Denemeler

İnsan Rasyonel Olabilir mi? (Denemeler)

İnsan Rasyonel Olabilir mi? (Denemeler)

Kendimi hep bir rasyonalist olarak düşünürüm; ve bana göre bir rasyonalist,
insanların rasyonel olmasını isteyen kişidir. Rasyonellik günümüzde birtakım
sert eleştirilere uğramış bulunuyor; öyle ki, ne anlama geldiğinin bilinmesi,
bilinmesi durumunda da insanların elde edebilecekleri bir şey olup olmadığını
kestirmek zordur. Rasyonelliği tanımlama sorununun biri teorik, öteki de
pratik olmak üzere iki yönü vardır: Rasyonel düşünce nedir? Rasyonel
davranış nasıldır? Faydacılık (pragmatizm) kanıların irrasyonel olduğunu,
psikanaliz de davranışların irrasyonel olduğunu vurgular.
Bu iki yaklaşım çoğu kimseyi, düşünce ve davranışların olumlu bir şekilde
uyum gösterecekleri ideal bir rasyonelliğin var olmadığı görüşüne yöneltmiştir.
Bu da şöyle bir sonuca yol açar görünmektedir: Eğer siz ve ben değişik
kanılara sahipsek, bunu tartışmanın ya da tarafsız bir kişinin hakemliğine
başvurmanın yararı yoktur. Yapabileceğimiz tek şey, parasal ve askeri gücümüz
ölçüsünde, etkili konuşma, reklam, ya da savaş yollarıyla birbirimizle
mücadele etmektir. Böyle bir bakış açısının çok tehlikeli, uzun dönemde ise
uygarlık için yokedici nitelikte olduğu kanısındayım. Bu nedenle, rasyonellik
idealinin, onu yok edeceği düşünülen fikirlerden etkilenmediğini, düşünce ve
yaşama bir yol gösterici olarak eskiden taşıdığı bütün önemi koruduğunu
göstermeye çalışacağım.
Önce kanıların rasyonelliğini ele alalım. Bunu, basit olarak, bir kanaate
varmadan önce, konuyla ilgili bütün kanıtları dikkate alma olarak tanımlıyorum.
Rasyonel bir kişi kesinliğin olanaklı olmadığı durumlarda olasılığı en kuvvetli
olan görüşe en büyük ağırlığı verir, yabana atılamayacak ölçüde olasılığı
olanları da varsayım olarak aklında tutar; çünkü bunların tercihini gerektiren
bazı kanıtlar sonradan ortaya çıkabilir. Doğaldır ki burada, gerçeklerin
ve olasılıkların çoğu durumda nesnel bir yöntemle -yani iki dikkatli kişiyi
aynı sonuca götürecek bir yöntemle- saptanabileceği varsayılmaktadır. Bu
varsayım sık sık sorgulanmaktadır. Çok kimse aklın tek işlevinin kişinin
kendi özlem ve gereksiniminin doyumunu kolaylaştırmak olduğunu söylemektedir.
Pelebs Ders Kitapları Komitesi’nin yayınladığı Outline of Psychology (Psikolojinin
Anahatları) kitabında (sayfa 68) “Zihin her,seyden çok bir taraf tutma
aracıdır. İşlevi kişiye ya da türe yararlı olacak eylemlerin gerçekleşmesini
ve daha az yararlı olanlarının engellenmesini güven altına almaktır,” denilmektedir.
Ancak aynı yazarlar yine aynı kitapta (sayfa 123) ve yine italik harflerle
“Marksistlerin inancı ile dinsel inanç arasındaki fark pek derinlerdedir;
dinsel inanç özlem ve gelenek temeline, diğeri ise nesnel gerçeklerin bilimsel
analizine dayanır,” demektedirler. Eğer amaçları kendilerini Marksist inancı
seçmeye yönelten şeyin akıl olmadığını öne sürmek değilse, bu sözler akıl
için söylemiş oldukları sözlerle çelişmektedir. Amaçları ne olursa olsun
“nesnel gerçeklerin bilimsel analizinin” olanaklı olduğunu kabul ettiklerine
göre, nesnel anlamda rasyonel olan görüşlerin de olanaklı olduğunu kabul
etmeleri gerekir.
