Edebi Akımlar

Klasizm Nedir? (Temsilcileri, Yazarları)

Klasizm Nedir? (Temsilcileri, Yazarları)

Klasisizm ( Kuralcı sanat yolu)

Klasisizm edebiyatta eski Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutumdur.”1660 ekolü” olarak da bilinir

Yeniden doğuş diye adlandırılan Rönesans döneminde gelişmiştir. Bu akımın izleri bir önceki dönemde Rebelais ve Montaigne’de, hatta Aristoteles’tedir.

Klasizmin temel öğeleri kendi içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik, görkemliliktir. Yani bir eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir. Kısaca klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduğu eserdir. Klasizm temellerini Rönesans aristokrasisinden alır. Klasizm bir bakıma aristokrasinin ürünüdür.

Klasizm akımının Özellikleri

* 17YY 2. döneminde Fransa’da ortaya çıkar.
* Konuları Eski Yunan ve Latin Mitolojisi’nden alınmıştır.
* Mükemmelliyetçidir ve ana dil esas alınmıştır.
* “Sanat, sanat içindir” anlayışı benimsenmiştir.
* Sanatçılar eserlerinde kişiliklerini gizlemişlerdir.
* Eserlerde klasik, değişmeyen tipler oluşturulmuştur.
* Fiziksel ve sosyal çevre önemli değildir çünkü değişkendir.
* Kullanılan dil, seçkinlerin dilidir. Anlatım süssüz ve yalındır.

Özellikle tiyatro ve deneme türlerinde gelişmiştir.

* Tiyatro eserlerinde “Üç birlik kuralı”na uyulur. ( Olay-yer-zaman birliği)

Dünya Edebiyatında Klasisizmin önemli öncüleri - temsilcileri ;

* Montaigne: Denemeler
* La Fontaine: Fabl
* Racine, Corneille: Trajedi
* Moliere: Komedi
* Boileau: Eleştiri
* Fenelon, Madame de la Fayette: Roman
* La Bruyere: Karakterler
* Felsefe-Düşüncede: Descartes, Pascal
* Türk Edebiyatında : Şinasi, Ahmet Vefik Paşa, Direktör Ali Bey,

Post-Marksizm Nedir?

Post-Marksizm Nedir?

Post-Marksizm’in iki ilişkili fakat farklı kullanımı vardır. İlk olarak, Post-Marksizm Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’nde komünizmin çöküşü sonrasında ortaya çıkan duruma işaret edebilir.

1960′ların sonlarında komünizmin Sovyet paradigmasının zayıflaması,Maocu teorinin yükselişi ve Vietnam ile 1968 öğrenci isyanlarını yayınlayan ticari televizyonların ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Devrimin büyük öykülerinin , kitle kültürünün ve komünizmin etkisini yitirmesi birçok teorisyenin çalışmalarını temellendirmek için bu kavramları kullanmasını zorlaştırdı. Bu da Post-Marksizmin ikinci anlamına neden olan düşünce akımını tetikledi. Böylece, Post-Marksizm, teorilerini Karl Marx’ın çalışmaları veya Marksistler üzerine kurmuş, fakat birçok açıdan bu teorilerin sınırlarını aşmış filozoflar ve sosyal teorisyenlerin çalışmalarını nitelendirmeye başladı.

Bu bağlamda Post-Marksizm, başka bir deyişle söylem kuramsal yaklaşım ya da Essey Okulu’lu olarak da bilinen kuramsal ve felsefi yaklaşımı ifade etmektedir. Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe bu eğilimin en önemli temsilcileri ve kurucuları olarak bilinir. İkilinin 1987′de yayınlanan Hegemonya ve Sosyalist Strateji adlı kitabı Post-Marksizmin ortaya konulduğu özgün bir çalışmadır.


Teori olarak Post-Marksizm

Post-Marksizm, Marksizmden ilham alan ya da onu temel ilkeleri noktasında dönüştürerek kullanan, genel olarak dolaysız bir ilişki içinde farklılaştırarak Marksizmi değerlendiren düşünürleri ve teorik/politik tutumları ifade eder. Postmodern felsefe ve düşünce içinde yer alan ve özel bir yapısalcılık-sonrası-teori konumuna sahip olan post-marksizm özcü, belirlenimci, indirgemeci olmayan bir felsefi/kuramsal konumda durmaya ve yeni bir toplumsal tarihsel perspektif oluşturmaya yönelir. Laclau ve Mouffeu gibi, hem ayrı ayrı hem de ortak çalışmaları bulunan Michael Hardt ve Antonio Negri’de Post-Marksist teorinin önemli isimlerinden sayılmaktadır. Bu ikilinin İmparatorluk adlı ortak çalışmaları, pek çok entelektüel tarafından Komünist Manifesto’nun değişen dünya koşulları içinde yeniden yazılması olarak görülmüştür.

Post-Marksizmin temel kavramları

Hem kuramsal/felsefi hem de toplumsal önermeleri bakımdan post-marksizm yeni bir takım perspektifler ve kavramsal önermeler ileri sürer. Felsefi olarak aydınlanmacı düşüncenin temel ilkelerine, siyasal olarak da sosyalizme alternatif önerileri sözkonusudur. Onların çalışmalarında söylem, hegemonya, toplumsal antagonizma, eklemlenme, agonistik çoğulculuk, karar verilemezlik gibi yeni ya da yeniden içeriklendirilmiş kavramlar öne çıkar. Post-Marksizm’de hem Antonio Gramsci’nin hem de Louis Althusser’in belirleyici bir rolü sözkonusudur. Özellikle Gramsci’den hegemonya teorisinin ve Althusser’den ideoloji anlayışının post-marksist teoride önemli bir yere sahip olduğu bilinmektedir. Laclau, özelikle, Althusser’in öğrencisi olarak yapısalcı teoriyi mantıksal sonuçlarına doğru kendine özgü olarak değerlendirir. Althusser’in ideoloji teorisinin onda belirli bir yer tuttuğu görülür. Bunların yanı sıra, postyapısalcı felsefeler, psikanalitik kuram ve Saussaure’cü dilbilim kuramından yararlanmaları sözkonusudur. Post-Marksizm, belirli bir şekilde anlaşılan marksizmin temel ilke ve referanslarının, bunlardan hareketle üretilen felsefi ve siyasal kategori ve argümanlarının eleştirisi ve yadsınmasını ortaya koyar.

Söylem kuramı

Post-Marksizmin değerlendirdiği söylem kuramı, genel olarak postmodern felsefedeki söylem kavramından hareket etmekle birlikte daha özel olarak büyük ölçüde ve esas bakımdan Michel Foucault’un söylem anlayışından esinlenir. Buna göre söylem, gerçekliğin üretilip belirlendiği yapıyı ifade etmektedir. Söylem kavramı dilbilimden gelmekle birlikte, Foucault’un kuramsal perspektifinde daha farklı bir bağlama sahiptir. Bilgi/iktidar ilişkisi Foucaultcu söylem teorisinin kaynağında bulunur. Yani, söylem ile belirli bir anlamlar çoğulluğunu üreten kurallar ve ilkelerdir burada kastedilen, ancak bu söylem yalnızca bilginin değil aynı zamanda davranışların, yani eylemin niteliğini de belirler. Böylece, bilginin nesnesini belirleyip üreten, doğru ile yanlışı ayırmayı mümkün kılan bir söylem yapısı sözkonusudur diyebiliriz. Ancak söylem yalnızca ifadeleri değil davranışları da kapsar ve dolayısıyla daha geniş bir bağlama sahiptir. Sözel anlamlar ve anlamlı davranışlar söylem ile üretililir. Bilgi ve anlam burada artık dil yoluyla değil dilin kullanımıyla, söylem ile oluşturulur görüşü belirginlik kazanır. Laclau ve Mouffe, buradan hereketle bir söylem kuramı oluşturmaya kalkışırlar ve bu kuramı kullanırlar. Bu anlamda Marksizmdeki bilgi ve ideoloji anlayışında uzaklaşırlar. Böylece, sınıf bağlantılı ideoloji anlayışından da uzaklaşırlar. Önemli olan artık söylem tarafında üretilen özne konumlarında etkileşimin ve mücadelenin sürekliliğidir.Özne ya da yapı, anlamın ve eylemin kökeni, sabit noktası ve kaynağı değildir. Post-Marksizm böylece hem bilgi sürecinde hem de tarih sürecinde öznenin ve özneler arasındaki mücadelenin üretilen/üretilmiş konumlar arasındaki mücadeleler olduğunu ileri sürer.

Semiyoloji ve Söylem

Roland Barthes kitle kültürünün eleştirisine işaret bilimi yoluyla ve belirli bir biçimde modern toplumun Mitolojilerine bakarak başladığında bazı Marksistler dilbilm, semiyotik ve değişkenlikli (discursive) uygulamaların sosyal eleştirisini temellendirme olasılığının arayışındaydılar. Baudrillard, İşaretin Politik İktisadının Bir Eleştirisi İçin (Pour une critique de l’èconomie politique du signe) adlı eserinde ve Barthes’in çalışmaları etrafında şekilendirdiği diğer çalışmalarında bugünkü Marksizmi kendi söylevi içerisinde işaret değerine yer vermediği için eleştirmiştir.

