani o hiçbir açıklama yapmadan Sanskrit’in mevcut konularını yalnız kaydetmekle yetinir. Fakat bu dil kanunları öyle ifade edilir ki, özel açıklama ve yorumlar olmadan onları anlamak mümkün değildir. Ondan dolayı yapılmıştır ki, kanunlar akılda iyi kalsın ve konuşma yoluyla geniş kitlelere yayılsın. Bu yüzden Panini çeşitli kısaltma ve hafızayı kuvvetlendiren usullerden, yani mnemonik veya mnemoteòniki kelime ve harflerden ustalıkla yararlanmıştır. Örneğin, birinci tarafı sıfat veya sayı, ikinci tarafı isim olan ve bütününde herhangi bir ismi belirleyen birleşik kelimeleri Panini Bahuvrihi olarak adlandırmıştır. Bu Sanskrit kelimesinin manası ise “Çok prinç” demektir.

Eski Hint dilciliği ekolüne M.Ö. üç yüz yıl yaşamış Vararuçi Katyayana, iki yüz yıl önce yaşamış ünlü dilcisi Bharthari, V veya VI. yüzyılda yaşamış Amara gibi ünlü dil bilimcileri dahildir.

Eski Hintlilerin dilcilik konusundaki yaptığı işler belirgin olarak aşağıdaki gibidir:

1. Fonetik (ses bilimsel) alanda: Eski Hint dilcileri sesleri onların kelime içerisindeki karşılıklı ilişkileri zemininde açıklarlardı. Fakat bununla beraber seslerin fizyolojik karakterine de çok geniş yer verdiler. Eski Hint dilciliği vedanglarında boğumlanma yeri, faal konuşma öğesi (karana), patlayan (sthapa), sürtünen (novlu), ünlü, yarım ünlü, ünsüz, hece vs. gibi fonetik anlayışlara rastlamak mümkündür.

Konuşma seslerinin fizyolojisi iyi açıklanırdı. Eski Hint dilcileri faal konuşma ögeleri gibi, dil ucunu (yihvaga), dil ortasını (yihva-madhya), dil kökünü (yihva-mula), aktif olmayan konuşma ögelerinden dişleri (danta), sert damağı (talu), yumuşak damağı (hanu-mula) gösterirdiler. İlginçtir ki, onlar dişlerle birlikte diş yuvarlarını, alveolları da kaydedip, dudaklardan ise alt dudağı faal, üst dudağı aktif olmayan konuşma öğelerinden saymışlardır. Görüldüğü gibi, bu fonetik açıklama çağdaş fizyoloji fonetik yorumlardan farklı değildir.

Hint dilcileri konuşma seslerinin boğumlanmasını çok kesin açıklamışlardır. Onlar çeşitli yerlerde mevcut olan ses değişmelerinin tasnifini vermeyi de başarmışlardır.

Hintlilerin ünsüzlerin zamirlenmelerini belirginleştirmeleri ve incelemeleri büyük öneme sahiptir. Örneğin, bunlardan i-e-ai zamirlenmesini verebiliriz: vidma-biliyoruz, veda-biliyorum, vaiduas-alim gibi fanoloji manaya sahip olan zamirlenmenin karşılaştırmalı-tariòi dilcilik için önemi olmuştur.

Eski Hintliler ünsüz sese oranla ünlüye büyük önem tanımışlar, onu konuşma sesleri içerisinde daha zorunlu sayıyorlardı. Bunun sebebi, eski Hint dilcilerine göre ünlünün hece üretme kabiliyetine sahip olmasıdır. Ünsüzlerde bu özellik olmadığından bunlar bağımlı konuşma sesleri olarak kabul ediliyordu.

2. Eski Hint dilcileri gramer alanında da bir takım ilginç araştırma işleri yapmışlardır. Onlar kelimeleri konuşma bölümlerine ayırmışlar. Adları naman, fiilleri ise akhauata olarak adlandırmışlardır. Onlar kelime kökleri ve ekleri kavramlarını da biliyorlardır.

Hint dilcileri konuşma bölümlerini isimler ve fiiller olarak ayırdıklarından hal eki olarak değişme ve zaman, şahıs, şekil eki olarak değişme gramer hadiselerine özel ilgi göstermişlerdir. Onlar Sanskrit’te ismin yedi halini ortaya koymuşlardır: 1. Adlık (yalın). 2. Tesirlik (belirtme). 3. Birgelik (eşitlik). 4. Yönlük (yönelme). 5. Çıkışlık (çıkma). 6. Yiyelik (ilgi). 7. Yerlik (bulunma).

Hint gramerlerinde cümle bilgisine de belirli yer vermiştir. Bu bölümde hal, zaman ve şekil kalıplarının kullanma kuralları belirtilmiştir.

● ● ●

Eski zaman dilciliğinde Yunan dilciliği de önemli yer tutar. Dünya medeniyeti ve ilim tarihinde antik devrin sahip olduğu yerde dilcilik biliminin de rolü vardır.

Yunan dilciliği aslında iki mühim dilcilik ekolünü Yunan dilciliği ve “İskenderiye grameri”ni birleştirir. Bunlardan birincisi Yunanistan’ın içinde ortaya çıkmış ve yayılmış, ikincisi ise Yunanların Mısır’daki sömürgesinde Ptolomeyler devletinde ortaya çıkmıştır. Kaydedelim ki, ekoller arasındaki fark sadece coğrafi açıdan değildir. Dilciliğin araştırma malzeme ilgisine göre, bunun yanı sıra dil bilimciliğine göre de bu ekoller arasında çok büyük farklar mevcuttu. Öyleki, Yunan dilcilik ekolü kendi araştırmalarında dilin teorisi konuları ile ilgilenmiş ve onun oluşması, niteliği gibi konulara daha çok dikkat ediyorlardı. Tabii ki, dilin gramer yapısı ve ses yönünün konusunda da belirli çalışmalar yapılmıştır. Yunan dilcilik ekolünde çok geniş işlenen dilcilik konuları olmuştur. Nihayet, Yunan dilcilik ekolünün kurcuları, ilk büyük filozoflardır. Örneğin, eski Yunan dilcilik ekolü Demogrit’in, Platon’un, Aristo’nun adına bağlıdır.

“İskenderiye grameri” ekolü ise dilciliğin daha çok pratik konuları, özellikle ilk ve orta dereceli okullarda okutulan gramer konularıyla ilgilenmişlerdir. Bu ekolün kurucuları Yunan dilcilik ekolünden farklı olarak, ilk etapta, dil bilimciydiler.

Eski Yunan dilciliği ekolünde dilciliğin ortaya çıkması her şeyden önce, kelime ve kavram, nesneler ve onların adları arasındaki ilişkilerin açıklaması ile bağlı idi. Aynı problemler, Yunan dilciliği ekolü kendi çeşitli ekolleri, “tartışan yönleri” (V.Tomsen) birleştiriyordu. Bu ekoller nesnelerin ve kelimelerin bir taraftan tabiatına, diğer taraftan, kanuna, adete, duruma göre ilişkilerini belirliyordular. Antik filozofların nesnelerle onların adları arasındaki ilişkide daha çok ilgilendiren bir konu daha vardır. Belirtelim ki, bu konu gösterilen problem için, gerçekten, büyük öneme sahip idi ve çağdaş dil ile söylenseydi, tahmini olarak şöyle seslenirdi: Nesnelere ad verilirken onların tabiatına dayanılır mı, ad nesnenin tabiatına göre, yoksa geleneğe göre bağlı olarak mı verilir? Eski filozofların fikrine göre eğer nesne onun tabiatına uygun olarak adlandırılırsa, doğru adlandırılır; eğer nesne geleneğe göre gelişigüzel adlandırılırsa, demek ki, o, doğru adlanmıyor.

Kaydedelim ki, aynı konuda çeşitli yönden yaklaşan ekollerin tartışması belirli bir sonuç vermemiştir; başka bir deyişle, eski Yunanlar bu konuyu halledememişler. İlginçtir ki, bu konu yüzyıllar boyu da çözülememiştir.

Aynı konuyla Yunan felsefi dilciliğinde ilk olarak Heraklit ve Demokrit ilgilenmişlerdir. Heraklit kendi fikrince kelimelere ad verirken onun tabiatını dikkate alır ve tabiatına göre de nesneye ad verirmiş.

Demokrit ise Heraklit’in tam tersinde bir fikri savunurdu. Ona göre, ad ile nesne arasında onların tabiatına göre ilişki yoktur. Nesnelere adı geleneğe göre verirler. Heraklit ve Demokrit’in bu konuda daha hangi fikirde oldukları hakkında elde güvenilir bir bilgi yoktur.

Adlarla nesneler arasında ilişki sofistlerin de ilgisini çekmiştir. Ancak tüm bu konular hakkında Platon’un yazmış olduğu bir kitap vardır. Kitabın adı “Kratil”dir. Bu eserde o, baştan başa adla nesne arasında olan ilgiye, daha doğrusu, nesneler adlandırılırken, onların tabiatının dikkate alınıp alınmamasına, yahut nesnelere adın geleneğe göre, kendi başına verilip verilmemesine dikkat etmiştir.

“Kratil” diyalog şeklinde yazılmıştır. Eserde tartışma iki adam arasında geçmektedir. Hermogen’in fikrine göre, adlar nesnelere geleneğe göre verilir: Ad ile nesnenin tabiatı arasında hiçbir ilgi yoktur. Kratil ise tamamen bu fikrin aleyhindedir. Onun düşüncesine göre, nesnelere adı onların tabiatına göre verirler; hem de bu yalnız yunan diline ait değil, aynı prensip diğer dillerde de Kratil’in dili ile söylemek gerekirse Barbar dillerinde de gözlenilmiştir.