İrrasyonel bir bakış açısı öneren daha bilge yazarlar, örneğin faydacı
filozoflar, bu kadar kolay açık vermiyorlar. Onlar, kanılarımızın,
doğru olmaları için uymaları gereken nesnel gerçek diye bir şeyin var
olmadığını ileri sürüyorlar. Onlar için kanılar yalnızca varolma savaşında
kullandığımız silahlardır ve insanın yaşamını sürdürmesine yardımcı
olanlarına “doğru” denilmelidir. Bu görüş İ.S. altıncı yüzyılda, budizm
Japonya’ya ilk eriştiği zamanlar, Japonya’da yaygın olan görüştü. Yeni dinin
doğruluğundan kuşku duyan iktidar, deneme olarak, saray mensuplarından birine
bu dini kabul etmesini emretti; eğer bu kişi başkalarından daha başarılı
olursa yeni din herkesçe kabul edilecekti. Bu yöntem faydacıların bütün
din tartışmalarında -günümüze uyum sağlayacak değişikliklerle- benimsedikleri
yöntemdir; ancak ben, insanı zenginliğe, bütün öteki dinlerden daha çabuk
götürdüğü anlaşılan Museviliğe geçen bir kimse duymadım.
Faydacılar “doğru”yu bu şekilde tanımlasalar da günlük yaşamda zaman zaman
ortaya çıkan ve bu denli incelikli olmayan sorunlarda hep çok değişik bir
standart uygularlar. Bir cinayet davasının jürisinde yer alan bir faydacı,
kanıtları herhangi bir insan gibi değerlendirecektir; ancak eğer kendisine
özgü ölçütü uygulayacak olsa, toplumda kimin idam edilmesinin daha karlı
olacağını düşünmesi gerekir. Tanım gereği o kişi cinayetin de suçlusudur;
çünkü başka birisinin değil de onun suçlu olduğuna inanmak daha yararlı, bu
nedenle de daha “doğru”dur. Bu tür faydacılık ne yazık ki bazen gerçekten
uygulanıyor. Amerika ve Rusya’da bu tanıma uygun “düzmece suçlamalar”
yapıldığını duymuştum. Ancak böyle durumlarda, gerçeği gizlemek için hiç bir
çaba esirgenmiyor; başarılı olunamazsa da rezalet çıkıyor. Gizleme için
gösterilen bu çaba, bir cinayet olayında polisin bile nesnel gerçeğe
inandığını göstermektedir. Bilimde aranan da bu türden -çok alelade ve tatsız-
bir nesnel gerçektir. İnsanlar, onu bulma umudunu taşıdığı sürece, dinde
aranan gerçek de bu türdendir. İnsanlar ancak dinin gerçek olduğunu doğrudan
kanıtlamaktan umut kestiği zamandır ki, onun sözümona yeni-moda bir anlamda
“gerçek” olduğunu kanıtlamaya koyulmuşlardır.
Genel olarak ifade etmek gerekirse, irrasyonalizm, yani nesnel gerçeği
yadsımak, hemen her zaman, hiçbir kanıtı olmayan birşeyde ısrar etmek; ya da
çok sağlam kanıtları olan birşeyi yadsımak arzusundan kaynaklanır. Ancak,
yatırım yapmak gibi, bir hizmetçi tutmak gibi pratik konularda hep nesnel
gerçeğe olan inanç egemen olur. Eğer herhangi bir konudaki inancımızın doğru
olup olmadığı gerçek olgularla sınanabiliyorsa, başka konularda da
aynı sınama yapılmalıdır. Bunun uygulanmadığı durumlar bizi bilinemezciliğe
(agnostisizme) götürür.