Sınıf özcülügünün reddi

Laclau ve Mouffe’ya göre Marksizm kuramsal olarak zorunlu indirgemeci bir yapıya sahiptir. Sınıf teorisi özcüdür ve reddedilmelidir. İşçi sınıfının konumu Laclau ve Mouffe’ya göre, Marksizmde sabit ve ilkesel olarak değişmeden kalan bir konumdur; dolayısıyla tam da bu nedenle post-marksizm tarafından kabul edilemez olarak görülür. Onlar toplumsal yapıda bir olumsallık ve “radikal belirlenimsizlik” görmektedirler ve bu bakımdan indirgemeci marksizmi temelden reddederler. Çünkü tolumsal ve belirlenimsiz, sürekli değişken özne konumlarının harekelerine dayalı bir toplumsal yapıda işçi sınıfının ayrıcalıklı bir konumu olamaz. Çoğul özne konumları arasında eklemlenme ve hegemonya ilişkisine bağlı olarak sürekli bir geçişkenlik sözkonusudur, bu nedenle de belirli bir sınıfın ayrıcalıklı/sabit/önceden belirlenmiş bir konumu varsayımı üzerinden siyaset yürütülemez. Burada öne sürülen tartışma, söylemsel olarak üretilmiş olan çoğul ve istikrarsız özne konumlarının bağımlılık ilişkilerine karşı sürekli, sonu gelmez ve bitimsiz mücadelesinin sözkonusu olduğudur.

Radikal Demokrasi

Post-Marksizm, böylece Marksizmdeki sınıf siyaseti anlayışına yer bırakmaz. Dolayısıyla bu siyasetin içerdiği program ve hedefleri de yadsır. Laclau ve Mauffe, demokrasinin radikalleştirilmesi, yani istikrarsız özne konumlarının çoğul mücadeleleriyle gelişecek ve gelişmekte olan radikal demokrasi fikrini öne sürerler. Bunu yaparken de, Marksizmde görülen türde bir kapitalizm analiziyle ilgilenmezler. Onların toplumsal projesi, demokrasinin derinleştirilmesi ve radikalleştirilmesidir. Marksizmdeki iktidar odaklı sınıf mücadelesi anlayışı kuramsal olarak özcü olmasının yanı sıra siyasal olarak da zorunlu bir şekilde totaliter bir yapıya sahip olarak görülür.

Postmodernizm Nedir?

Postmodernizm Nedir?

Postmodernizm, modernizmin sonrası ya da ötesi anlamında bir tanımlama olarak kullanılmaktadır ve modern düşünceye ve kültüre ait temel kavram ve perspektiflerin sorunsallaştırılmasıyla ve hatta bunların yadsınmasıyla birlikte yürütülmektedir.

Teori alanında modernist sanat biçimleri ve uygulamalarından koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimarlık, felsefe, edebiyat, güzel sanatlar gibi alanlarda yeni kültür biçimlerin işaretleri olarak başlamıştır. Bu tartışmalar zamanla diğer birçok alanlara ve disiplinlere de yansımıştır ve sonuçta bir bütün olarak modernitenin sorgulanmasına ve aşılması arayışına dönüşmüştür. Bununla birlikte postmodernizmi yeni bir tarihsel evre olarak anlamaktansa modernizmin kendi içinde bir aşama ya da özgül bir dönem olarak anlama çabaları da sözkonusudur. Postmodernizm, bu anlamda kendine yönelik itiraz ve eleştirileri de içine alacak şekilde süregiden bir modernizm/modernite/modernlik soruşturması ve tartışması olarak görülmektedir.

Postmodernizm’in Ne’liği Bu yüzergezer terimin analitik açılımı için öncelikle postmodernizmin yerini aldığı varsayılan şeye, yani modernizmi hangi açılardan eleştirdiğine bakmak gerekir. Modernite paradigmasına ilişkin yerleşik kavramlar dizisinin totaliter ve eskimiş olduğunu teşhis için, yeterli birer semptom sayıldığı postmodernist teorilerde, mevcut olan meşrular ve gayri-meşrular listesi, insanda postmodernizmin her şeyden önce bir ruh halini yansıttığını düşündürmektedir.

Bütüncül teoriler karşısında perspektif çokluğunu, evrensellik karşısında yerellik ve tikelliği, hakikat karşısında yorumu ve göreliliği, politika ve etik karşısında estetiği, ideoloji eleştirisi karşısında yapıbozumunu, gerçeklik karşısında imgeleri, temsil karşısında benzetimi (simülasyon), zaman karşısında mekânı, çelişki karşısında farklılıkları, sınıf karşısında kimlikleri, gereklilik karşısında olumsallığı ve kaosu öne çıkaran, bilgiye, akılcılığa, kurtuluş söylemlerine kuşkuyla bakanların paylaştığı, estetize edilmiş bir ruh hali olup; aslında kendisi de yeni moda bir adlandırma (neologism) olan ve modernliği diskalifiye etme çabasıyla belli bir cazibe alanı yaratan postmodernizmin menfi tesiriyle, ‘Aydınlanma’nın (ve onun temel mirasçılarından biri olarak görülen sosyal teorinin), pek çok baskı türünün uygulandığı bir yanılsamalar çağı olarak görülmesi moda haline gelmiştir. Meta-anlatıların sonunu ilan ederken kendisi de bir meta-anlatıya dönüşmüş olan postmodern retorik bugün sosyal teoriyi derinden sarsmıştır.

Bu yaklaşımlara meşruiyetini kazandıran temel tez, moderniteden mutlak bir kopuş yaşandığıdır - ki bu kopuş, onun toplumsal organizasyon ilkelerinden, dünyayı kavrayış tarzlarından, sanat ve kültür duyarlılıklarından ve kurtuluş projelerinden detaylı bir kopuşu öngörür- Öyle ki, postmodernist düşünürlerin - farklı açılardan meseleye yaklaşsalar da - eleştirilerinin odak noktası ortaktır: Toplumu ve tarihi tek ve bütünlüklü bir öznenin perspektifinden rasyonel biçimde kavramayı ve inşa etmeyi kolektif özerkliğin güvencesini sayan ‘modern’ bir proje.

Her açıdan bir tür kavramsal bulanıklık içeren postmodernist metinler, paradoksal biçimde (çünkü herhangi bir postmodernist metni okuduğunuzda, söz konusu metnin teorik soyutlama düzeyinin doruklarında dolaştığını hissedersiniz), aslında ‘söz’e olan güvenini yitirmiş, ‘geniş bir anti-teorik akımın parçası’ olarak karşımıza çıkarlar. Sözgelimi Zygmunt Bauman, postmodernist sosyal teoriyi , entelektüel solun tarihsel öznesi olan işçi sınıfını kaybetmesinden doğan krizine bir tepki olarak resmeder ve postmodernizmi en temelde sol kuramın acilen gereksinim duyduğu ‘yeniden düşünme ve benlik bulma’ girişimlerine ancak kısmi bir zemin oluşturabilecek, teslimiyet ve boşunalığın ‘son-bir-çaba felsefesi’ olarak kavramsallaştırır. Eğer, Alex Callinicos gibi sosyal teoriyi ‘siyasal bir düşünce formu’ olarak kabul edersek, postmodernitenin yüklendiği siyasal anlam ve yönelimlerin nelere yol açacağını anlamamız kolaylaşacaktır.

Postmodernite,yeni bir çağ değildir. Postmodernite her bakımdan modernite üzerindeki bir ‘asalak’ konumdadır; modernitenin başarıları ve açmazlarıyla yaşar ve beslenir. Durumun yeni olan yanı, post-histoire’da gelişen yeni tarihsel bilinçtir; yeni olan, hep şimdide kalacağımız ve aynı zamanda ondan sonrayı yaşayacağımız şeklindeki yaygın duygudur. Aynı jestle hem şimdiye her zamankinden daha köklü biçimde sahiplenmiş hem de şimdiyle aramıza eleştirel bir mesafe koymuş oluruz. Politik perspektiflerimizle aramızda yalnızca bu ölçüde eleştirel bir mesafe koymamızdan tatmin olmayan herkes, şimdinin mutlak derecede yadsınmasının…her olasılıkta ya özgürlüğün tamamen kaybedilmesiyle ya da tam bir yıkımla noktalanacağını aklında tutmalıdır. Üstelik her iki sonuç da postmodernin ötesine taşacak, daha doğrusu ondan farklı bir şey olacaktır. Bu sonuçlar bütünüyle anti-modernist nitelikli olacaktır.

Bu bağlamda dünya ölçeğinde sosyal bilimleri sarıp sarmalayan post-modern atmosfer, yalnızca bilimsel-entelektüel düzlemde anlama ve açıklama çabalarını değil, siyasi ve toplumsal düzlemde etkin olma ve dönüştürme çabalarını da göz ardı etmektedir. Zira bu iki süreç birbirine eklemli olduğundan insan tarihinin totalitesini anlamlandırma gayreti savunmasız kalmaktadır. Bu yüzden çağımızın siyasal krizi zorunlu olarak düşünceye tekabül etmekte; teori gizemciliğin tahakkümü altına girmektedir. Oysa, bilimin toplumsal dolayımlı ve toplumsal bir pratik olduğu görüşünü savunan Marx’ın da dediği gibi; “…tüm toplumsal yaşam, özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe saptıran bütün gizemler, ussal çözümlerini insan pratiğinde ve bu pratiğin anlaşılmasında bulurlar”.

Toplum İmgelemine Katastrofik Müdahale Mevcut toplumsal durumun mutlaklaştırılması olarak tezahür eden ‘düşüncenin topluma yabancılaşması’ sürecine müteakip, bugün eleştirel düşünce adıyla standartlaşmış teorik ürün pazarına sürülen pek çok fikriyatın, olumsuz ve betimleyici olmaya yönelmesi, sinik eleştiri biçimlerinin daha çok rağbet görmesi ve komplocu ve ahlakçı düşüncenin gelişmesi gibi eğilimler bu durumun belli göstergeleridir. Toplumu ve tarihi tek ve yekpare/birleşik bir öznenin perspektifinden akılcı bir tarzda anlamayı ve yeniden inşa etmeyi özerkliğin güvencesi sayan modern proje ile amansız bir ‘söylemsel mücadele’ (Jameson) içersine giren postmodernizmin besin kaynağını ‘modernitenin mutlak olumsuzlanması’ oluşturur. Craig Calhoun, sahte-tarih olarak gördüğü postmodernizmin eleştirelliğini moderniteyi akılcı Aydınlanma ile eşdeğer tutma eğiliminden aldığını yazarken önemli bir noktaya temas eder: Postmodernizm moderniteyi, bütün paradoksal gerilimlerinden ve oto-kritiklerinden yoksun bırakarak, bir ideal tip olarak yeniden üretmiştir. Zira, bir ucu tarihsel bir döneme, diğer ucu ise şimdiki zamanı yinelemek için bir ruh haline dayanan bu terimin başındaki ‘post’ sözcüğü bile bir ardışıklığı, süreğenliği, yani Alex Callinicos’un ifadesiyle modern olana ait bir vurguyu içermektedir. Bu noktada modernizmin devamı olup olmadığı önemli bir tartışmadır.