Hermogen Kratil’le olan tartışmasına Sokrat’ı da davet edip, ondan kendi fikirlerini söylemesini rica etmiştir. Antik dünyanın ünlü filozofu Sokrat bildiriyor ki, kimse adları değiştiremez. O kendi soru ve cevapları ile adla nesnenin tabiatı arasında ilişki olduğunu Hermogen’e ispat etmiştir. Sokrat’ın fikrine göre, yeni kelimeleri de işte o insanlar yapar ki, onlar nesnelerin tabiatını bilir.

Adla nesne arasında ilişki olduğunu Sokrat bazı örnekler vererek göstermiştir. Örneğin, Yunan dilinde Allah kelimesi hareketle bağlı olduğuna göre thěos olarak adlandırılmıştır. Allah kelimesinin harekete bağlanmasının sebebi şudur: Eski Yunanlılar gökyüzünü ve gökyüzü cisimlerini, yani güneşi, ayı, yıldızları ve bunları yanı sıra yeri de Allah sanıyorlardı. Bunların ise eski Yunanların düşüncelerine göre hareket eden nesnelerdir. Sonuç olarak, Allah kelimesi kendi tabiatına göre harekete bağlıdır ve işte bunun için hareket manalı kelime ile adlandırılmıştır. Sokrat kahraman kelimesini de onun anlamında tabiatında arıyor ve onunla açıklıyor. O bu kelimeyi sevgi ile ilişkilendirir. Onun fikrine göre, kahramanlık sevginin bir ürünüdür, üstelik herhangi bir sevginin değil, sıradan birey ile meleğin veya Allah’la sıradan kadın arasında olan sevginin ürünüdür. Sokrat Yunan dilinde kahraman demek olan kelimeyle sevgi manasını ifade eden kelimeyi kıyaslayarak bu sonuca varır. O bu kelimeleri hatiplikle de bağlar. Çünkü Yunan dilinde onlar kendi ses biçimine göre kahraman anlamını bildiren kelimeye yakındır.

Poyesdon (deniz Allah’ı) kelimesinin etimolojisi (köken bilimi) hakkında da Sokrat’ın verdiği açıklama çok ilginçtir. Bu kelimenin kökeni hakkında ileri sürülen fikirlerden birinde onun “ayaklarında zincir olan” anlamı gösterilmiştir.

Kelimelerin kökeni hakkında Sokrat’ın dili ile verilen bu açıklamalar Platon’u dilcilik ilminin alanlarından biri olan etimolojinin kurucusu olarak adlandırmaya sebep olmuştur.

Eski Yunan dilciliği ekolünün ünlü öğretim üyelerinden biri de antik devrin büyük şahsiyetlerinden olan Aristo’dur.

“Kratil” eserinde çok geniş bir şekilde bu konuyla Aristo da ilgilenmiştir. Ünlü filozofun bu konudaki tutumu Platon’un tutumundan kesin bir şekilde ayrılır. Aristo’ya göre, adlar ile nesnelerin tabiatı arasında bir bağlılık yoktur. Ona göre adlar nesnelere geleneğe göre verilir.

Yunan dilciliği ekolünde ilk defa Aristo kelimelerin gramer açıklamasını vermiştir. Doğrudur, onun “grameri” henüz mantıktan ayrılmamıştı ve diyebiliriz ki, tamamiyle ona (mantığa) dayanırdı, fakat onun fikirleri kelimelerin gramer açıklaması bakımından tarih için çok ilginçtir.

Aristo kelimeleri üç sınıfa, daha doğrusu, cümle öğesine bölmüştür: Adlar, fiiller (o bunları “deyilmiş” diye adlandırırdı) ve bağlaçlar. Bağlaçlara bütün yardımcı kelimeler yani bağlaçlar, edatlar, ünlemler, önlükler ve zamirler dahil edilirdi. Aristo “hal eki alarak değişme” adlı gramer kavramını da ileri sürmüştür. Aynı gramer kavrama o, şimdiki zaman, şahıs, şekil eki alarak değişmeyi dahil etmiştir. Sonuç itibariyle hal eki alarak değişmeyi o hem isimlere, hem de fiillere özgü bir kategori sayıyordu.

Bundan başka, Aristo kelimeleri cinsine göre de çeşitli gruplara ayırırdı: Bunlar erkek cinsi, kadın cinsi ve ikisinin arasında mevcut olan orta cins.

Aristo fonetikanın konuları ile de ilgilenmişti.

Eski Yunan dilciliğinde diğer filozoflar, o cümleden Epikür ve epikürcüler, stoikler, skeptikler daha çok ad ile nesnenin tabiatı konuları ile ilgilenmişler. Ancak stoikler gramer konuları ile de ciddi şekilde incelemiş ve özel olarak ismin halleri ile ilgili olarak, bazı ilginç fikirler ileri sürmüşler.

● ● ●

Antik dilcilik ekolünün ikinci kolunu İskenderiye grameri ekolü teşkil etmiştir. Bu ekol esas olarak kelimenin manasında dilcilik konusu olan gramer ile ilgilenmiştir.

İskenderiye gramercilerinin ünlü temsilcisi Samofrakiyalı Aristarò idi. O, M.Ö. tahminen 200-150 yıllarında doğmuştur. Dilcilik tarihinde onun öğrencisi Frakiyalı Dionisi de (tahminen M.Ö. 100 yılında doğmuştur.) büyük üne sahiptir. O, sistemli gramerin ilk yazarlarından biri olarak kabul edilir.

Nihayet, aynı ekolün ünlü isimlerinden M.II. yüzyılda doğan Apolloni Diskol’un ve onun oğlu Heridia’nın adlarını söyleyebiliriz.

İskenderiye gramerinin kuruluşu nasıl idi? Her şeyden önce, o ekol gramerinin iki esas şubesinden biri olan morfoloji (biçim bilimi) konuları ile daha geniş şekilde ilgilenmiş. Aristorò devrinden başlayarak, İskenderiye gramerleri 8 kelime türü olarak gösteriyorlardı. Bunlar; 1. Adlar, 2. Fiil, 3. Sıfat fiil, 4. Artikl, 5. Zamir, 6. Önsöz, 7. Zarf, 8. Bağlaç.

“İskenderiye”liler fonetikayı harfler hakkında bir ilim sayıyorlardı. Kaydedelim ki, dilciliğin bu alanı gösterilen dilcilik ekolünde genellikle çok az işlenmiştir. Fakat onlar konuşma seslerini ünlülere, ünsüzlere, yarım ünlülere ayırıp, onların çeşitli fizyolojik-akustik yönlerini açıklarlardı. (Örneğin, ünsüzlerde nefeslilik vs.).

Fonetik mevzulardan vurgu ve heceler İskenderiye gramercileri tarafından nisbeten geniş incelenmiştir.

Bu ekolün öğretim üyeleri cümle bilgisi konuları ile de ilgilendiği bilinir. Örneğin, Frakiyalı Dionisi’nin cümleye verdiği tarif 2000 yıldan daha fazla bir zamandan beri, küçük değişikliklerle normativ gramerlerde görülmektedir.

● ● ●

Eski devrin dilcilik ekollerinden biri de Arap dilciliğidir. Bu ekol hayli sonralar, M.S. VII-VIII. yüzyıllarda ortaya çıkmaya başlamıştır. Büyük gelişme yoluna IX-X. yüzyıllarda çıksa da, Doğu ülkeleri için eski dilcilik sayılabilir.

Hint dilciliği gibi, Arap dilciliği de dini dil olarak Arap resmi dilini çok sayıda Arap lehçelerinin etkisinden korumak zorunluluğundan doğmuştur.

Bu ekolün Hint ve Yunan dilciliğinden bir takım farkları var ki, bunlar, ilk önce, Arap dilinin kendi gramer yapısından, fonetik ve kelime özelliklerinden ortaya çıkar. Bundan başka, Arap dilciliği terimi koşulu karakter taşır, aslında bu dilciliğin ünlü yazarlarından bir çoğu milliyetçe Arap değildir.

Araplar her bir kelime kökünü üç harfte ﻝ, ﻉ, ﻒ, (fe, ayn, lam) görüyor ve onun timsalında Arap dilinin gramer yapısını açıklarlar. Mesela, fiil şekli arif, aşık, şair, hatip (natık), hekim, alim, nazır (bakan), malik (sahip), şaik (şevketli) vs. Çok sayıda belirli türden olan bütün fiili sıfatların genel modeli, fiil şekli ise me’ruf (açık), me’şve (sevilen), mehkum (hüküm almış), me’lum (belirli), menzur (arzu edilen) vs. edilgen kipten olan sıfat fiilleri modeli gibi gramer öğretiminin tasvir biçimleriydi. Arap gramerinin üç harf esasında ﻝﻌﻔ (fiil) açıklaması bugün de devam etmektedir.

Arap dilcilerinin leksikografiya (sözlük bilimi) alanındaki hizmetleri daha büyüktür. Arap sözlük bilimciliği, ilk olarak, Sibaveyhi’nin öğretmeni olan Halil-el Ferehidi’nin adı ile bağlantılıdır. Tahminen 718-791 yılları arasında yaşamış bu büyük dilcinin “Kitap el-Ayn” adlı eseri ilk Arap dili sözlüklerindendir. Arap dilciliğinin Basra ekolünün yazarı olan bilgininin eserinden günümüze kadar yalnız çok az bir bölümü gelebilmiştir.

Basra ekolünün diğer yazarı olan Ebu Bekir Muhammed ibn el Hasan ibn Dureyd (838-933) ise “El-Cemhara” adlı etimoloji sözlüğü hazırlamıştır. Arap dilciliğinin Küfe ekolünün yazarlarından İbn-el-Ekberi ve Ebu-Ebeyda da Arap sözlük bilimciliği alanında hayli iyi işler görmüşlerdir.