Konuları göz önüne alındığında bu düşünceler kuşkusuz çok yetersiz
kalmaktadır. Gerçek olguların nesnelliği sorunu, filozofların şaşırtmacaları
nedeniyle çok zorlaşmıştır. Bu konuyu başka bir yerde daha detaylı olarak ele
almış bulunuyorum. Şimdilik, gerçek olguların var olduğunu, bunların bazılarının
bilinebildiğini, diğer bazıları için ise bilinen gerçek olgulara göre bir
olasılık derecesi saptanabileceğini varsayacağım. Ancak kanılarımız çoğu kez
gerçeklere ters düşer; hatta belirli kanıtlara göre bir şeyin olası olduğunu
söylediğimizde bile, aynı kanıtlara göre o şeyin olası olmadığı da söylenebilir.
Bu durumda rasyonelliğin kuramsal yanı, gerçek olgulara ilişkin kanılarımızı
özlemlere, önyargılara, geleneklere değil, kanıtlara dayandırmaktan ibarettir.
Rasyonel bir kimse, konuya bağlı olarak, bir hukukçudan ya da bir bilimciden
farksızdır.
Bazı kimseler, insanların en çok değer verdiği kanılarının tuhaf, hatta
çılgınca denebilecek kökenlerine dikkat çekerek psikanalizin, kanılarımızın
rasyonel olmasının olanaksızlığını saptadığını düşünürler. Psikanalize derin
bir saygım vardır ve son derece yararlı olabileceğine inanırım. Ancak Freud
ve ardıllarına esin kaynağı olan bakış açısı bir ölçüde gözden kaçırılmaktadır.
Onların yöntemlerinin temel amacı, tedavi etmeye, isteri ve çeşitli türden
akıl bozukluklarını iyileştirmeye yöneliktir. Savaş sırasında ortaya çıkan
savaş nevrozunun en etkili tedavi yönteminin psikanaliz olduğu kanıtlanmıştır.
Rivers’ın daha çok “mermi şoku” hastalarıyla olan deneyimlerine dayanarak
yazdığı Instinct and Unconscious (İçgüdü ve Bilinçötesi) kitabında, açıkça
kabullenilmediği zaman korkunun yol açtığı kötü etkiler çok güzel bir şekilde
incelenmektedir. Bu etkiler, doğal olarak, çeşitli tiplerde felçler,
görünürde fiziksel olan hastalıklar gibi, daha çok zihinsel olmayan türdendir.
Şimdilik bunlarla ilgilenmeyeceğiz; konumuz zihinsel bozukluklardır. Delilerdeki
kuruntuların çoğunun içgüdüsel engellemenin bir sonucu olduğu ve tümüyle
zihinsel yollarla -yani hastaya, anısını baskı altında tuttuğu gerçekleri
anımsatmak yoluyla- tedavi edilebildikleri anlaşılmıştır. Bu çeşit bir tedavi
ve onu çağrıştıran durum, hastanın yitirmiş olduğu sağlıklı bir ruh
halinin var olduğunu ve unutmayı en çok istedikleri de dahil olmak üzere,
bütün işe yarar gerçekleri bilinç yüzüne çıkarmakla bunun tekrar kazanılabileceğini
varsayar. Bu, bazı kişilerce ısrarla önerildiği üzere, irrasyonelliği karşı
koymadan kabullenme yönteminin tam tersidir.
Bu kişilerin tek bildiği, yalnız psikanalizin, irrasyonel kanıların
etkinliğini ortaya çıkardığıdır; onun amacının bu etkinliği belirli bazı
tıbbi yöntemlerle azaltmak olduğunu unuturlar veya gözardı ederler. Benzer
bir yöntemle delilikleri pek belirgin olmayan kişilerin irrasyonel tutumları
da tedavi edilebilir; yeter ki hastalar kendi kuruntularını paylaşmayan bir
hekimin tedavisine rıza göstersinler. Ancak, cumhurbaşkanları, bakanlar,
önemli şahsiyetler bu koşulu nadiren yerine getirirler; ve tedavi görmeden
yaşamlarını sürdürüp giderler.