Bir kuram olarak postmodernizmin tek değerinin modernlik karşıtı eğilimleri köle gibi yani sadık biçimde yansıtmasında; şanssızlığınınsa kendisini oldukça karmaşık zanneden, ancak aslında konformizm ve sıradanlığın ifadesinden başka bir şey olmayan bu eğilimleri vulger bir akılcılaştırmasında gören Cornelius Castoriadis, postmodernizmi oldukça açık biçimde, şu üç bağlamda betimler:

1-Tarih’i ilerleme veya kurtuluş olarak gören bütünsel görüşün reddi, 2-Tekbiçimli ve evrensel bir akıl düşüncesinin reddi, 3-Kültürel alanlar (felsefe,sanat vs.) arasındaki, tek bir akılcılık veya işlevsellik ilkesi üzerine kurulacak, katı farklılaşmanın reddi.

Bu bağlamda eklemlendiği her kuramsal yönlenimin tarihselliğinde yatan pozitif işlevi kaldıran ve böylece çözüm sunmaktan ziyade çözümü bulanıklaştıran postmodern imgelemin sosyal bilimler pratiği üzerindeki olumsuz yansımalarından birisi de ‘toplumsal bütünlük’ü anlamamızı giderek daha da güçleştiren mevcut toplumsal dinamikleri fetişleştirmesidir:

Bütünlük korkusunun verdiği telaşla radikallerin totalite fikrini ıskartaya çıkarmaları, diğer daha olumlu şeylerin yanında, çok ihtiyaç duydukları avuntuyu bulmaları anlamına gelir. Çünkü, hiçbir kapsamlı politik eylemin gerçekten uygulanabilir görünmediği bir dönemde, bu zorunluluğu bir erdeme dönüştürmek -bir kimsenin politik sınırlarının katı bir ontolojik zemini olduğuna, bu zeminin toplumsal totalitenin her halükârda bir kuruntu olduğu gerçeğinde yattığına kendisini ikna etmesi- rahatlatıcıdır. Aslında dönüştürülecek bir bütün olmayınca, bütünü dönüştürmek için elde hazır bir politik failin bulunup bulunmaması da sorun olmaktan çıkar. Sanki, ekmek bıçağı kaybedilmiş de, ekmeğin zaten dilimlenmiş olduğu ilan ediliyor gibidir.

Postmodernist teorisyenlerce ileri sürülen tezleri (özellikle üst-anlatı eleştirisini) önceleyen iki ayrı tez vardır: 1950’lerde ve 1960’ların başlarında Bell, Lipset gibi yazarlarca ileri sürülen ‘ideolojinin sonu’ tezi ve ‘sanayi ötesi toplum’ tezi. İlk tez, modernist ruhun insani başarının ölçümünde temel kriter aldığı ideal kavramının aşındığı üzerineydi ve buna göre Marksizm gibi ideolojilerin gücü artık görünür biçimde zayıflıyordu. Daniel Bell’in 1974’te yayınladığı ‘Sanayi Ötesi Toplumun Doğuşu’ ise, bu toplum yapısının temelinin, teknik-profesyonel bir sınıfın egemenliğindeki bir servis ekonomisi olacağını ileri sürüyordu:

…toplumdaki yapısal değişimin ana kaynağı…bilginin niteliğinde meydana gelen değişimdir:bilimin katlanarak gelişimi ve dallara ayrılması…İnsan önce doğal düzeni fethetmeye çalıştı ve bunda da hemen hemen başarıya ulaştı. Son yüzyıllık dönem boyunca ise doğal düzen yerine bir teknik düzen geçirmeye çalıştı ve bunda da epey yol aldı.

Böylece, iki tezin sentezlenmesi sonucunda ortaya yeni bir tablo çıkacaktı: Teknik bir entelijensiyanın, sosyal politikaların bütün veçhelerine uygulanabilecek evrensel geçerliliğe sahip akılcı-analitik bir metodu denetleyebileceği düşüncesi, bütüncül ideolojilerin gereksizliği ve kodifiye edilmiş teorik bilginin geçersizleştiği fikri. Bu doğrultuda 1977’de Quebec Hükümeti, Üniversiteler Konseyi Başkanı, 1950’lerde yarı-Troçkist ‘Sosyalizm ve Barbarlık’ grubunun üyesi olup sonraları Marksizmin anti-Stalinist bir uyarlamasına kendini veren Fransız filozof Jean François Lyotard’dan ileri sanayi toplumlarında bilginin halihazırdaki konumuna ilişkin bir rapor hazırlamasını istedi. Bunun üzerine kaleme alınan ‘Postmodern Durum’ adlı kitap, deyim yerindeyse postmodernizm tartışmalarında belirleyici bir statünün tadını uzun yıllar çıkaracaktı. Eser, ideolojinin sonu teorisyenleri ile sanayi ötesi toplum teorisyenlerinin metinlerinde görülen temalarla, post-modern sanat ve post-yapısalcı argümanların bir kısmından bir kolaj ortaya koyuyordu. Batı’daki tüm büyük söylemler, her alanda ve tüm toplumlarda uygulanabilir geçerli ve kesin ilkeler getirdiğini iddia eden tüm meşrulaştırıcı anlatılar modern kelimesi refere edilerek reddediliyordu:

Modern terimini, kendisini Tinin diyalektiği, anlamın yorumbilgisi, ussal ya da çalışan öznenin özgürleşmesi ya da servetin yaratılması gibi büyük anlatılara açıkça gönderme yapan bir üst-söylemle kendini açıkça büyük anlatılara ilişkili olarak meşrulaştıran herhangi bir bilimi göstermek için kullanacağım.

Lyotard’a göre, üst-anlatının reddini sağlayan gelişim, bilimdeki ilerlemedir. Bu ilerlemeden ötürü bilim ve teknoloji, kendilerini meşrulaştırmak zorunda kalmazlar; çünkü başarıları pratik alanda muazzam işlemektedir. Böylece anlatı işlevsizleşmekte, simgesel ve haklılaştırıcı rolü neticesinde rasyonalizasyonun ilerlemesi karşısında darmadağın olmuştur. Sonuçta O’nun ‘post-modern durum’unda, geçmişin yalıtılmış ve değer biçilmiş çabalarını bağlamlarından koparan ve bu çerçeveyi geride bırakan ‘bütüncül-olmayan bir arayış’ söz konusudur. Meta-anlatıların reddedilmesinde bir süzgeç ve sınır işlevi gören post-modern teoriler, insan tarihinin bütüncüllüğünü anlamlandırma girişimlerini mutlak olarak görmezden gelir. Moderniteye karşı kayıtsız gibi dursa da modernitenin tâbi olduğu diyalektiğe bağlı olan ve üç merkezi olumsuzlama (tümleştirmeye, erekbilimselliğe ve ütopyacılığa karşı) aracılığıyla güdük bir tutarlılık peşindeki postmodernizmin temel karakteristiği toplum benzeri ‘sosyolojik soyutlamalara belirgin bir antipati’ taşımasıdır. Dolayısıyla kuram bugün statüsünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır ve eleştirel bir pratik olarak her bakımdan krizdedir. Sadece bilgi belirsiz hale gelmekle kalmamış, belirli bilgi tarzlarının nasıl meşrulaştırılacağı sorunu da gündeme yerleşmiştir: Doyurucu tek bir epistemolojik meşruluk modeli yoktur bu anlayışa göre. Çünkü bilimsel dünya görüşünün bilinemezcilik ya da görececiliğe, tarihin tahkiyeye/anlatıya, toplumsal sınıfların yüzer gezer ‘özne’lere ikame edildiği bu dünya görüşünde, artık toplumu, Talcott Parsons’un düşündüğü gibi organik bir bütünlük ya da Karl Marx’ın tasavvur ettiği gibi ikili bir savaşım alanı olarak değil ‘dilsel bir iletişim ağı’ olarak ele almak gerekir. Böyle olunca dilin kendisi de -toplumsal bağın bütünü- normları mukayese edilemez, birbirleriyle çekişmeli ilişkileri olan farklı oyunların toplamı olarak kendini gösterir. Bu koşullar altında bilim de, ötekilerin arasında bir ‘dil oyunu’na dönüşür. Ve bundan dolayı da modern dönemde olduğu gibi diğer bilgi türleri arasındaki ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu iddia edemez duruma düşer. Dolayısıyla, postmodernizmde;

Toplum, basitçe dil gibi değildir. Dildir, ve hepimiz dil kapanına yakalandığımız için, içinde yaşadığımız özgül ‘söylemler’ dışında kullanabileceğimiz hiçbir dışsal hakikat standardı, hiçbir dışsal bilgi göndergesi yoktur.

Oysa toplum dil pratiğinden bir şeyler ödünç alan nosyonlarla kavramsallaştırılsa da hiçbir şekilde dile benzemez. Çünkü ‘toplum’ bir varlık olmayıp, zaman-uzam içinde herhangi bir mevcudiyete sahip değildir. Sadece sonsuz bir ortam çeşitliliği içinde yeniden üretilen toplumsal pratikler biçiminde varolur.