Arap sözlükçülüğünün asıl eksiği ise şudur: Uslubi sinonimler (eş anlamlı) kelime varlığının aktif kelimeleri ve eş anlamlıları ile aynı sanılır ve aynı sırada olan kelimeler gibi sözlüklere dahil edilirdi.

Arap dilcilik ekolünün bir diğer yönlerinden biri de şudur: O yalnız Arap dilini araştırmakla kalmayıp, başka kabile dillerini de incelemiştir. Bu yönden Kınık olarak adlandırılan bir Türk kabilesinden çıkmış Mahmut Kaşgari’nin “Divani-lügat-it-Türk” adlı eserini gösterebiliriz. Bu eser çeşitli Türk dillerinin malzemelerinin karşılaştırılması yoluyla yazılmış ve burada aynı dillerin akrabalığı fikri öne sürülmüştür. “Divani-lügat-it-Türk” eseri karşılaştırmalı-tariòi dilciliğin ilk örneklerinden biri olduğu için takdire layıktır.

M. Kaşğari’nin “Kitabı-cevahürül-nehv fil-lügat-it-Türk” (“Türk Dilleri Cümle Biliminin Esasları kitabı”) eseri henüz bulunamamıştır. Eski devrin dilciliğinde cümle bilgisinin çok az işlendiği dikkate alınırsa, bu eserin dilcilik tariòi için ne kadar büyük öneme sahip olduğu görülüyor.

Orta Çağlarda ve İntibah (Uyanış) Devrinde Dilcilik

Orta Çağlarda ve İntibah (Uyanış) Devrinde Dilcilik

XVII – XVIII. Yüzyıllarda Dilcilik Alanında İlerleme

Orta çağlar çeşitli ilim alanlarında olduğu gibi, dilcilik alanında da bir durgunluk devri yaşanmıştır. Gerici din adamları başka ilim alanlarında olduğu gibi, dilcilik alanında da yeni fikirlerin meydana çıkmasına karşı mani türetmişlerdir. Orta çağlarda dilcilik teorisi alanında dikkat çeken bir olay vardır ki, o da realistlerle (gerçekçiler) nominalistler arasındaki fikir savaşıdır. Aslında, realistler ve nominalistler dilcilik ilminin bir parçası değildirler. Onlar daha çok felsefe ilmini temsil ederler. Fakat fikir ayrılıkları eşya ve kavram üzerine olduğundan, dilcilik için belirli derecede ilginç olabilir.

Realistlerin önde gelen ismi Kenterberi Yepiskopu Anselm’dir. (1033 - 1109). O, tam idealist yönde tavır takındı ki, sanki real olarak yalnız genel kavramlar mevcuttur, aynı kavramlara uygun olan eşya ve hadiseler ise onların sönük, zayıf suretleridir.

Realistlerin aksine olarak, normalistler yalnız eşyaların real surette mevcut olduğunu gösteriyorlardı. Fakat kendilerinin bu doğru düşüncelerini eşyalarla kavram arasında olan ilişki bakımından yanlış açıklıyorlardı. Örneğin, normalistlerin önde geleni Kompyenli Rossel’in (tahminen 1050 - 1110) şöyle izah ederdi; güya kavramlar bu eşyalardan dışarda mevcut değil, hatta eşyanın özelliklerini yansıtır. Ilımlı normalistler veya konseptvalistlerin fikrince, real olarak yalnız eşyalar  mevcuttur, onlar her bir kavramın esasını teşkil ederler. Kavramlar ise real surette mevcut olan nesneler esasında düşünce aracılığı ile belirlenir ve uygun nesnelerin özelliklerini yansıtır. Konseptvalistlerin  önderi 1079 – 1142 yıllarıarasında yaşamış Pyer Abelyar’dır.

Fakat normalistlerin fikirleri de din adamlarının sert taarruzlarına  maruz kalmış, onlar kendileri ciddi olarak takip edilmişlerdir.

Orta çağlarda sırf dilciliğe ait var olanlar yalnız Latin dili üzerine yazılmış derslikler ve gramerler idi. Aynı devirde Donat’ın, bunun yanı sıra Prissia’nın Latin dili üzerine öğretileri çok geniş olarak yazılmıştır: Hatta Yunan dili de unutulmuştu. Katolik kilisesinin dili olan Latin diline ise çok miktarda pratik maksat taşıyan derslikler yapılmıştır. Onu da kaydedelim ki, aynı ders kitabında hiç de Latin dilinin gramer yapısı tasvip edilmiyordu. Sadece bu dile ait zorunlu kanunlar öğretilirdi. Bunun sebebi ise; Latin gramerleri üzerine olan öğretiler bir düzen olarak, grameri düzgün konuşma yazma sanatı sayıyordu.

Orta çağlarda Latin dilinin böyle geniş bir biçimde yayılması dilcilik alanında belirli olumsuz  sonuçlara sebep olmuş. Her şeyden önce, Latin dili ölü bir dil olduğu için onun ses yönüne önem verilmezdi. Bu hal, kendi sırasında, fonetiğin tamamiyle inkarına sebep olmuştur. Diğer taraftan, Latin gramer kanunlarının bütün  dilleri için esas kabul edilmesi dil hadiselerinin mantık bakımından  açıklamaya yol açmıştır. Fakat orta çağlarda gramer alanında az miktarda olsa da bazı yenilikler ortaya çıkmıştır. Örneğin, isim ve sıfatların farklandırılması, suffikslerin keşfi bu devre aittir.

● ● ●

Avrupa ülkelerinde XIV – XVI. Yüzyıllar intibah (uyanış) devri olarak kabul edilir. Bu devrin asıl belirtisi antik medeniyeti kültürel mirasa karşı olan insani tutumlardır.

İntibah (uyanış) devri dilciliğin asıl özelliği de, ilk önce, eski Yunan ve Latin metinleri üzerinde yapılan işle belirlenir. Bu alanda İohan  Reyhlin, Robert Stefanus, onun oğlu Henri Stefanus vb. hizmetlerini gösterebiliriz.

Bu devrin diğer bir yönü de Sami halkının filolojisine olan büyük ilgiydi. Eski Yahudi, Arami, Arap vs. diller alanında İohan Reyhli’nin hizmetlerini ayrıca kaydetmek gerekir. Onun 1506 yılında yazdığı “Eski Yahudi Dilinin Grameri”dikkat çekicidir.

Arapşünas bilginlerden Yakov Holius Erpeni’nin, intibah devrinin dilcilerinden (1540 - 1609) İosif Yustus Skaliger’in yaptığı işler dikkat çekicidir. Skaliger ilk defa olarak bütün Avrupa dili dahil etmiştir.

Bu devrin dilciliğinde dikkati çeken yönlerden biri de, orta çağlardan farklı olarak, ayrı ayrı canlı dillerin grameri üzerinde geniş çalışma yapılmasıdır. 1492 yılında yayınlanan İspanya dili, 1499 yılında ise yayınlanmış Breton dili gramerleri aynı dillerin ilk tecrübi gramerleridir.

XVI. yüzyılda Alman, Fransız, İngiliz, Macar, Uels, Çek, Polyak, Bask, Slovak dillerinin gramerleri yazılmıştı.

İntibah devrinde fonetik alanında görülen ilginç işlerden biri de Danimarka bilgini Yakov Madsen Arus’un (1538-1586) “İki Kitabın Harfleri Hakkında” (Bazel, 1586) adlı kitapçığını söylemek mümkündür.

İntibah devri, tarihte büyük coğrafi buluşlar ve seyahatler devri olarak bilinmektedir.Bu buluşlar ve seyahatler sırasında birçok yeni diller bilinmiş, onlara ait zengin malzemeler toplanmıştır.Aynı malzemeler XVII-XVIII. yüzyıllarda yayınlansa da intibah devrinin ürünü idi.

● ● ●

XVII-XVIII. yüzyıllarda dilcilik tarihinde büyük ilerleme olarak nitelendirilir.Ancak bu devrin dilciliği XIX. Yüzyılın birinci yarısından itibaren asıl ilmi dilciliğin meydana çıkması için zemin oluşturmuştu.XVII-XVIII. yüzyıl dilciliğinin genel özetini vermek için aşağıdaki konuları açıklamak gerekir: intibah devrinin devamı gibi tecrübi gramer alanında yapılan işler; sözlük alanındaki işler; toplanmış zengin dil malzemelerinin yanına hazırlanması; dilcilikte rasyonalizm ve sensualizm fikirlerinin ortaya çıkması; karşılaştırmalı ve tarihi dilcilik bakışlarının oluşturulması.Kaydedelim ki, bu alanda yapılan işler XIX. yüzyılın dilcilik ekolünün temel taşları gibi kıymet görür.

1. İntibah devrinin devamı gibi görülen işlere örnek olarak, İngiltere’nin Oxford Üniversitesinin geometri profesörü Yollis’in 1653 yılında yayınlanmış “İngiliz Dili Grameri” eserini örnek olarak verebiliriz.Tam tecrübi şekilde yazılmış bu eserde İngiliz dilinin her taraflı ve dakik tasvir olunmuş fonetiği (ses) ile karşılaşıyoruz.

XVII. yüzyılda oluşmuş tecrübi gramerlerin listesine Reòeòuzen’in Latış dili (1644), bunların yanı sıra D. Kleyn’in Litva dili (1653) için yazdıkları ilk gramerleri dahil edebiliriz.

1696 yılında Henri Vilhelm Ludolf’un Latin dilinde yazdığı “Rus Dili Grameri” kitabı aynı devrin ürünüdür.

XVII – XVIII. yüzyıllarda Rusya’da Kilse – Slav dilinin grameri alanında da hayli çalışma yapılmıştır.