Buraya kadar rasyonelliğin teorik yönünü ele aldık. Şimdi üzerinde
duracağımız pratik yönü ise daha da büyük bir zorluk sergiler. Pratik konulardaki
fikir ayrılıklarının iki kaynağı vardır: Birincisi tartışmacıların arzuları
arasındaki farklılık, ikincisi de arzularını gerçekleştirme araçlarını
değerlendirmedeki farklılıktır. İkinci tür farklılıklar gerçekte teoriktir;
ancak sonuçları açısından uygulamaya dönüktürler. Örneğin bazı yetkililer ilk
savunma hattımız için savaş gemileri gerektiğini ileri sürerken, diğerleri
de uçakların gerekliliğini vurgular. Burada önerilen sonuç, yani ulusal
savunma konusunda bir farklılık yoktur; fark, bunun hangi araçlarla yerine
getirileceğindedir. Bu nedenle tartışma salt bilimsel bir yöntemle çözümlenebilir;
çünkü anlaşmazlığa neden olan fikir ayrılığı gerçeklerle; geçmiş veya gelecek,
kesin veya olası gerçeklerle ilgilidir. Buna benzer bütün durumlarda söz
konusu olan, her ne kadar uygulamaya yönelik bir konuysa da, teorik olarak
nitelendirdiğimiz türden bir rasyonellik işe karışır.
Ancak bu sınıfa dahil edebileceğimizi düşündüğümüz birçok olayda,
uygulamada büyük önem taşıyan bir zorluk ortaya çıkmaktadır. Belirli bir şeyi
yapmak isteyen bir kimse, böyle yapmakla yararlı saydığı bir sonuca
ulaşacağına kendini inandırır; o arzusu olmasaydı böyle bir inanç için hiç
bir neden olmayacağını bilse bile. Gerçekler ve olasılıklarla ilgili
konulardaki yargıları da, kendisininkine karşıt arzuları olan bir başka
kişininkinden çok farklı olacaktır.
Herkesin bildiği gibi kumarbazlar uzun dönemde kesinlikle kazandıracak
sistemler konusunda irrasyonel inançlarla doludurlar. Politikayla
ilgilenenler kendi partilerinin başkanının, rakip politikacıların düzenbazlığına
düşmeyeceğine kendilerini inandırırlar. Yönetmeyi sevenler halk tabakasına
koyun sürüsü gözüyle bakmanın onların yararına olduğunu düşünürler; sigaradan
hoşlananlar sigaranın sinirleri yatıştırdığını, alkolden hoşlananlar da
alkolün zihni uyardığını söylerler. Bu tür gerekçelerin yol açtığı yargılar,
olayların değerlendirilmesinde önlenmesi zor olan yanılgılara yol açar.
Alkolün sinir sistemi üzerindeki etkisi konusunda yazılmış bilimsel bir
makale bile çoğu kez, satır aralarında içerdiği kanıtlarla, yazarın alkole
karşı kişisel tutumunu açığa vurur; her iki olasılıkta da, olaylara kendi
alışkanlığını destekleyici bir gözle bakmak eğilimi vardır. Bu tür düşünceler
politika ve din konularında büyük önem taşır.
Çoğu kimse politik görüşlerini belirlerken toplumun iyiliği isteğiyle yola
çıktığını düşünür; ancak on kişiden dokuzunun politik eğilimi onun geçimini
nasıl kazandığına bakarak kestirilebilir. Bu durum bazı kimseleri bu tür
konularda objektif davranılamayacağı, karşıt eğilimli sınıflar arasında
şiddetli rekabet dışında bir yöntem bulunamayacağı görüşünü savunmaya;
birçoklarını da gerçekten öyle olduğuna inanmaya yöneltmiştir.
Psikanaliz işte böyle konularda yararlıdır; çünkü insanların o zamana kadar
bilinç-altında olan önyargılarının farkına varmalarını sağlar.
Bize kendimizi, başkalarının bizi gördüğü gibi görmemize olanak veren bir
teknik; ayrıca, bu görünümümüzün sandığımız kadar da haksız olmadığını
gösteren bir neden sağlar. Bu yöntem, olgulara bilimsel yaklaşım alışkanlığı
ile birlikte yaygın olarak öğretilirse insanları, gerçek olayları
değerlendirme ve eylemlerin olası etkileri hakkındaki inançları konusunda,
daha rasyonel olmalarını olanaklı kılar. Eğer insanlar bu konularda
anlaşmazlığa düşmezse, geri kalan anlaşmazlıklara uyumlu çözümler bulabilecekleri
hemen hemen kesindir.