Farkın Kutsanması Öte yandan postmodernizmin ana entelektüel akımlarından post-yapısalcılığın özgürleştirici argümanlarını onaylasak da, bazı sınırlarını ve çelişkilerini de saptamak olasıdır. Söz gelimi ilk sorun epistemolojik belirsizlikle ilgilidir. Örneğin Edward Said’in çözümleme nesnesi olan ‘Orient’ kavramını ele alalım. Said, bazen Batılı söylemlerde çarpıtıldığını ileri sürdüğü ‘gerçek’ bir Orient’in varlığını varsayar, ama bazen de bununla ilgili ‘daha geçerli’ bir açıklama yapmayı reddeder ve herhangi bir şeyi doğru yansıtmanın mümkün olup olmadığını sorar. Said’in önemli referans noktalarından Foucault’da da epistemolojik belirsizlik, politik muğlaklık ve sınırlandırılmamış bir çoğulculuğun neden olduğu çelişkilere rastlamak mümkündür. Foucault, tarihte yaptığı soykütüksel kazılarda bir seri-iktidar kompleksleri ve gerçek rejimleri bulur. Modern topluma dair analizleri bu çerçevede toplumun bütünleşmiş bir disipliner mekanizmalar seti olarak teşhisine dayanır. Bu bağlamda, bütünlük algılamasının idealist ve özcü bir pratik olduğu suçlamasıyla itibardan düşürülmesi, postmodernizmin stratejisinin bir parçası olarak okunabilir. Ancak, bu bütünleştirme fikrinde oluşan parçalanmanın nereye kadar süreceğini kestirmek oldukça güç görünmektedir. Örneğimizi yine Foucault üzerinden verecek olursak, Terry Eagleton’ın deyişiyle, Foucault’nun çoğulluğu ve heterojenliği yüceltirken, tümleyici bir güce esir düşmesindeki tuhaf paradoksu anlamak zordur:

Foucault, güya ‘Dartmoor’ olarak adlandırılan kimi bütünsel (yapılarla) benzerlik gösteren ve ‘hapishaneler’ olarak bilinen total sistemlerin varlığına inanmış gibiydi. Oysa ‘Dartmoor’, bu veya şu hücrenin, hapishane müdürünün, disiplin tekniğinin ve iğneli şırınganın gelişigüzel bir montajından başka nedir ki? Bu zorlayıcı güç, bu yaygın, tikel gerçeklikleri neden tekil bir kavramın içinde türdeş kılmaktadır? Doğal olarak, böylesine bütünleştirici bir ‘hapishane’ metafiziğinin bertaraf edilmesine yönelik bir çaba, belirli siyasal anlamları da içeriyor olacaktır. Örneğin, ‘total kurum’ olarak adlandırılan bu kuruma, doğallıkla uyum sağlayabilen herhangi bir bireyin varlığından söz etmek mümkün değildir – Aynı şekilde, ‘hapishane yönetiminden’ sorumlu olan idareciyle ters düşen ve iki ‘hapishane’ arasındaki farkı ortaya koyabilen bireylerden ya da mahkumların müşterek bir bedenden ibaret olduklarını savunan ifadelerden söz etmek de mümkün değildir. Aslında var olmayan bir idari düzenden söz etmek mümkün olabilseydi eğer; böylesi bir tümleyicilik (totalizing), bu idari düzene ilişkin amansız türdeşleştirmelerin (homogenizing) evrik bir yansımasından başka bir şey olmayacaktı. Bir hapishanenin temel mikro politikası, tam anlamıyla hücresel bir yapıya sahiptir.

Yine Lyotard’ın postmodernizm ve sanayi-ötesi toplum tezleri ile Baudrillard’ın kitleler ve toplumsal iç patlama kavramlarının genel bir toplumsal vaziyeti, modernite ve sanayi toplumundan geçişin bir büyük anlatısını ön varsaydıkları gerçeği üzerinde durulabilir. Ancak bu analiz, çalışmanın sınırlarını aşacağı için bunu bir başka çalışmaya bırakmalı. Görüldüğü üzere, ‘meta-anlatıların’ en şiddetli eleştirmenleri bile çözümlemelerini, kendi ölçütleriyle, makro-teorilere kuşku uyandırıcı biçimde benzeyen kuramlaştırmalara başvurmadan edememektedirler.

Belirgin bir biçimde tarihe duyarsız olan bu retoriğin, klasik sosyal teoriyle olan gerilimi hususundaysa, Wright Mills’in ‘Toplumbilimsel Düşün’ (2000) adlı eserinden bir noktayı açmakta fayda var. Mills’e göre postmodernizmin ortaya çıkış koşullarına işaret eden ‘akıl ve özgürlük krizi’, en temelde ‘yapısal sorunları’ temsil eder. Bu sorunları ortaya koymanın yolu, konjonktürel tarihin kavramlarıyla düşünmekten geçer. Bu değerleri etkileyen, aşındıran ya da besleyen toplumsal yapının ve ortamın bağlantılarının izi sürülmelidir. Klasik Aydınlanmacı bir söyleme sahip olan Mills, böyle bir tahlilin amacının, insan özgürlüğü ve aracılığının mekanını tespit etmek, seçimlerimizi formüle dökmek ve ‘tarihi yapmada insan kararlarının kapsamını genişletmek’ olduğunu iddia eder. Dolayısıyla modern duyarlığa uzak, onun özneyi merkezileştirerek ayrıcalıklı bir konuma yükselten yaklaşımı ciddi biçimde algılanmadan, post-modern kuramcıların hangi saiklerle her şeyi ‘oyunlaştırdıkları’nı, bilimsel normlara itibar etmeyerek ‘kolaj’lara gittiklerini, ticaret ve ‘emtia dili’ni kullandıklarını, gelenekten faydalanırken yaptıkları talan’ın saygısızca yürütülmüş birer ‘pastiş’ olduğunu, suni olanı, kitsch’i, yüzeysel ve biçimsel olanı yüceltmelerinin metafizik ciddiyetin kuyusunu kazdığını, estetik modernizme karşı çıkarken kaba olanın estetiğiyle hareket ettiğini gözden kaçırmamız pek mümkündür.

Buraya kadar toparlayacak olursak; insan tarihinin bütüncüllüğünü anlamlandırma çabalarının iflasına işaret eden post-modern fikriyatın belirleyici özellikleri, şu şekilde özetlenebilir: Meta-dilin, meta-anlatının ya da meta-teorinin tüm biçimlerine açık bir reddiye söz konusudur. Akıl-merkezli (logocentrik) modern bilginin, gücün peşinde olduğu düşünülmüştür. Marx’ın, Weber’in ve başkalarının teorileri meta-teorilerdir ve bu yüzden kabul edilemezlerdir. Özgürleştirici projeler, totaliter olabilir. Toplum bir metin gibi yorumlanabilir. Yapı-çözümcü strateji , postmodernizmin metodolojisidir. Nesnenin yapı-çözümü yapıdan kültüre bir kayma-değişme gerektirir. Edebi metin kültürel bir metine dönüşür. Kurumsal öncelik, kültüre verilir. Devlet dairesinin rolü önemini yitirir. Postmodernitenin koşulu tek doğru görüşün olmadığı çoğunluk ve kültürel göreliliktir. Tüm grupların, kendi sesleriyle kendileri için konuşma haklarının olduğu fikri ve o sesin gerçek ve meşru olarak kabul edilmesi postmodernizmin çoğulculuk tutumu için gereklidir. Postmodernizmin normatif bir kaynağı yoktur. Yani; postmodern toplumun ne olduğunu tam olarak söyleyemeyiz. Ütopyalar, özgür projeler olduğu gibi totalleştirici ve baskıcı olarak düşünülebilir. Postmodernizm faniliği (gelip geçiciliği) işler (değerlendirir); parçalılık (kısımcılık), devamsızlık ve de anarşiyi betimlemenin vurgusudur ve eylem ya baskıcılık veya yanılsama olarak düşünülür.

Böylece, güçlü bir biçimde yapılanmış bir toplumsal dünya imgesi çizemeyen post-modern analizler, tarihsel süreci tek bir yorumlayıcı sistem içine alma gayretlerini askıya alarak yaşamın keşmekeşliği içinde boğulmakta ve kuram yerini ‘stil’ gösterisine bırakmaktadır. Kısacası ‘bilimsel üretimin teorik değeri’ yerini ‘estetik değer’in itibarına bırakmıştır. Fredric Jameson’un deyişiyle her şeyin sonunu ilan ederken kendi konumunu sorgulamayan ‘flu’ bir tarihsel dizge içinde nereden gelip nereye gidiyor olduğumuzu gösteren ‘zihinsel haritalar’dan yoksun bir zamanda teorik perspektif yokluğu, ‘zayıf düşünce’nin tercih edilmesini kolaylaştırmıştır; oysa kuramsal bir bakış açısı, ele alınan nesnenin somut bir nesne olarak ele alınmasını ve farklı belirlenimlerin karmaşık bir sentezi olarak, yani oluşsal-tarihsel-somut bir varlık olarak çözümlenmesini gerektirir. Bu durumsa sosyal bilimlerin bir dizi çetrefiller, döngüler ve problemler üreten bir ‘söylemsellik türü’ olarak telakki edilmesini gerektirir.