XVIII. yüzyılda büyük Rus bilgini M.V. Lomonosov’un (1711 – 1765) “Rusya Grameri” adlı eseri gramer öğretim tarihinde önemli yer tutmaktadır.

XVII. yüzyılda Danimarka dilinin gramer alanında Erik Pondoppidan’ın, P. Süvün ve Henri Herner’in, XVIII. yüzyılda ise Heysgord’un yaptığı işlerde oldukça önemlidir.

2. Sözlük alanında yapılan ilk çalışmalardan İtalyan (1612), Fransız (1694) sözlüklerinin adını söylemek doğrudur. Bu sözlüklerin prensipleri esasında oluşturulmuş “Rusya Akademisi Sözlüğü” XVIII. yüzyıl leksikografiyası (sözlük bilim) alanında önemli bir olaydır. 43.257 Slav ve Rus kelimesinden oluşan bu sözlük mahalli kelimeleri ve tekniki kavramları da içermektedir. Rusya Akademisinin oluşumundan (1783) on bir yıl sonra çıkarılmış bu sözlüğün içeriğinde o devrin Derjavin, Fonvizin vb. ünlü yazarları da yer almıştır. XVII – XVIII. yüzyıllarda etmologiya (köken bilimi) alanında yapılan çalışmaları da leksikografya (sözlük bilim) alanına dahil edebiliriz. Menajın 1650 yılında Paris’te yayımlanmış “Fransız Dilinin Etmoloji Sözlüğü”, Ferrari’nin 1676 yılında Paduya’da yayınlanmış “İtalyan Dilinin Kaynakları” adlı eserleri Roman dilleri, Danimarka dilcisi Peder Süv’ün ve İsveç bilgini İren’in İskandinav dilleri alanında köken bilimi araştırmaları ilginçtir.

3. XVII – XVIII. yüzyıl dilciliğinde olan olaylardan biri de toplanmış zengin malzemeler esasında çeşitli dillerin sözlüklerinin hazırlanmasıdır. Örnek olarak 1786 – 1791 yılları arasında Peterburg’da yayımlanmış dört ciltlik sözlüğü gösterebiliriz. Rus gezgini ve tabiatçısı Simon Pallas’ın hazırladığı bu sözlük 272 dili içine almaktadır. İspanyol rahibi Lorenso Gervas’ın 1800 – 1804 yılları arasında Madrit’te yayımladığı, 307 dilin malzemesine dayanan “Bilinen Halkların Dillerinin Katalogu” adlı altı ciltlik, 1806 – 1817 yılları arasında İ.K. Adeluig ve İ.S. Fater’in tahminen 500 dili kapsayan “Midridat veya Genel Dilcilik” adlı dört ciltlik eserleri de aslında bahsedilen bu dönemin ürünleridir.

4. XVII – XVIII. yüzyıl dilciliğinde ilginç olaylardan biri de dilcilikte rasyonalizm ve sensualizm fikirlerinin ortaya çıkmasındır.

Bilindiği üzere, aynı devrin felsefesinde önemli yer tutan rasyonalizm gerçeklerinden daha çok, akla dayanan kavramlara dayanıyordu. Dilcilikte rasyonalizme örnek olarak A. Arno ve K. Lanslon’un 1660 yılında birlikte yayımladıkları “Genel Rasyonal Gramer” kitabını gösterebiliriz. Fransa’da Por – Royal manastırının rahipleri olan A. Arno mantıkçı, Lanslo ise dilci olarak bilinirdi.

Daha çok düşünce kanunlarına dayanmasına bakmaksızın bu eserin gramer teorisi konusu için ciddi önemi olmuştur.

Eser fonetik ve gramer bölümlerinden, gramer ise kendi sırasında, morfoloji (biçim bilimi) ve sintaksis (cümle bilgisi) bölümlerinden oluşmuştur. Eserde ses, harf, vurgu, hece gibi fonetik; isim, artikl, zamir, sıfat fiil, önsöz, zarf, fiil, bağlaç, ünlem gibi gramer olaylarından bahsedilmektedir. İlginçtir ki, isimler asıl isimler ve sıfatlar olmak üzere iki bölüme ayrılırlar.

Sintaksis (cümle bilgisi) konusunda iki ve üç ögeli birimlerden bahsedilir. Bunlardan üç ögeliler nesne, cümle ögesi ve bağlaçtan, iki ögeliler ise nesne ve yüklemlerden oluşur.

Bu eserde belli malzemenin kaynakları gibi eski Yahudi, eski Yunan, Latin ve Fransız dillerinden faydalanılmıştır.

O devrin rasyonel gramerlerinden biri de 1675 yılında yayımlanmış “Mantık veya Düşünme Sanatı” kitabıdır.Aynı yüzyılın yazarları A.Arno ve P.Nikol’dür.

XVIII. yüzyılın algılama teorisi olaylarından biri de sensualizmdir.Bu akım rasyonalizmin aksine olarak, algılamanın sadece duyu aracılığıyla mümkün olduğunu gösterir ve algılama sürecinde duyu organlarını önemli etken sayıyordu.

Sensualizm dilcilik alanında psikolojik bakışların, özellikle ferdi psikolojinin ortaya çıkmasına sebep olmuştu.Sensualistler dilde ferdi yönlere, deyime ait ifadelere daha çok önem verirlerdi.Agsosinativ psikoloji alanı uzmanlarından biri olan E.B.Kondilyak’ın (1715-1780) grameri dilcilikte sensualizm fikirlerini yansıtıyordu.

5. XVII – XVIII. yüzyıl dilciliğinde en önemli olay, hiç şüphesiz, karşılaştırmalı ve tarihi dilcilik bakışlarının ortaya çıkmasıdır.

Dile tarihi bakış tarih ilminin felsefesinin kurucusu olan İtalyan bilgini Cambattista Viko’nun (1668-1744) tarihi sürecin objektif karakteri hakkında ileri sürdüğü fikirlerle ilgilidir. Onun tarihselliği kültürün gelişmesinde eski devirler hakkında kapsamlı fikir oluşturur.

Viko’nun fikirleri dilcilikte tarihi gelişme fikrinin oluşumunun esas nedenlerindendir. XVIII. yüzyılın ünlü bilginleri jan jak Russa, Şarl de Bros, Adam Smit, Pristli, Con Hori- Tuk, Herder vb. dillerin tarihi gelişmesi problemi üzerinde çalışmışlardır.

Dil tarihinin felsefi konuları ile Alman filozofu, eğitimci- yazar İohan Gotfrid Herder (1744-1803) daha çok ilgilenmiştir. Onun 1772 yılında yayımlanmış “Dilin Kökeni Hakkında Araştırma” (Rusçaya çevirisi 1909), “Eski Halk Şarkıları” (1778-1779) eserlerinde bütün medeni servetlerin,o cümleden dilin gelişmesi konusunda çok geniş yer ayırmıştır.

Dillerin karşılaştırılarak öğrenilmesine ise eski Hintlilerin dili olan Sanskrit ile Avrupalıların tanışmasıyla başlamıştır. Sanskrit dili ile ilgili ilk bilgileri İtalyan tüccar Filinno Sasseti vermiştir. Fakat eski Hintlilerin edebi dili konusunda geniş bilgiyi İngiliz dogu bilimcisi ve hukukçusu Vilyam Cons’un (1746-1794) yaptığı çalışmada vardır. Bilginin Sanskrit’e ait daha geniş bilgiyi yansımasını 1786 yılında yayınladığı “Asya Araştırmaları” adlı eserinde bulabiliriz.

Sanskrit ile Avrupa dilleri arasındaki benzerlik dillerin akrabalığı fikrinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

 Avrupa dilleri ile Sanskrit’in genetik ilişkisi 1767 yılında Fransız ruhbanı Kerdu tarafından belirtilmiştir. Aynı yıl o bu dillerin akrabalığı ve şu an mevcut olmayan bir kök dilden türemesi konusunda bir teblig hazırlayıp Fransa Akademisine göndermiştir. Fakat o zaman bu düşünceye pek önem veren olmamıştı.

 Dillerin akrabalığı konusu ile ilgili olarak XVIII. yüzyıl bilginlerinden M. Lomonosov, F. Ruhig, İ. Dubrovki, Gelh vb. gibi isimleri verebiliriz.

 Dil tarihi ve dillerin karşılaştırılması alanındaki araştırmaları, özellikle  F.Şlegel’in 1808 yılında yayımlanmış “Hintlilerin Dili ve Derin Anlamlılığı Hakkında”adlı meşhur eseri karşılaştırmalı- tarihi  dilciliğin temel taşlarından sayılır .

 

19.(XIX.)YÜZYILIN ASIL DİLCİLİK EKOLLERİ - Karşılaştırmalı – Tarihi Dilciliğin Meydana Gelmesi

19.(XIX.)YÜZYILIN ASIL DİLCİLİK EKOLLERİ 

Karşılaştırmalı – Tarihi Dilciliğin Meydana Gelmesi

Karşılaştırmalı – Tarihi Dilciliğe Dair İlk Eserler

Bir çok bilginler dilciliğin bir ilim gibi meydana gelmesini sadece karşılaştırmalı-tarihi dilcilikle bağdaştırmaktadırlar. Onlar karşılaştırmalı-tarihi dilciliğe kadar olan devri ilme kadarki devir olarak adlandırmaktadırlar. Bu fikrin ne derecede doğru olup olmadığı bir yana gösterilen dilcilik ekolünün dil hakkında ilmin tarihinde ne kadar büyük rol oynadığını net olarak gösterir.

 Karşılaştırmalı-tarihi dilciliğin meydana gelmesi dört büyük bilginin: F. Bonn R. Rask, Y. Grimm ve A. Vostokov’un adı ile bağdaştırılır. Bu dilciler birbirine bağlı olmayarak, Hint- Avrupa dilleri ailesinin çeşitli gruplarına ait dillerin karşılaştırmalı gramerlerine dair eserler yazmakla dilcilik tarihinde yeni bir devir açmışlardır.

Yayınlanma tarihine göre bu dilcilerden F. Bopp’un adı ilk olarak bilinir. 1791-1867 yılları arasında yaşamış olan büyük Alman dilcisi 1816 yılında kendisinin “Yunan, Latin, Fars ve German (Alman) dillerinin çekimi ile karşılaştırmada ve metnin orjinalinde, doğru vezinli çeviride Ramayana ve Mahabharatadan Enizodlarla ve vedalardan makalelerle Sanskrit’in çekim sistem” adlı kitapçığı yayımlıyor. Burada karşılaştırma bir amaç gibi görülmüyordu. O, Ses ve biçim konuna uygunluklarının ortaya çıkarılıp gösterilmesi için bir vasıta gibi dikkate alınırdı. F. Bopp’un eserindeki amaç dillerin tarihinin öğrenilmesiydi ve o kendi amacına kıyaslama yolu ile ulaşıyordu. Adı geçen eseri resmen karşılaştırmalı-tarihi dilciliğin esası gibi kabul edilir.

F. Bopp’un önemli eseri “Sanskrit, Zend, Ermeni, Yunan, Latin, Litva, Eski Slav,Got ve Alman Dillerinin Karşılaştırmalı Grameri” olarak adlandırılır. Eser üç ciltten ve altı bölümden oluşmaktadır. O kendinin bu araştırmalarını 1833-52 yılları arasında yayımlatmıştır. Beş yıl sonra eserin yeniden işlenilmiş ikinci yayımına başlanılmış ve 1861 yılında üçüncü cilt yayınlanmıştır. 1868-70 yıllarında ise eserin üçüncü baskısı okuyuculara takdim edilmiştir.

Kısa sürede bu üç ciltlik eserin baskısı üç defa yayımlanması doğal idi. F. Bopp’un “Karşılaştırmalı Grameri” o devir için çok büyük bir olay idi. Eserin 1856 yılındaki İngiliz yayımının giriş bölümünde o, İ. Nyuton’un “Natural Felsefenin Matem atiksel Esasları” ve F. Beko’nun “Yeni Organon” eseri ile bir sıraya konulmuştur.

Gösterilen eserde Bopp’un kelime kökü teorisi bir çok yönden dikkati çekiyordu. Ünlü Alman bilginine göre, Hint-Avrupa dillerinde kelimeler ilk defa tek heceli köklerden oluşmuştur. Tek heceli kökler ise, kendi içerisinde, iki bölüme ayrılır: 1) Fiil kökleri, 2) Zamir kökleri. Birincilerden fiiller ve adlar (yani isimler ve sıfatlar); ikincilerden ise zamirler ve bütün ilkin önsözler, bağlaçlar ve edatlar oluşturmuştur.

F. Bopp dilleri tipoloji (tip bilim) yönünden de köklere göre sınıflandırmıştır. Onun fikrine göre, üç tip dil vardır:

1.      Gerçek kelime kökü bulunmayan diller.

2.      Birleşme kabiliyetine sahip tek heceli kelime kökleri bulunan diller.

3.      Üç ünsüzle karakterize olunan iki heceli kelime kökleri bulunan diller.

Bopp birinci sınıfa Çin dili gibi amorf (düzensiz) dilleri, ikinciye Hint-Avrupa, üçüncüye ise Sami dillerini dahil ederdi.

Karşılaştırmalı-tarihi dilciliğin meydana gelmesinde görev alan diğer bir kişi Rasmus Òristian Rask’dır.1787-1832 yılları arasında yaşamış bu büyük Danimarka dilcisi, aslında adı geçen dilcilik ekolünün kurucusu sayılabilir. Öyle ki, o, “Eski Kuzey Dili Alanında Araştırma veya İzlanda Dilinin Kökeni”adlı eserini F. Bopp’tan iki yıl önce (1814) karşılaştırmalı-tarihi düzeninde yazmış, ancak iki yıl sonra (1818) yayımlatmıştır.

R. Raks 25 dil bilirdi.Onun İspanyol, İtalyan, Friz, Eski İngiliz, İsveç vs. dillere ait gramer kitapları vardır. Bilginin 1811 yılında yayımlattığı “İzlanda Dili Üzerine Öğretiler” adlı eserinde yazdığı aşağıdaki kelimeler bugün için de önemlidir.” Gramerin görevi kelimeleri düzeltmek hakkında emir vermek değil, kelimelerin oluşumunu ve değişimini tasvir etmektir” [13,49].[1]

Karşılaştırmalı-tarihi dilciliğin ünlü temsilcilerinden biri de meşhur Alman bilgini Yakov Grimm’dir (1785-1863). Bu bilgin karşılaştırmalı-tarihi dilcilik üsulu ile Hint-Avrupa dillerinin en büyük gruplarından olan German (Alman) dilleri alanında araştırma yapmıştır. Asıl eseri dört ciltlik “Alman Grameri” kitabıdır. Eserin  birinci cildi 1819 yılında yayınlanmıştır. Bütün dört cildin yayımı 1837 yılında tamamlanmıştır.

1822 yılında o, bağımsız olarak “German Dillerinde Ünsüzlerin İlk Değişmeleri”ni yayımlamıştır: Hint-Avrupa bh, dh, gh, German b, d, g; Hint-Avrupa b, d, g; German p, t, k; Hint-Avrupa p, t, k; German f, th, h.

Y. Grimm’in iki ciltten oluşan “Alman Dilinin Tarihi” (1848) adlı kitabı da vardır.

Karşılaştırmalı-tarihi dilciliğin Rusya’da ilk ünlü temsilcisi Aleksandr Òristoforoviç, Vostokov’dur. O, 1781 yılında doğmuş, 1864 yılında Peterburg’da ölmüştür. 1841 yılında Peterburg BA-nın (Bilimler Akademisi) Akademisyeni olan A.Vostokov Rus ilimi ve medeniyeti tarihinde filolog, Slav bilimci  ve şair olarak tanınır. O, 1820 yılında yazdığı “Slav Dili Hakkında Düşünceler” adlı eseri ile Rus karşılaştırmalı-tarihi dilciliğinin temelini oluşturmaktadır.

1831 yılında Rus dilinin “teferruatlı” ve “kısa” gramerlerini yazmış, 1858-1861 yıllarında “Kilse-Slav Dilinin Sözlüğü”nün iki cildini yayımlatmıştır. A. Vostokov dört ciltlik “Kilse-Slav ve Rus Dili sözlüğü” nün tertipleriyle uğraşan ve sözlüğün yayınlanmasını onaylayan kimsedir. Onun şiire ait eserleri de vardır.




[1] Burada ve daha sonra göreceğimiz parantez içindeki ilk rakam alıntı yapılan eserin kaynakça listesindeki numarasını, ikinci rakam alıntı yapılan sayfayı belirtiyor.

Felsefi Dilcilik Ekolü V. Humboldt ve Onun Dilcilik Görüşleri

Felsefi Dilcilik Ekolü V. Humboldt ve Onun Dilcilik Görüşleri

Felsefi dilcilik ekolü veya genel dilciliğin oluşmasında Almanya’nın yetiştirdiği en büyük şahsiyetlerden biri olan Vilhelm Fon Humboldt’un payı büyüktür.O, 1767 yılında haziranın 22’sinde Potsdam’da dünyaya geldi ve 1835 yılında nisan ayının 8’inde Berlin yakınlarındaki Tegel kasabasında 68 yaşındayken hayatını kaybetmiştir.

O, filozof, hukukçu, topluma hizmet ve edebiyatçı gibi ünlüdür.

Dilciliğin felsefesi konuları kendi yansımasını onun 1836-39 yıllarında yayınlanmış “Yava Adasındaki Kavi Dili Hakkında” kitabının “İnsanlık Dilleri Yapısının Çeşitliliği ve Onun İnsan Soyunun Manevi Gelişmesine Etkisi Hakkında” adlı giriş bölümünde bulmuştur.

V. Humboldt’un teorik düşüncelerini öğrenmek için onun “Gelişmenin Çeşitli Devirlerine Uygulamakla Dillerin Karşılaştırmalı Şekilde Öğrenilmesi Hakkında” eserinin de büyük önemi vardır.

Bilindiği üzere, dilin felsefi konuları ile V. Humbolt’dan çok çok önceleri de ilgilenilmiştir. Ancak büyük Alman bilgini kendinden öncekilerden farklı olarak, dilcilik felsefesinin ilmi esaslarını ele almış ve kendi teorik düşüncelerini karşılaştırmalı-tarihi yöntem zemininde genelleştirmiştir. İşte buna göre de o, çok doğru olarak dilcilik tarihinde genel dilciliğin kurucusu kabul edilir.

V. Humboldt’un dilcilik ile ilgili görüşlerinin içeriği neden oluşmaktadır?

V. Humboldt, her şeyden önce, dili bir sistem gibi, ayırmadan bir bütün olarak ele alırdı.

O bunu sesten konuşma gibi, dilin bütün seviyelerine ait ediyordu. Fakat bununla birlikte, o, dili ayrı ayrı konuşma olayları gibi de anlıyordu. V. Humboldt’un dili bir taraftan, ayrı ayrı fertlerin manevi hayatı ve düşünceleri için asıl belirleyici sayması, diğer taraftan ise, onun dilcilik görüşlerinde asıl özelliklerden biri gibi kabul edilebilir. Demek ki, Alman bilgini dilde birbirini tamamlayan iki özelliği sosyal ve psikolojik yönleri göstermiştir.