Sonuç

Frankfurtçu ekolün üyesi Martin Jay’e göre post-modernizm, kefaretçi/kurtuluşçu paradigmaları (meta-teoriler ya da terapik modeller) reddiye içerisinde, Lyotard’ın libidinal enerji yoğunluklarıyla büyülenmesinde, Derrida’nın sonsuz dil oyununda karar kılmasında ve Baudrillard’ın simulakr, gerçek-üstü bir dünyayı yüceltmesinde görüldüğü gibi uç bir radikalizme yönelmiştir. Bu tarz bir tahayyül, merkezsizleşme fikrinin belirgin tüm semptomlarını taşımaktadır. Yitirilmiş nesneyi (toplum) yeniden kazanmanın imkansızlığına tahammül gönüllülüğü içerisindeki bu karnavala yalnızca post-modernler değil, kendisini bir Marksist olarak konumlandıranlar da (söz gelimi Ernesto Laclau) katılmıştır. Söz konusu argümanları uzatmak mümkün; ancak elinizdeki yazının temel yönelimlerini de belirleyen şu soru oldukça önemli görünmektedir: Eğer yapısal bir bütünün kavranabilir bir olgusallığı olduğu düşüncesi kriz içerisindeyse ve post-modern retorik “iyi bir toplum” idesinin zihinsel dayanaklarını budamışsa, insana, topluma ve dünyaya dair söylenecek sözlerin geçerli bir statüsünden bahsedilebilir mi? Bu tamamen bir mit’in tahakkümüdür.

Sonuçta hakikati, anlamı ve öznelliği ironik bir üslupla yerle bir eden post-modernist retorik, bir yandan radikal, bir yandan da muhafazakar uçlara savrulan, aynı zamanda ikonoklast/putkırıcı ya da tersi yönde konformist olabilen çelişik bir yapı arz eder. Bu durum, aslında geç kapitalist toplumların iktisadi ve kültürel tarzları arasındaki çekişmeden kaynaklanmaktadır. Geleneksel burjuva kültürü hiyerarşiye, farklılığa ve kendine özgü kimliğe değer verme eğilimiyle bu dinamiği sürekli olarak beslerken, politik sol bu yapıyı tehdit etmekten oldukça uzak atalet bir haldedir. Frederic Jameson, modernizmi tekelci kapitalizmin çocuğu olarak tasvir ederken, postmodernizmi, çok uluslu şirketlerin hüküm sürdüğü dünyada geç kapitalizmin çocuğu olarak anlatır.Dolayısıyla postmodernizm meta fetişizmini kutsar ve böylece neo-liberalizme bir anlamda eklemlenir. Ya da eleştirinin boyutunu/oklarını liberal ekonomiden uzak tutar. Çünkü merkezin olmadığı bir düşünce biçiminde merkezden eleştiri postmodernizmin ciddi bir çelişkisi olacaktır. Postmodernizmden çıkarılması gerekli bazı önemli dersleri göz önünde tutarak çalışma can alıcı şu sorularla bitirilebilir:

Hâlihazırdaki toplumsal gerçekliği sorgulama siyaseti, gerçekliğin, içinde yaşadığımız toplum içinde sahip olduğu statüye bağlıysa eğer, toplumsalın sonunu ilan eden Jean Baudrillard’ın nihilizmi ne kadar geçerli olabilir? Yahut postmodernizm, toplumsal hayatın kavramlaştırılması ve incelenmesi konusunda geliştirilmiş geleneksel makro ve mikro yaklaşımlara bir alternatif (Murphy, 2000: 10) mi sunmaktadır? Yoksa ‘aydınlanma felsefesi, ulus-devlet anlayışı ve kapitalist sanayileşme’ üçlüsü ile temellendirilmiş olan ‘modernite’den sonraki dönem olarak ifade edilen postmodernizm ; “ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler, çok uluslu şirketler/ÇUŞ’ler aracılığı ile sürdürülen küresel sömürü, kimlik ve kültür çatışmaları, kirletilen bir ‘çevre’ ve en önemlisi de kirletilen bir insanlık”ın bugününü hazırlamış olan modernizmin ‘ayıplarını, yanlışlarını ve olumsuzluklarını’ örten bir şal mıdır?

Postmodernizmin tarihsel ve düşünsel çerçevesi

Çoklu yapısı ve karmaşık değerlendirilmeleriyle, “Postmodernizm tam olarak nedir?” sorusuna birden fazla yanıt vermek mümkün görünmektedir. Postmodernizm kimilerine göre, bir dönemin adıdır. Buna göre, sözkonusu dönem “Postmodern durum” (Lyotard) olarak adlandırılır. Aynı zamanda yeni bir felsefi konseptin, yeni bir düşüncenin, üslubun, yeni bir usçuluğun (modern usçuluğu aşan farklı bir usçuluğun), yeni bir söylemin de adıdır postmodernizm. Bu, hem kültürel hem düşünsel hem de maddi nitelikler açısından bir dönemin sona ermesi ve kendi içinden ötesine geçilmesi anlamında ileri sürülen bir kavramlaştırmadır..

Bazı yazarlara göre 1943 yılı modernitenin bittiği varsayılan tarihtir.Nitekim temel olarak, Postmodernizm olarak anılan düşünce ve pratiklerin tamamının II.Dünya savaşı sonrasında ortaya çıktığı görülür. Kesin bir dönemleştirme yapmak ve tarihsel sınırları saptamak olanaklı görünmemekle birlikte ve hatta öncülleri bizzat modernizm icinde yer almakla birlikte, Postmodernizm olarak ifade edilen süreci ve düşünceleri, tarihsel zaman dilimi açısından II.Dünya savaşı sonrasından itibaren ele almak yerinde olacaktır.

Daha sonra, özellikle 1960′lı yıllardan itibaren, Fransa’da görülen teorik çalışmaların ve felsefi tartışmaların sonucunda, Postmodernizm, felsefi olarak da kendini ifade etmeye başlar. Postyapısalcı felsefe, Postmodernizmin düşünsel felsefi arkaplanını doldurmaktadır. Bu dönemde modernitenin ülküleri ihlal edilmiş ve bu ülkülere kaynaklık eden düşünce biçimleri ya da temel kuramsal kavram ve kategoriler açıktan sorgulanmaya başlanmıştır; bilim, teknoloji, sanat, siyasal özgürlükler adına yapılan her şeyin ortak amacı ilerleme ve insanın özgürleşmesidir, oysa varılan sonuçların böyle olmadığı açıklık kazanmıştır.

Bu sürecin sonucunda varılan noktayı Lyotard, Meta-anlatılar’ın (ya da Büyük Anlatılar’ın) sonu olarak adlandırır. Bunları Aydınlanma, İdealizm ve Tarihselcilik olarak belirtebiliriz. Modernitenin projelerinin ( Rasyonellik, Özgürlük, Evrensellik vb. gibi) başarısızlıklarını değerlendirmek değil, bu başarısızlığın teorik temellerini anlamak ve aşmak postmodern düşüncenin temel hedefidir. Dolayısıyla yalnızca modern projelerin eleştirisi ve yeniden kullanıma sunulmasını sağlamak degil, bizzat modernitenin kendisini tanımlamakta kullandığı temel argümantasyon yapısının yapıbozum’a (daha doğru bir degişle yapısöküm’e )uğratılması gerçekleştirilmiştir.

Postmodernizm Kökeni

Postmodernizmdeki post eki sonra anlamına gelmekle birlikte modernizmden devam eden, ondan kaynaklanan ve onun sorunsallaştırılması ve aşılmaya çalışılması anlamlarına gelir. Postmodernizm, söylemlerinde görülen aşırılıklara rağmen bir çağın kapanıp başka bir çağın açılması anlamında bir kopuşu ifade etmez. Burada modernizmle paradoksal bir ilişki sözkonusudur. Modernizmin kendi içinde varılan sınırların sonrası, o sınırlardan itibaren geriye dönük bir kökten sorunsallaştırma girişimi ve yeniden değerlendirme çabası olarak belirtilebilir.

Arnold Toynbee Bir Tarih İncelemesi (1933) adlı eserinde modern dönemin I. Dünya Savaşı’yla sona erdiğini, bundan sonraki dönemin postmodern dönem olduğunu ileri sürerek ilk kez postmodern terimini kullanmıştır. Yine 1934 yılında Amerika’da yayınlanan bir şiir antolojisinde postmodern sözcüğü yer almıştır. 1950′lerde modernizmdeki hemen tüm olgulara bir tepki olarak ortaya çıkıp mimarlık, sanat, politika, eğitim, toplum gibi çok farklı alanda kendinden iyice söz ettirmeye başlayan postmodernizm 1980′lerin başlarında yaygın olarak kullanılan bir kavram olmuştur.

Post-modernizm; belli bir anlamda belli bir ideolojiyi ya da öğretiyi hedeflemez. Bazı postmodern teorisyenlerin özellikle belli başlı ideolojilerle polemik halinde olması bunu yadsımaz. Post öneki burada, bir sonralık anlamına geldiği kadar, ötesi anlamına da gelir ve bu bağlamda tartışmalar belli bir ideoloji hakkında değil de daha çok ve asıl olarak, ideolojinin ideoloji olmaklığı hakkında yürütülür. Belli bir öğreti ya da felsefi fikir değil asıl olarak bütün öğretilerin ve felsefi sistemlerin üzerinde durdugu kuramsal zemin sorunsallaştırılır. Bu anlamda modernleşme projesinin ve hatta Batı felsefesi ya da Batı düşüncesi denilen düşünce yapısının başlangıcından itibaren genel geçerliliğe sahip olan Hümanizm, özgürlük, kurtuluş, evrensellik, bilim ve akıl gibi nosyonlar da sorunsallaştırılır ve yerlerinden edilir.

Postmodernizmin, ekonomik ve toplumsal koşullar anlamında başlangıcı ve kaynakları II. Dünya Savaşı sonrasında bulunabilir. Düşünsel temelleri ise karmaşık bir şekilde çok daha öncelere uzanmaktadır, ama yine de bir belirleme yapmak gerekirse Nietzsche ve sonrasında postmodernizmin düşünsel kavram ve kategorilerinin ipuçlarını bulabiliriz.

Postmodernizm, Postmodern durum, Postmodern felsefe

Postmodernizm, Postmodern durum, Postmodern felsefe, daha da özgül bir anlamda olan Postyapısalcı felsefe farklı anlamlarda ve içeriklerde ele alınıp değerlendirilmelidir.