V. Humboldt’un dilcilik ile ilgili fikirlerindeki önemli özelliklerden biri de şudur: o, dili halk ruhunun ifadesi gibi anlardı. Ona göre, halk tabiat ve toplumla dil aracılığıyla ilişkide bulunur ve onu dil prizmasından görür.

Böylece, V. Humboldt’a göre, her bir halkın kültürel tarihi, genel olarak bütün manevi faaliyeti onun dilinde ortaya çıkar. Felsefi dilcilik ekolünün kurucusu şöyle yazıyordu: “…dil içte var oluş organıdır, içte kendini anlama, ortaya çıkmada olan var oluşun kendidir. Dil kendi köklerinin tüm en ince telleriyle halk ruhuna bağlıdır ve bu sonucu, dile ne kadar aynı oranda etki ederse, onun gelişmesi bir o kadar kanuna uygun ve zengin olur. Fakat dil kendinin karşılıklı bağlılığı ilişkilerinde halk dil düşüncesinin oluşması olduğundan, dilin kendi iç hayatında oluşmasına ait sorularını da, aynı zamanda onun en asıl farklarının oluşması sorularını da bu bakış açısına gelmeden esaslı şekilde halledilemez.”

Eserin “Dilin Daha da Yakından Gözden Geçirilmesine Geçiş” bölümünde o şöyle yazıyordu: “Halkın dilinin manevi hayatına ait oluşu ve onun yapısı birbirine o kadar geçer ki, eğer biri mevcutsa, diğerini ondan almak zor olur. Zihni faaliyet ve dil yalnız onların her ikisinin istediğini ödeyen biçimlerin oluşmasına yardım eder. Dil halk ruhunun sanki dış görünüşüdür; halkın dili onun ruhudur ve halkın ruhu onun dilidir – bundan da güçlü olan aynılık düşünmek yanlıştır” [20, 71].

V. Humboldt’un dilcilik görüşleri XIX ve XX. Yüzyılların birçok dilcilik ekollerinin esasını oluşturmaktadır. V. Humboldt’un dilin ayrı ayrı fertlerin üstünde durması hakkındaki fikri esasında sosyoloji dilcilik ekolü; onun dili tek sistem saymasından yapı dilcilik (dilcilikte yapısalcılık) ekolü; dili ayrı ayrı fertlerin düşünceleri ile bağlaması fikrinden psikoloji dilcilik akımı; dili düşüncenin mantığı biçimleriyle bağlamasından mantıki dilcilik akımı; onun “Dil ayrı ayrı fertlerin milli kültüre tutumunu ifade ediyor” fikri esasında estetik dilcilik (dilcilikte estetizm) akımı; Humboldt’un “Halk ruhu” anlayışından ise dilcilikte etnik psikolojik akımı doğmuştur. Genellikle, çağdaş dilciliğin öyle bir alanı yoktur ki, Humboldt’un ifadeleri ortaya etki etmesin.

● ● ●

XIX. yüzyılın dilcilik ekolünü, başka bir deyişle, genel dilcilik yüzyılın ikinci yarısında İ.N. Madvig (1804-1886), M. Müller (1823-1900), V.D. Vitni (1827-1894), G. Gabelens (1840-1893) gibi bilginler temsil etmişlerdir. Doğrudur, kendi dilcilik görüşlerine ve dilin felsefi alanındaki hizmetlerine göre, onları V. Humboldt’la aynı ekole dahil etmek zordur. Hatta adı geçen bilginlerden bazıları, örneğin İ.V. Madvig V. Humboldt’un ses sembolizmine (semboller sistemine) yönelmesini beğenmiyordu. Ayrıca yukarıda adları geçen dilcilerin genel dilcilik konuları ile ilgilendiklerinden, biz onları XIX. yüzyılın felsefi dilcilik ekolüne dahil edebiliriz.

İ. Madvig’in “Dilin İçeriği, Gelişmesi ve Hayatının İncelenmesi Üzerine İlk Özet” (1842), “Dilcilik Nedir?”, “Gramer Manaların Kaynağı ve İçeriği Hakkında” (1856-1857), “Dilcilik Kayıtları” (1871) eserleri teorik dilcilik konularına dair yazılmış eserler gibi dilcilik bakımından ilgi çekicidir.

XIX. yüzyılın dilcilik teorisi uzmanları arasında Alman bilgini Maks Müller en meşhurlarındandır. Onun “Dil Hakkındaki İlim Üzerine Görüşler” eseri büyük önem kazanmıştır.

Genel dilciliğin diğer temsilcisi Vilyam Duayt Vitni A.B.D.’nin tanınmış dilcilerinden, Hindistan’ın edebiyatı ve kültürüyle araştırma yapan uzmanlarından biridir. Bilginin “Dil ve Dilin Öğrenilmesi” (1867), “Doğru Bilimciliği ve Dilcilik Öğretileri” I-II ciltler (1873-1874), “Dilin Hayatı ve Gelişmesi” (1875), “Hint Grameri” (1875) adlı eserleri çok önelidir.

Naturalizm Dilcilik Ekolü A.Şeyòer Ve Onun Dilcilik Görüşleri

Naturalizm Dilcilik Ekolü A.Şeyòer Ve Onun Dilcilik GörüşleriKarşılaştırmalı – Tarihi Dilciliğin Temsilcisi Gibi A.Şleyòer

XIX. yüzyılın kendine has özelliklerinden biri de bütün alanlarda naturalizm bakışlarının kendine yer bulması sayılabilir. Örneğin, Fransız pozitivist filozofu Ogüst kant (1798-1857) ve onun devamcıları toplumu canlı organizma ile benzeştirip, öyle iddia ediyorlardı ki, her bir toplumsal olay tabiat kanunları ile belirlenir.

Fransız edebiyatçısı İppolit Ten (1828-1893) edebiyatın asıl vazifesini tabiatın yansıması olmakta görüyordu. O, edebiyatta naturalizm taraftarı idi. Dilcilik alanında naturalist görüşler Morits Rapp’ın “Dilin Fizyolojisi” (1840) adlı eserinde yansımasını bulmuştur.

Şüphesiz, dilcilikte naturalizmin bir ekol gibi oluşması büyük Alman dilcisi Avgust Şleyòer’in adıyla bağlıdır.

A. Şleyòer 1821 yılında doğmuş, 47 yaşında ölmüştür. Fakat bu kısa ömrüne rağmen o, çok fazla ilmi eserler bırakmıştır. “Dillerin Karşılaştırmalı Tarihine Dair” (1848), “Avrupa Dilleri” (1850), “Karşılaştırmalı Dilcilik İncelemeleri” (1850), “Kilise-Slav Dilinin Morfolojisi” (1852), “Litva Dili Üzerine Talimat” (1855-1857), “Alman Dili” (1859) “Hint-German Dilleri Karşılaştırmalı Grameri Kompendium (birleşim)” (1861-1862), “Darvin Teorisinin Dil Hakkında İlmi Uygulaması” (1863), “İnsanın Tabii Tarihi İçin Dilin Önemi Hakkında” (1865), “Hint-German Dillerinin Ders Kitabı” (1869) vs. gibi onun dilcilik görüşlerini ifade ettiği eserlerden bazılarıdır.

O, 1858 yılında, 37 yaşında iken Rusya İlimler Akademisi’nin muhabir üyesi seçilmiştir ki, bu, A. Şleyòer’in büyük ilmi mirasına verilen değerdir.

Bilginin naturalist dilcilik görüşleri “Darvin Teorisinin Dil Hakkında İlme Uygulaması” bununla birlikte “İnsanın Tabii Tarihi İçin Dilin Önemi Hakkında” eserlerinden başka, onun “Karşılaştırmalı Dilcilik İncelemeleri” ve “Alman Dili” eserlerinde yansımasını bulmuştur.

A. Şleyòer’in naturasilt dilcilik görüşlerinin içeriği neden oluşuyordu?

Dil ses malzemesinden oluşmuş en üstün tabiat organizması kabul eden A. Şleyòer şöyle yazıyor: “Dilin hayatı, içerik itibariyle diğer canlı organizmaların - bitki ve hayvanların hayatından kesinlikle farklanmaz. Onların her birinin en sade başlangıçtan en karmaşık biçimlere doğru gelişme ve dillerin elde ettikleri üstün biçimlerden ayrıldıkları ve onları kaybettikleri ihtiyarlık dönemleri vardır. Tabiatla uğraşan bilim adamları bunu geri değişme olarak adlandırırlar” [21, 42].

Naturalizm A. Şleyòer dilcilik görüşlerinde bir sistem meydana getirir. Bu yön onun düşünce içeriği ve dil yapılanması konusundaki teori fikirlerinde kendini daha belli eder.

A. Şleyòer düşünceyi iki şekilde anlıyordu: malzeme ve biçim. Şleyòer’e göre, malzeme kavram ve düşüncelerden, biçim ise onların arasındaki karşılıklı ilişkiden oluşmuştur. Dile gelindiğinde ise, o her bir kavramı ve anlayışı sesle ifade etme becerisine sahiptir ve böyle ifadeye mana denir.

A. Şleyòer’e göre bu mananın, yani düşüncedeki kavram ve görüşlerin, aynı zamanda ilişkinin yani kavram ve düşüncelerin arasındaki karşılıklı ilişkilerin nasıl söylenmesi dilin asıl özelliğini oluşturur. Mana ve ilişkinin dillerde ifade usulları ile ilişkili olarak, o, dillerin üç türünü göstermiştir:

1. Öyle diller vardır ki, onlarda mana kendi ses şeklini bulur, ilişki ise seslerle söylenmez. Demek ki kelimeler yalnız kelime köklerinden oluşur ve hiçbir değişikliğe uğramadan çeşitli gramer görevleri yerine getirebilirler. Bu tür diller şimdiki terimlerle monosillabik (tek heceli, amorf, biçimsiz, kök vs.) dillere uygundur (Örneğin, Çin dili).