Postmodernizm, belirli bir durum icinde ve olumlu ya da olumsuz anlamda modernizmden farklılaşan, tüm siyasal ve maddi/toplumsal değişimleri, öte yandan düşünsel ve kuramsal ürünleri ve kültürel pratikleri kapsayan bir formülasyondur.

Postmodern durum, II. Dünya Savaşı sonrasında belirginleşen, sosyal, ekonomik ve siyasal düzenlenişlerle bağlantılı olarak ortaya çıkan genel durumu işaret ederken, postmodern felsefe postmodernizmdeki tutum ve eğilimlerin felsefi/ teorik arkaplanını göstermektedir.

Postmodern felsefe, genel olarak belirgin bir şekilde Platon’dan günümüze uzanan felsefe geleneğinin (”metafiziksel felsefe” olarak adlandırılan) yadsınması girişimidir. “Özcülük”, “temelcilik”, “gerçekçilik”, “nesnellik”, “özne” ya da “ben” gibi modern felsefeye içkin kavramların genel geçerlilikleri sorgulanmakta ve büyük ölcüde yadsınmaktadır. Postyapısalcı felsefe ise, farklı düşünürlerce farklı şekillerde ortaya konulmuş yapısalcılık-sonrası belli bir felsefe eğiliminin genel adıdır ve postmodern düşüncenin en önemli kuramsal ayağını oluşturmaktadır.

Postmodern söylemin ögeleri

Kendini karşı-modernlik ya da modernizm-ötesi olarak sunan postmodernizm söylemini şöyle özetleyebiliriz:

* Genel geçerlik iddiası taşıyan önermelerinin reddedilmesi,
* Dil oyunlarında, bilgi kaynaklarında, bilim topluluklarında çoğulculuğun ve parçalanmanın kabul edilmesi,
* Söylem çoğulluğunun benimsenmesi,
* Farklılığın ve çeşitliliğin vurgulanıp benimsenmesi; gerçeklik, hakikat, doğruluk anlayışlarının tartışılmasına yol açan dilsel dönüşümün yaşama geçirilmesi,
* Mutlak değerler anlayışı yerine yoruma açık seçeneklerle karşı karşıya gelmekten çekinmemek, güvensizlik duymamak,
* Gerçeği olabildiğince yorumlamak, belli bir zaman ve mekânın sözcüklerini kullanmak yerine gerçekliği kendi bütünlüğü/özerkliği içinde anlamaya çalışmak,
* İnsanı ruh-beden olarak ikiye bölen anlayışlarla hesaplaşmak, tek ve mutlak doğrunun egemenliğine karşı çıkmak,
* Metnin dışının olanaksızlığını öne sürmek.


Postmodernizmin siyasal yönelimleri

Bu söylemde artık önemli olan daha doğru bilginin araştırılması değil, doğruluk kategorisinin işleyiş mekanizmalarının deşifre edilmesi ve bu bağlamda yeni doğruların oluşturulmasıdır. Genel ahlaksal anlayışlar ve ilkeler artık geçerliliğini yitirmiştir; ahlaksal normların kaynağı yaşanan koşullar, çağın gerekliliğidir. Postmodern Etik, modernizmin evrensel ve sabit ahlak ilkelerinin geçersizliğini göstererek, genel ahlak ilkelerini görelileştirir. Dinden sonra bilimin egemenliginin de yıkılmasıyla, “her şey uyar” noktasına varılmıştır. Bu önerme, öncelikle bilimin statüsünü ve doğruluk iddialarını görelilleştirmek üzere, bir bilim felsefecisi olan Paul Feyarebend’ten gelir.

Postmodernizmin, siyasal yönelimleri bakımından, hem radikal hem muhafazakâr olduğu söylenebilir.Hem her iki yönelimin postmodern temsilcileri sözkonusudur, hem de belirli bağlamlarda her iki yönelimin de aynı noktada birlikte olması sözkonusudur.Postmodernizmin tutarlilik kaygısı gütmeyişi (Eklektizm) siyasal alandaki konumlarda da görülebilir.

Birey, kimlik, kültür alanında radikal, sistemi değiştirme alanında muhafazakârdır. Ancak, radikallik ve muhafazakârlık kavramları da postmodern okumada anlam değişimlerine uğrar ya da başka bir deyişle bilinen anlam yapıları yapıbozuma uğratılır pek çok kavram ve kategoride olduğu gibi. Dolayısıyla postmodernizmin ne radikal ne de muhafazakâr olmadığı söylenebilir. Makro siyaset modeli Mikro siyaset anlayışıyla, Majör olan Minör olan ile yer değiştirir. Bunu geleneksel siyasal alanın kategorileriyle tanımlamak doğru sonuçlar vermeyecektir. Postmodernizm, en genel anlamda, “Büyük anlatılara”, “Büyük projelere”, “Büyük ilkelere” itirazdır ve bunların olanaksızlığı iddiasıdır. Buradan itibaren teorik ve politik alanda postmodern konumlanışların şeceresi çıkarılabilir.
Helmut Jahn:Sony Center’ın Kubbesi

Postmodernizmin tarihçesi ve modernite eleştirisi

Modernizm ve hedefleri

Modernizm, aydınlanma ilkelerini temel alan toplumsal projenin adıdır. Aydınlanma ise, inanca karşı bilgiyi, teolojiye karşı bilimi ön plana alan bir düşünce sistemidir. Modernizm, aydınlanma düşüncesini temel alır. İlerlemeye inanır. Akıl ve bilimi ilerlemenin aracı olarak görür. Nesnel, evrensel ve yegâne bilginin akıl ve deney yoluyla edinilebilir olduğuna yönelik epistemolojik konum, bütün modernist öğretilerde sabit noktadır. Modernizm bu halde, her tür öğretiye dayanak olacak olan bir epistemolojik ve tarihsel bilinç zeminidir.

Kilisenin ve feodalizmin bin yıllık egemenliğine son veren burjuvazi ‘eşitlik, özgürlük ve kardeşlik’ ilkeleri ile tarih sahnesine çıkmıştı. Burjuvazi gerçekten bu ilkeleri gerçekleştireceğini düşünmüştü. Bilim, teknik ve sanat alanındaki ilerlemelerle insanlığın devamlı ileri gideceği ve özgür olacağı düşünülüyordu. Kendinin farkındalığı olarak öznenin bu ilerleme ve özgürleşmede tarihsel bilginin ve tarih yasalarının bilgisinin sahibi olarak yer alacağı da sabit bir veriydi. Modernizme ilk eleştirileri getiren Romantiklerden, yine aynı teorik zeminde modernizmin hedeflerine ulaşmaktaki başarısızlığının teorik eleştirisini oldukça derinlikli yapan Marksizme kadar her öğreti ya da felsefe dahil olmak üzere, sonradan postmodern felsefenin yoğun saldırılarına hedef olacak olan bu konumlara ve hedeflere sahiptir.

2. Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım, batı dünyasının ahlaki ve etik değerlerini altüst etmiştir. Buradan itibaren düşünürler bu tarihe sebep olan düşünsel temellerle de hesaplaşma arayışlarına yönelmişlerdir. Modern düşüncenin kendisini temellendirdigi ilke ve argümanlara yönelim bu şekilde kuramsal bir yönelim haline gelmiştir. Modernizm icerden eleştirisi postmodernizmden cok daha önce, bizzat modernizmin kuruluş ve gelişme evrelerin de bile görülür. Bu sorgulamalar postmodern konumlardaki gibi olmasa da önemli ölcüde modernizmi icerden zorlayan ve sınırlarına vardıran yönelimlerdir.Modernleşme hedeflerine ulaşılamadığı görüşünün yaygınlaşmasından sonra aydınlanma ilk olarak Marx, Nietzsche ve Freud gibi isimler tarafından eleştirilmeye ve sorunsallaştırılmaya başlanmıştır.

Marx, Freud, Nietzsche

Marx, aydınlanmanın olumlu yanlarına (bilimin gelişmesi, inanç yerine bilgi, usa güven vb.) sahip çıkarken, aydınlanmanın sınırlarını ortaya koydu: ‘Özel mülkiyet; eşitlik, özgürlük ve kardeşlik’ ilkeleri ile zıtlık içindedir. Hümanizmi ve özgürlüğü getirecek sistem sosyalizmdir. Tarihin öznesi, işçi sınıfıdır ve gercek anlamda Aydınlanma projesini gerçekleştirecek olan da bu öznedir. Çünkü, aydınlanma düşüncesinin kurucusu burjuva sınıfı ve dolayısıyla burjuva toplumu belli bir anda aydınlanmacı ideallerle çelişkiye düşmektedir. Marx bu çelişkinin maddi olarak toplumsal ekonomik ve ve siyasal yapısını göstermeye çalışmıştır yapıtlarında. Ancak Marx tüm bu köktenci eleştirilerinde yine de aydınlanmacı ilkelere (akıl, nesnellik,ilerleme, özgürlük vb.) bağlı kalır.Ama eleştirel çalışmasının toplamı, bir anlamda onun kendi hedeflerinden ve niyetlerinden de bağımsız olarak aydınlanmanın sınırlarını göstermekten geri kalmaz.

Hem sol hem de sağda taraftar bulan Nietzsche ise, ‘Der Fortschritt ist bloss eine moderne Idee, das heisst eine falsche Idee.’ (İlerleme yalnızca modern bir düşüncedir, fakat yanlış bir düşünce.) diyerek modernleşmenin temel ilkelerine karşı çıkmıştır. Nietzsche ilerleme, özgürlük ve hakikat kavramlari gibi temel aydınlanmacı kavramları sorunsallaştırmış ve çogu yerde yadsımıştır. O zamana kadar entelektüel çevrelerde geniş kabul gören dünya görüşü ve anlayış (modern düşünce) geçerliliğini kaybetmeye başlamıştır. Daha iyi ve daha güzel bir dünyaya dair özlem ve hayaller artık sona ermişti. Bu özlem ve hayallerin kendilerinin sona ermesinden daha ziyade asıl olarak bunlara kaynaklık eden fikirlerin ve onların teorik dayanaklarının geçerliliklerinin sorgulanması ve yadsınması sözkonusu olmuştur.