A. Şleyòer’e göre, bu tür diller kristallere benzemektedir.

2. Bazı dillerde hem mananın, hem de ilişkinin kendi asıl şekilleri vardır. Demek ki, kelimeler yalnız köklerden oluşmaz. Onlarda kelime köklerinin ifadesi olan seslerle birlikte ilişkinin ifadesi olan sesler (ekler) de vardır. Böylece, kelimeler kök ve kök olmayan çeşitli bölümlere ayrılır. Fakat mana ve ilişkinin ses varlığına dayanan bu dillerde kelimenin bölümleri arasında ilişki zayıftır: her bir halde kelimeyi birbirinden farklı bölümlere ayırmak mümkündür. Böyle diller yeni terimlerle agglütinativ veya iltisagi eklemeli dillere (örnek, Türk dilleri) uygun gelmektedir.

Böyle dilleri A. Şleyòer bitkilere benzetir.

3. Öyle diller de vardır ki, onlarda mana ve ilişki seslerle ifade olunur; fakat bu dillerde mana ve ilişki sağlam ilişkide olduğundan, kelime tek bir bütün gibi anlaşılır. Böyle diller flektiv veya insirafi (bükümlü) dillere (örnek, Hint-Avrupa dilleri)uygun gelmektedir. A. Şleyòer’e göre, böyle diller hayvan organizmasına benzemektedir.

Dillerin gelişmesindeki devirleri de A. Şleyòer tabiattaki devirlerle bağdaştırmaktadır. O yazıyor: “Tabiat cisimleri sistemindeki üç tür –kristal,bitki,hayvan yerin gelişmesindeki üç devri yansıtmaktadır.” Daha sonra A. Şleyòer şöyle açıklıyor: “Bizim tarihi gelişim sürecinde mineral organizmayı birinci, bitkiyi ikinci, hayvanı üçüncü dönem olarak açıklayabiliriz” [21,38].

Böylece, A. Şleyòer’in fikrine göre, dillerin gelişme sürecinin birinci aşamasını kök diller, ikinci aşamasını agglünativ (eklemeli), üçüncü aşamasını ise flektiv (bükümlü) diller oluşturmaktadır. Hegel’in felsefesiyle benzeşen bu gruplamada A. Şleyòer birbirine geçiş şeklinde olan gelişmeyi görüyordu. Onun fikrine göre, birinci türden olanlar gelişerek ikinciye, ikinciler ise üçüncüye dönüşür. Diller başlangıcını birinci türden başlatır ve gelişmelerini üçüncü türde tamamlar.

Bu geçişler neden şimdi dikkate alınmıyor? A. Şleyòer bu soruya cevap vermek için dillerin gelişiminde iki dönem (tarihe kadarki ve tarihi dönem) fikrini ileri sürüyor ve bunu Hegel dialektiğine (lehçesine) dayanarak açıklıyor.

Naturalizmin kurucusuna göre, tarihe kadar olan dönemde dil ruh hakimdi. Ruh geliştikçe diller de gelişme gösterir, nicelik değişmeleri nitelik değişmeleri ile sonuçlanırdı. Dillerde gelişme vardı.

Tarihi dönemde ise ruh dili terk etmiş, böylece, her türlü gelişme kesilmiştir. Daha sonra dillerde dağılma, eskime dönemi başlamıştır.

A. Şleyòer’in gelişme sürecindeki iki dönem hakkında aşağıda sorulara verilen idealist cevap karakteristiktir: “Tarihi dönemde dillerin tarihi kendi kendiliğinde dillerin etkisi sonucunda dağılması tarihidir. Dilde tamamiyle insanlığın ve her bir halkın ruhu bize kendi kendiliğidışındalığında görünüyor. Bundan dolayıdır ki, ruh kendine dönerken kendi için kendiliğinde başlıyor, kendidışındalığı kayboluyor… Yerin tarihinde insana kadarki dönem nedirse, insanın tarihindeki tarihe kadarki dönem de odur… Birinci dönemde ruh tabiatla, tabiat ise sesle bağlıdır. Böylece, orada, tabiat saltanatında, burada, dil saltanatında yaratıcılık sanatı vardı.Bizim devrimizde durum farklıdır… Artık insandaki dünyaya ait ruh kendidışındalığından kendine döndükten sonra o (tabiat-A.A.), hiçbir yeni şey oluşturamaz; insani ruh… kendine, tarihe döndükten bu tarafa onun kesin türünün, dilin zihinsel olmayan yaranışının verimliliği bitmiştir” [21,39].

● ● ●

A. Şleyòer bütün bir sistem meydana getiren yeni dilcilik ekolü kurmakla beraber, temelini F. Bopp, R. Rask, Y. Grimm ve A. Vostokov’un oluşturduğu karşılaştırmalı-tarihi dilciliğin ünlü temsilcisi olmuştur.

Onun karşılaştırmalı-tarihi dilcilik alanındaki hizmetleri 1861-62 yılları arasında yayımlattığı “Hint-German Dillerinin Ders Kitabı” adlı eserlerinde yansımasını bulmuştur. A. Şleyòer’in karşılaştırmalı-tarihi dilcilik alanındaki hizmetlerini maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz:

1. O, akraba dillerin ses ve şekil uyumlarının karşılaştırılmasını zorunlu ortak çıkış durumlarının bulunmasına bağlıyordu.

2. Filoloji olarak adlandırdığı ses biliminde A. Şleyòer çok büyük dikkat gösteriyordu. O, ses içeriğini biçim ve görev ile aynı sıraya koyuyordu.

3. İlk olarak A. Şleyòer Hint-Avrupa dillerinin gruplanmasını şecere (nesil ağacı) esasına göre açıklamıştır. Onun fikrine göre, Hint-Avrupa kök dili iki büyük dala, bu dallar alt dallara, onlar da daha küçük alt dallara, sonuç olarak, ayrı ayrı dillere ayrılıyorlar.

4. Büyük bilgin Hint-Avrupa kök dilini yeniden oluşturmuş ve bu dilde bir tiyatro yazmıştır.

A. Şleyòer karşılaştırmalı-tarihi dilciliğin gelişmesinde bütün bir aşama (bu, adeta, birinci dönemin ikinci aşaması olarak adlanıyor) oluşturuyor.

Psikolojik Dilcilik Ekolü - Bu ekolün asıl temsilcileri ve onların dilcilik görüşleri

Psikolojik Dilcilik Ekolü 

Bu ekolün asıl temsilcileri ve onların dilcilik görüşleri

XIX. yüzyılın teorik dilcilik ekollerinden en önemlisi olan Psikolojik dilcilik ekolünün oluşması Avrupa’da, ilk olarak, ünlü Alman dilcisi H.Şteyntal’ın (1823-1899), Rusya’da ise büyük Rus dilcilerinden A.A. Potebnyan’ın (1835-1891) adı ile bağlıdır.

Berlin Üniversitesi’nin profesörü olan Heyman Şteyntal, dilcilik tarihinde yalnız teorik problemlerle uğraşan biri olarak tanınmıştır. O, kesin diller alanında araştırmalar yapmamış, bütün ilmi faaliyeti boyunca dilcilik teorisi ve tarihi konuları ile uğraşmıştır. Onun dilcilik teorisine ait “Dillerin Gruplandırılması Dil Fikrinin Gelişmesi Gibi” (1850), “Dilin Kökeni” (1851), “Gramer,Mantık, Psikoloji, Onların Prensipleri ve Karşılıklı  İlişkileri” (1855), “Dilin Felsefesi” (1858), “Dillerin Kuruluşunun En Önemli Tiplerinin Karakteristiği” (1860), “Psikolojiye ve Dilciliğe Giriş” (1871) adlı tanınmış eserleri vardır.

O, “V.Humboldt’un Dilciliğe Dair Eserleri Ve Hegel Felsefesi” (1848), “Mantığa Özel Önem Vermekle Yunanlılar’ın ve Romalılar’ın Devrinden itibaren Dilcilik Tarihi” (1863) adlı eserlerini dilcilik tarihi üzerine yazmıştır.

H. Şteyntal’ın M. Lasarius’la birlikte yazdığı, “Halk Psikolojisi Hakkında Görüşler” adlı  eseri 1965  yılında Vorenej’de Rusça olarak yayınlanmıştır.

H. Şteyntal’ın Psikolojik dilcilik görüşleri “Gramer, Mantık Psikoloji, Onların Prensipleri ve Karşılıklı İlişkileri” adlı eserinde geniş şekilde  yansımasını bulmuştur.

Ünlü Alman dilcisinin görüşleri, her şeyden önce Alman filozofu ve Psikoloğu İohan Fridirik Herbart’ın (1776-1841) Psikolojik görüşlerine dayanır. Herbart’a göre düşüncelerin oluşması mekaniki  şekilde appersepsiya* ve assosiasiyanın (çağrışımın) psiki kanunlarına dayanır. Başka bir deyişle ruhun yaşamsal düşüncelerinin faaliyetinden oluşmuştur. Şuurdan uzaklaşmış düşünceler, şuursuz ruhi faaliyet alanı oluşturarak,şuura olan etkilerini koruyor. Demek ki, şuurun her bir yeni olayı anlaşılmamış düşüncelerin var olması ihtimalinin etkisi altındadır.

H. Şteyntal’ın psikolojik dilcilik görüşlerini şöyle özetleyebiliriz; o yazıyor: “Dilciliğin nesnesi dildir, veya genellikle dildir, yani anlaşılmamış içe ait olan, psiki, manevi faaliyetlerin, durumların ve ilişkilerin çıkar sanmış sesler aracılığıyla  ifade edilmesi. Bununla birlikte, farklılıklar görülüyor: konuşma, konuşma dili, yani şu anda yapılan veya yapıldığı    düşünülen dilin görünüşü.