Modern düşüncenin sınırlarına varılmasında bir başka kaynak da Sigmund Freud olarak belirtilebilir. Psikanaliz kuramı ve özellikle de bilinçdışının keşfi aydınlanmacı ilkelerin temelindeki kavramları başka bir yönde sorunlu hale getirmiştir. Özne, öznellik, gerçeklik, benlik, bilgi, biliş vb. türde kavramlar, aklın niteligine ilişkin tartışmalar Freud’la birlikte ve Freud’dan sonra yeni bir yön kazanmıştır ve pek çok değişikliğin öncüsü olmuştur.Uygarlığın Huzursuzlukları ‘nda Freud, mevcut toplumsal sistemin ve onun dayandığı uygarlık modelinin, kültürün yapısına ilişkin açıklamalarda bulunur.

Modernizm eleştirisi

İşte, postmodernizm terimi maddi-toplumsal kaynaklarının ötesinde bu düşünsel gelişmelerin belli bir birikiminin sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda bir önceki dönemden kopuş anlamında modernizm sonrasını, ötesini belirtmektedir. Modernizmin içinde oluşmakta ancak modernizmin dayandığı öncülleri ve bunlar üzerinde geliştirdigi temel ilkeleri yadsımaktadır.

2. Dünya Savaşı ertesinde sanat, edebiyat ve bilimsellik alanındaki inançların ve iyimserliğin kaybolmasını ifade eden bir düşünce biçimi olarak da tanımlanabilir. Postmodernizm , modernizmin kaybolmuş düşlerinin yerine yeni bir Ütopya koymak amacında değildi. Yeni bir lisan, yeni kavramlar getirerek modernist vizyonun gözden kaçırdığı açıları ve ufukları fark etmemizi amaçlamaktaydı. Bu yeni dil dinamik bir oyuna benzetilebilir, anlamlar sürekli değişmekte ve gelişmektedir. Postmodernizmi anlamak demek aslında bu yeni dili okuyabilmek ve anlayabilmek demektir.

Postmodernizm öncelikle dünyaya olagelen değişimlere yanıt olarak ortaya çıkmıştır, kuralsızlığın kural, ilkesizliğin ilke olduğu bir görüş açısı veya yaşam tarzını ifade eder.

Postmodern düşünürlerin yazılarında daha çok iki önemli epistemolojik duruşu göz önünde bulundurduklarını görürüz. Bunlar çoğunlukla dilin felsefesinde ve anlam teorisinde takınılan pragmatik tavırlardır. Postmodernizm, bilime ve bilgiye yaklaşımın radikal bir eleştirisi ya da başka deyişle epistemolojinin sorgulanması olmuştur. Postmodern eleştiri ve sorgulamaların düğüm noktasını asıl bu olgu oluşturmaktadır.

Modernistler topluma ait bilgiyi ve dili insanların bir araya toplanması olarak düşünürken postmodern düşüncede dilin ve topluluğun rolü arasında vazgeçilmez bir ilişki öne sürülür.

Toplumun yapısal elementlerle düzenlendiğine inananlar postmodernistlerin bir düzen ihtiyacı içerisinde olmamalarından yakınırlar. Her ne kadar postmodernistler düzeni tümüyle reddetmeseler de düzenin soyut ifadelendirilmeleri postmodernizmin içerisinde ciddi biçimde sorgulanır. Toplum onlara göre dil oyunlarının esnek ağlarıyla örülüdür. Sonuçta postmodernist düşüncede insanlar farklı idealleri taşıdıkça uzlaşma (konsensus) temeline oturtulmaya çalışılmaz.

Postmodernistlere göre gerçeklik yorumdan ayrılan bir şey değildir. Varolan bilginin tümü ancak insanlığın varlığı aracılığıyla anlaşılır. Düşünce ve gerçek birbirine karışmıştır; düşünceyi kısıtlayan, onu tıkayan ayrıca otonom bir gerçeklik yoktur. Düşünce gerçekligi kendi düşünselliğinin ötesinde düşünemez/bilemez. Bu düşünce son olarak Derrida tarafından, “Metnin dışarısı yoktur” şeklinde dile getirilmiştir.

Postmodernizme yönelik itirazlar

Oysa birçok başka düşünür (Habermas, Antony Giddens, Michel Touraine gibi) bir dönemin kapanması olarak modernizmin sona ermesini kabul etmezler. Böyle bir dönemleştirme onlara göre hem olanaksız hem de faydasızdır.Bununla birlikte bu düşünürler de postmodern düşüncenin öne sürdügü bir cok olgu ve yeni durumları kabul etmektedirler.Fakat bu yeni gerçeklikler modernizmin içerisindeki olgular olarak degerlendirilir.Modernlik tamamlanmamış bir proje (Habermas) olarak ya da postmodernizm denilen yeni durum modernliğin radiklalleşmesinin (Giddens) bir sonucu olarak değerlendirilir bu eğilimlerde.

Bu karşıt konumları da göz önünde bulunduran Agnes Heller ve Ference Feher, postmodernizmi şu şekilde tanımlarlar;

“postmodernite, ne bir tarihsel dönem, ne de iyi tanımlanmış karekteristik özellikleri olan politik ya da kültürel bir eğilimdir. Tersine postmodernite; dış çizgilerini, moderniteyle ve moderniteye havale edilmiş sorunlarla problemi olanların, moderniteyi suçlamak isteyenlerin ve gerek modernitenin başarılarının gerekse çözümsüz açmazlarının bir dökümünü çıkaranların çizdiği, modernitenin daha geniş kapsamlı zaman ve mekanı içerisindeki bir özel kollektif zaman ve mekan olarak anlaşılabilir”.

Burada anlaşılacağı üzere, postmodernizmi kabul etmeyen düşünürler, genel bir yaklaşım olarak, postmodernizm olarak beliren yeni durumu modernitenin kendi içindeki özel bir evre ya da dönem olarak değerlendirmektedirler.Bunu formüle edişleri, çıkarsamaları ve postmodernizmi eleştirme yönelimlerindeki hedef ve gerekçeler değişmekle birlikte, genelde böyle bir yaklaşıma sahip oldukları söylenebilir.

Güzel sanatlarda postmodern isimler

* Marcel Duchamp
* Simon Dürr
* Gilbert ve George
* Wang Guangyi
* Res Ingold
* Donald Judd
* Agnieska Olivia Juszczyk
* Ilya Kabakov
* Jeff Koons
* Bruce Nauman
* Sigmar Polke
* Gerhard Richter
* Cindy Sherman
* Andy Warhol


Postmodern düşüncenin çıkış noktaları olmuş isimler

* Soren Kierkegaard
* Martin Heidegger
* Friedrich Nietzsche
* Jacques Lacan
* Edmund Husserl
* Ludwig Wittgenstein

Postmodern düşünürler

* Jean-François Lyotard
*Rolant Barthes
* Jean Baudrillard
* Judith Butler
* Helen Cixous
* Gilles Deleuze
* Luce Irigaray
* Charles Jencks
* Dietmar Kamper
* Thomas S. Kuhn
* Gianni Vattimo
* Wolfgang Welsch
* Slavoj Zizek
* Paul Feyerabend
* Jacques Derrida
* Michel Foucault
* Julia Kristeva
* Richard Rorty

Postmodern düşünceye eleştiri getiren isimler

* Giddens
* Jürgen Habermas
* Fredric Jameson
* Terry Eagleton
* Marshall Berman
* Alain Touraine
* Ernest Geller

Çalışmaları postmodernizmin işaretleri olarak görülen yazarlar

* Paul Auster
* Julian Barnes
* Robert Anton Wilson
* John Barth
* Jorge Luis Borges
* Italo Calvino
* Angela Carter
* Robert Coover
* Don DeLillo
* Umberto Eco
* Orhan Pamuk
* Raymond Federman
* William Gaddis
* John Hawkes
* Klaus Modick
* Walter Moers
* Heiner Müller
* Michael Ondaatje
* Thomas Pynchon
* Christoph Ransmayr
* W.G. Sebald
* Philippe Sollers
* Wladimir Sorokin
* Patrick Süskind
* Antonio Tabucchi
* Urs Widmer
* Jeanette Winterson
* Thomas Bernhard
* Murat Gülsoy

Postmodern mimari

* Heinz Bienefeld
* Ricardo Bofill
* Frank Gehry
* Alexander Freiherr von Branca
* Michael Graves
* Hans Hollein
* Charles Jencks
* Philip Johnson
* Leon Krier
* Rob Krier
* Charles Moore
* Aldo Rossi
* James Stirling
* Oswald Mathias Ungers
* Robert Venturi

Modernizm Nedir?

Modernizm Nedir?

Kültürel anlamda modernizm, 19. yüzyılda geleneksel anlamdaki edebi, sanatsal, sosyal organizasyon ve gündelik yaşamın geçerliliğini yitirdiği fikriyle ortaya çıkmıştır.

Modernist hareketin 19.yy ortasında Fransa’da ortaya çıktığı kabul edilir. Modernizm kabaca 1884-1914 yılları arasında hüküm sürmüştür. Temelde dayandığı fikir, geleneksel sanatlar, edebiyat, toplumsal kuruluşlar ve günlük yaşamın artık zamanını doldurduğu ve bu yüzden bunların bir kenara bırakılıp yeni bir kültür icat edilmesi gerektiğidir. Modernizm ticaretten felsefeye her şeyin sorgulanmasının gerekliliğini savunur. Böylelikle kültürün öğeleri yeni ve daha iyi olanla değiştirilebilir. Modernizme göre 20.yy’ın ortaya çıkardığı yeni değişiklikler ve yenilikler kalıcıydı, aynı zamanda yeni oldukları için ‘iyi’ ve ‘güzeldi’ ve toplum dünya görüşünü bu öngörülere göre gözden geçirip uyarlamalıydı.