Konuşma yeteneği, yani bir taraftan ses çıkarma gibi fizyolojik yetenek, diğer taraftan, dilden önce gelen ve dil aracılığıyla ifade edilmesi gereken içe ait olan dünyanın birleşmiş içeriği.

Dil malzemesi yani konuşma sürecinde konuşma yeteneği ile oluşturulan, ilk defa  sürekli söylemek için oluşturulan bu içe ait olan nesnenin anlatmalı olanın… her defa  kullanılan unsurları.

Herhangi belirli dil veya ayrı olan dil her hangi bir halkın dil malzemesinin tamamıdır [21-108].

1. Dil konuşma (konuşma dili), konuşma yeteneği, dil malzemesi, bununla beraber konuşma yeteneğinin kesin gerçekliği ve konuşma faaliyetinin ürünü gibi  kesin dilden oluşmuştur. Dilciliğin nesnesi ise bu çok içerikli dildir.

2. Dilin iç ve dış biçimleri  vardır. Onun içe ait olan biçimi nesne düşüncesine ait görüşlerin** dilde olan düşüncelerinden oluşmaktadır. Dilin iç biçimi tarihi kategori olup, zaman içerisinde değişikliklere uğrar. H. Şteyntal’a göre, dilin iç biçimi üç aşamadan oluşur. Birinci ve ikinci aşamalar tarihinde kadarki, üçüncü aşama ise tarihi döneme aittir. Bilgine göre, üçüncü aşama kelime-adların ortaya çıkması sürecinde gerçekleşir. O bu aşamayı dilin iç biçiminin gelişmesi dönemi olarak adlandırır. Tarihi dönemde sonraları iç şekil  zamanla dil düşüncesinin terk ediyor.

3. Dil, genellikle göz önüne alındığında, psikofiziki sistemdir. Bu sistem tek birim prensibine dayanır. Bu prensibine  göre, dillerin birliğinin ve ferdiliğinin esasını halk ruhunun birliği ve kendine  haslığı oluşturuyor.

4. Dilin içeriği ve kaynağı aynı problemlerdir. H. Şteyntal’a göre, bunun sebebi; dil sürekli ve aynı düzende insan ruhundan oluşur. Psikoloji dilcilik ekolüne ait olan bireysel psikoloji, halk psikolojisi gibi konular H. Şteyntal’la M.Lasarius’un yayımlattıkları “Halkların Psikolojisi ve Dilcilik Dergisi”nde her iki  bilginin birlikte yazdıkları eserlerde açıklanmıştır.

Daha öncede kaydedildiği gibi, psikolojik dilcilik ekolünün ünlü temsilcilerinden biri de A.A. Potebnya’dır. Harkov Üniversitesi’nin profesörü olarak ilmi-eğitim faaliyeti göstermiş bu büyük bilgin Rus dili, folkloru ve şiiri alanında da ünlü uzmanlardan biridir.

Dilcilik teorisi, o cümleden hareketle dilcilik konuları onu “Fikir ve Dil” (1862), “Rus Dili Seslerinin Tarihine Dair” (1876), “Filoloji İlimleri Teorisi Üzerine Tebliğlerden” (ölümünden üç yıl sonra, 1894 yılında yayımlanmıştır), “Filoloji İlimleri Teorisi Üzerine Kayıtlar” (1905 yılında yayımlanmıştır) eserlerinden açıklanmıştır.

A.A. Potebnya’nın doktorluk tezi olan “Rus Grameri Üzerine Kayıtlardan” adlı araştırması onun ilmi faaliyetinde yer tutmaktadır. Dört ciltten oluşan bu eserin ilk iki cildi 1874, üçüncü cildi 1899, son olarak, dördüncü cildi 1941 yılında yayımlanmıştır.

Psikolojik dilcilik ekolüne ait olan ilmi fikirleri A.A. Potebnya ””Fikir ve Dil” adlı eserinde açıklamıştır. Bu  eser “Halk Eğitimi Bakanlığı Dergi”sinde yayımlanmıştır. (CXIII-CXIV bölüm, IIş.1862). Bilginin ölümünden sonra, 1913 yılında bu eser “Dil ve  Halk” adı ile bununla birlikte “Milletçilik Hakkında” adlı makaleleri daha düzgün halde Òarkovda üçüncü kez yayımlanmıştır.

A.A. Potebnya’nın psikolojik dilcilik görüşlerini kısaca şöyle özetleyebiliriz:

1. Dil düşüncenin ifade aracı değil, meydana gelme aracıdır.” Dil sadece fikrin oluşmasının şeklini değiştirme aracı (veya daha doğru, araçlar sistemi) olarak mevcuttur; onu hazır fikrin ifadesi olarak anlamak mümkün değildir” [1,391]. “Fikir ve Dil” adlı eserinde A.A. Potebnya şöyle açıklıyordu: “Dil alanı düşünce alanı ile hiç de uygun değildir. İnsanın  gelişmesinin yarısında fikir kelime ile bağlı olabilir: Fakat ilk zamanlar o, herhalde bu seviyede değildir, soyutluğun yüksek derecesinde ise ya onun isteklerine cevap veremediği için, ya da duygularından ayrılamadığından sadece ihtiyari işaretle dışa dayanak aktardığı için onu (kelime-A.A.) bırakır” [1,391]. A.A. Potebnya düşüncesine göre, ressamın, heykeltraşın, musikicinin faaliyet fikrini örnek olarak gösterir.

2. Dil faaliyettir, bu faaliyet dilin yenileşmesi, onun gelişmesi sürecidir. Dil durmayan kelime faaliyeti akını demektir. Kelimelerin oluşması süreci assimilyasiya (benzeşme), appersepsiya ve assosiasiyanın (çağrışımın) psiki kanunları ile yönlendirilen düşüncelerin¨oluşma sürecidir.

3. Kelime üç içerik bölümünden oluşur: ses (veya seslerden meydana gelen), işaret (veya düşünce) ve manadır. A.A. Potebnya öyle sanıyor ki, işaret kelimenin ilk manasında yerleşmiştir.

O, kelimede yakın ve sonraki olmak üzere iki mana gösterir ve şöyle açıklar: kelimenin yakın manası  halka, sonraki manası ise… şahsa aittir.

4. Konuşma söylemekle aynıdır. Demek ki, kelimenin varlığı sadece konuşma ile bağlıdır. Başkalarından soyutlanmış kelime ve her türlü görevden mahrumdur, onun hiçbir leksik (sözlük bilim) ve gramer manası yoktur. Böylece, kelimenin konuşma manasında kendini gösteren en küçücük değişiklik yeni kelimenin oluşmasında sebeb olur. Sonuç olarak, A.A. Potebnya’ya göre, çok manalılık, yani değişik mantıki kelimeler mevcut değildir.

5. Karşılıklı ilişki sürecinde tam anlaşma mevcut değil, Ferdi Psikoljik durumdan çıkan büyük rus dilcisine göre, aniden hissedilen ve çağrışımının psiki kanunları, duyulan kelimeler insanlar çeşitli kanılar, hatıralar oluşturur, kelimelerin manası ise bunların temelinde meydana gelir. “Fikir Ve Dil” adlı eserinde: “Yeni şekil her bir kalpte önceki algılayışların başka bir uyumunu, başka başka bölümler bulur ve her birinde başka başka birleşimler oluşturur.” Yine bu eserde şöyle açıklıyor: “Bundan dolayıdır ki, her türlü anlama aynı zamanda anlamamadır, fikirlerdeki her bir memnunluk aynı zamanda memnunsuzluktur” [1,393].

6. Bununla ilişkili olarak, mana değişikliği olmadan çeviri mümkün değildir. Bir dilin kelimesi diğer dil ile aynı eşya ve olayları belirtse bile aynı değildir.

7. Dilin kaynağı konuşmanın hazır olan süreçlerinin psikolojik gözlemi ile ilişkilidir.

8. Kemilerde, ağızlarda bulunan efsanelerin, rivayetlerin öğrenilmesi mecburidir. Çünkü onlar insanları belirli bir topluluk içerisinde birleştirir. “Halkın var olmasının tek, değişmez, zorunlu şartı dil birliğidir”.

A.A. Potebinya’nın gramer biçiminin içeriği, hüküm ve cümle, çeşitli konuşma bölümleri vs. hakkında da ilginç fikirleri vardır.




* Appersepsiya- ilk düşüncelere, deneyime  dayanma  kavrama.

** H.Şteyntal objektif alemin nesne ve olaylarına ait düşüncelerin nesne düşüncesine ait görüşler sayıyor.

Genç Gramerciler Onların Asıl Temsilcileri - Genç Gramercilerin Dilcilik Görüşleri

Genç Gramerciler Onların Asıl Temsilcileri 

Genç Gramercilerin Dilcilik Görüşleri

XIX. yüzyılın 70-80. yıllarından başlayarak, bir grup genç dilci bilgin, ilk olarak A. Şleyòer’i tenkit etmeyi kendi ilmi faaliyetleri için dayanak aldılar. Onlar Leypsig Üniversitesi’nin profesörleri idiler ve dilcilikte yeni bir ekolün –Leypsig dilcilik ekolünün temelini oluşturmuşlardır. Eski dilcilik neslinin ünlü temsilcilerinden Fridrik Sarnke alay ile onlara “Junggrammatikler” (“Genç Gramerciler”) adını koymuştur. Leypsig ekolünün yetenekli temsilcilerinden Karl Brugman bu kelimeyi meydana getirdikleri yeni