Modernizm tanınmış gelenekleri kıran bir sitil anlatmak için kullanılmıştır.Yeni bir çağında duyarlılığına daha yerinde formları yaratmayı amaçlamıştır. Bazıları 20. yy’da gözlemnenen modernizmi “modernizm” ve “postmodernizm” olmak üzere iki harekette incelerler. Fakat bazı görüşlere göre modernizm ve postmodernizm bir hareketin sadece iki farklı açısıdır.

Türk Edebiyatındaki Edebî Akımlar

Türk Edebiyatındaki Edebî Akımlar

Türk yazınındaki bellibaşlı akımları, bu akımların yazın ürünlerine yansıyışlarını incelemeden önce bir bakış açısı ve buna dayalı bir yöntem saptamak gerekli. Sorun, yazın akımları konusunda bilinenleri sıralamak, bilgi aktarmak değil çünkü. Bilgiyi, çok boyutlu, kendi gelişim sürecinde ayrımlar gösteren bir yazın tarihine uygulamak… Türk yazın tarihini hem yazın akımlarının evrensel boyutları, hem de kendi içindeki ayrımları, kendine özgülüğü içinde değerlendirmek… Başka deyişle evrenselin ulusala yansıyışını gözden geçirirken, varılan bileşimlerin yanı sıra, ulusal niteliği ağır basan arayışları da göstermek…

Somut örnekler üzerinde durarak şöyle açıklayabiliriz bunu:
Yazın akımlarının gelişimine bakıldığında, bu akımların salt yazına özgü olmadığı genel, bir sanat akımı olarak başlayıp geliştikleri görülür. Üstelik hemen hepsi, genelde doğdukları çağın toplumsal yapısının, bu yapıya bağlı düşünüş biçiminin, ideolojinin ürünüdürler. Çağın felsefesinin sanat üzerindeki etkisi akım olarak ortaya çıkar ve bütün sanat türlerinde ortak özellikler çevresinde gelişir. Rauf Mutluay’ın şu tanımı bu açıdan doğruluk taşır: “… Toplumsal düzenin ve onun değişiminin bir gereği olarak, dünya görüşü ve sanat anlayışı bakımından birleşen kişilerin, eserleriyle ortaya koydukları ve sürdürdükleri ilkelerin toplamından doğan tutarlılığa bir edebiyat akımı denir.” Örneklemek gerekirse klasisizm (soyyapıtçılık, classicisme), romantizm (coşumculuk, romantisme), gerçekçilik (realisme), toplumcu gerçekçilik, (realisme social), simgecilik (symbolisme), gelecekçilik (futurisme), dadacılık, (dadaisme), gerçeküstücülük (surrealisme) batıda doğup gelişen akımlardan birkaçıdır.

Neo-Sembolizm Nedir?

Neo-Sembolizm Nedir?

Yeni sembolizm.Neo-Klasizm’in sembolizme tepki olarak doğmasından sonra, sembolistler tepkilere karşı kendilerini savunmak zorunda kaldırlar.Bundan Neo-sembolizm doğdu.Şiirde anlamın kapalı olmasına, biçimselliğe özen göstermeye, mitolojik temalara ve mensur şiire önem verdiler.

Neo-Realizm Nedir?

Neo-Realizm Nedir?

Yeni gerçekçilik.Gerçekçiliğin İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da yaygınlaşan türü.Toplumsal gerçekleri, sonuca bağlamaktan çok olduğu gibi anlatan akım.

Neo-Klasizm Nedir?

Neo-Klasizm Nedir?

Yeni klasikçilik.19.Yüzyılın sonlarına doğru, Sembolizm’e tepki olarak doğan; klasik zevki ve anlatımı yeniden canlandırmayı amaç edinen edebiyat akımı.Edebiyatımızda en güzel örneklerini Yahya Kemal Beyatlı verdi.Bu yüzden Neo-klasik şair diye bilinir.

Neo-Empresyonizm Nedir?

Neo-Empresyonizm Nedir?

Yeni izlenimcilik.Empresyonizmin çağımızda aldığı değişik biçim.İzlenimlerin değerlendirilmesinde insan aklını öncü sayan akım.

Ekspresyonizm Nedir?

Ekspresyonizm Nedir?

Yazarların çoğu bu terimin Almanyaya Wilhelm Worringer aracılığıyla girdiğini ve onun tarafından 1911de ilk kez kullanıldığını ileri sürmektedir. Buna karşılık başkaları, bu onuru Paul Cassirere vermektedir.
Armin Arnold, 1850 Temmuzunda Taits Edinburgh magazine adlı bir İngiliz dergisinin, yazarı belli olmayan bir makalesinde modern sanatın Ekspresyonist okulundan söz edildiğini, ayrıca a1880de Manchesterde Charles Howleyin modern ressamları konu eden konuşmasında, bunların odağını Ekspresyonistlerin oluşturduğunu ve bu terimi duygu ve tutkularının dışavurmayı amaçlayan kişileri tanımlamak için kullandığını söylediğini kanıtlamıştır. Yine Armin Arnolda göre 1878de Birleşik Amerikada Charles de Kayın The Bohemian (Bohemler) adlı romanında kendilerine Ekspresyonistler adını takmış bir grup yazarın adı geçmiştir.
Aynı durum Fransa için de geçerlidir. Burada, Jules - Auguste Hervé 1901de yapıtlarından sekizini Expressionismes başlığı altında Salon des Independantsda (Bağımsızlar Salonu) sergiledi. Bu sözcük Empresyonizme karşı çıkış anlamında kullanılmıştı.
Daniel - Henry Kahnweiler 1919a Almanyada o sıralarda yaygınlaşmaya başlayan, Ekspresyonizmin Fransız kökenli olduğu düşüncesine saldırdı. Özellikle Matissei Ekspresyonizmin önderi olarak gösterecek ölçüde ileri giden Theodor Daublere yanıt vermek isteğindeydi.
Theodor Daublerin Matisse konusundaki bu yakıştırması tümüyle dayanaksız sayılmazdı. Matissein adını anarak Alman resminin bir süredir tutturduğu yolun yönünü tanımlamaya çalışmak, Matissenin Neo - Empressionizm (Yeni İzlenimcilik)ten koptuktan sonra öncüsü olduğu çeşitli eğilimleri Alman resminde görmek oluyordu. Bir yapıt doğayı öykünmemelidir; yapıt tüm zorlamaların yadsınmasıdır; yapıt usdışıdır ve olgucuların (pozitivist) ve fizikçilerin haksız savlarına karşı gelmek üzere yaratıcının doğasından çıkar; yapıt renklerle bilinmeyen bir güç tarafından yönetilen, saldırıcı bir ilişkiye girerek özdeği biçimlendirir.
Matisse bireysel ve öznel olduğunu ileri sürerek şöyle diyordu: Her şeyin üstünde kendimi Dışavurum (Expression) için bir yol arıyorum. Matissein gerçeği doğrulayan bu sözlerinin, Expressionismus teriminin oluşmasına katkıda bulunması hiç de olanaksız değildir.
Bu sözcüğün halk önüne çıkması bir sergi dolayısıyla doğdu: Berlin Sezessionu (Berlin Sanatçılar Birliği) 1911 Nisan - Eylül Sergisi Lovis Corinth yönetiminde Empresyonist geleneği sürdüren bu sergiye, olağandışı olarak yeni Fransız ressamlarından bir grup da çağrıldı. Bir salonda Braque, Derain, van Dongen, Dufy, Friesz, Manguin, Marquet, Picasso ve Vlaminckin yapıtları toplandı. Serginin katalogunda bunlar Ekspresyonist olarak sunuldu.
Ancak ne kadar Ekspresyonizm akımının bu ressamlara dayandığı söylense de bu akımın köklerini romantizme kadar indirmek mümkündür.
RESİMDE EKSPRESYONİZMİN BENİMSENMESİ
Kişisel üsluplar genel olarak Ekspresyonist olarak tanımlanıyordu. Özellikle plastik sanatlar söz konusu olunca, bu durum bir terim bilgisi sorunu yaratmıştı. Ancak, Ekspresyonizm terimi, üsluplaşma, çarpıtılma ve biçimlerin zorlanarak yalınlaştırılması anlamıyla sınırlanmıştır.
Başlangıçta tüm modern sanatın keşfedilmesi anlamına gelen Ekspresyonizm terimi, Almanyadaki tarihsel duruma uygun bir anlam kazanmadan önce, oradaki sanatsal ortamın gerçekten tam bir parçası olmuştu. Bu özel durumda, çok kuşku duyulabilecek bir yaklaşım olmakla birlikte, dışavurumculuk sadece biçimsel açıdan ele alındığında, öteki ülkelerde buna benzer estetik yeniliklerine başka adlar verildiğini görürüz. Bu nedenle, Alman olan ya da Almanya ile ilişkisi olan Hans Arp, Lyonel Feininger, Otto Freundlich, Erich Heckel gibi bazı ressamlar aynı resimleri ele alındığı halde kimi ülkelerde Ekspresyonist, Kübist, Kübist - Ekspresyonist, kimi ülkelerde ise Dadaist ya da Sürrealist olarak sınıflandırılmışlardır.
Rusyada, genellikle Fütürist (Gelecekçi) olarak adlandırılan sanatçılar bile Ekspresyonist olarak tanımlanmıştır. Almanyada olduğu

5 Sayfa: [1] 2 3 4 » ... Son Sayfa »