Ancak yine de tümüyle zihinsel yöntemlerle çözümlenemeyecek bir tortu
kalacaktır. Bir kimsenin arzuları başka bir kişininkiyle tam tamına uyum
içinde olmaktan çok uzaktır. Borsada iki rakip şu veya bu eylemin etkileri
konusunda tümüyle aynı fikirde olabilirler; ancak bu pratikte de uyuma yol
açmaz; çünkü ikisi de ötekinin zararı pahasına zengin olmayı arzu etmektedir.
Ancak bu durumda bile, doğacak olumsuz sonuçların büyük bölümü rasyonellik
sayesinde önlenebilir. Yüzünü beğenmediği için öfkeyle burnunu kesen bir
kişinin davranışının irrasyonel olduğunu söyleriz. İrrasyoneldir;
çünkü duygularına kapılarak o anda şiddetle hissettiği arzusunu yerine
getirmekle, kendisi için uzun vadede daha önemli olan özlemlerinin
engelleneceğini unutmuştur. İnsanlar rasyonel olsalardı, kendilerine neyin
yararlı olduğunu şimdikinden çok daha doğru olarak görürlerdi.
Eğer bütün insanlar bilinçli olarak kişisel çıkarları doğrultusunda
davransalardı dünya da şimdiki durumuna kıyasla bir cennet olurdu.
Hareketlerimizi yönlendirme açısından kişisel çıkarlardan daha iyi birşey
olmadığını söylemiyorum; ancak kişisel çıkarın da, başkalarının
iyiliği için özveride bulunma örneğinde olduğu gibi, bilerek gözetildiğinde,
bilmeden gözetildiği durumdakinden daha iyi olduğunu düşünüyorum. Düzenli bir
toplumda, başkalarının zararına olan bir şeyin, onu yapan kişinin çıkarına
olması pek enderdir. Bir insan rasyonellikten uzaklaştığı ölçüde, başkalarını
inciten şeylerin kendisini de inciteceğini göremez; çünkü nefret
ve haset onu körleştirmiştir. Bu nedenle, bilerek gözetilen kişisel çıkarın
en yüce ahlak ilkesi olduğunu savunmuyorsam da, eğer yaygın olarak
benimsenirse dünyanın şimdi olduğundan çok daha iyi bir dünya olacağında
ısrar ediyorum.
Günlük yaşamda rasyonellik, sadece o anda güçlü olan arzularımızı değil,
içinde bulunulan duruma ilişkin bütün isteklerimizi anımsama alışkanlığı
olarak tanımlanabilir. Fikirlerin rasyonelliğinde olduğu gibi bu da bir ölçü
sorunudur. Tam bir rasyonellik, kuşkusuz, erişilmesi olanaksız bir idealdir.
Bununla beraber, bazı insanları deli olarak nitelediğimiz sürece, bazı
insanların diğerlerinden daha rasyonel olduğunu varsaydığımız ortadadır.
Dünyadaki elle tutulur her türlü iyiye gidişin, pratik ve teorik
rasyonalizmin güçlenmesinden kaynaklandığı kanısındayım. Altruistik (Kendi
yararını gözetmeksizin başkalarının iyiliğini düşünme; bencilliğin karşıtı.(Ç.N.))
bir ahlak öğütlemek, bana biraz da yararsız görünüyor; çünkü böyle bir öğüt onu zaten
benimsemiş olanlar dışında kimseye çekici gelmeyecektir. Ancak rasyonelliği
öğütlemek biraz farklıdır; çünkü, bizim kendi arzularımız her ne ise,
rasyonellik genellikle onları gerçekleştirmemize yardımcı olur. Bir
kimse, aklının arzularını algıladığı ve onlara egemen olduğu ölçüde
rasyoneldir. Sonuç olarak inanıyorum ki, en önemli şey aklımızın eylemlerimize
egemen olmasıdır; bilim, birbirimize zarar verme olanaklarını artırdıkça
toplumsal yaşamın sürmesini olanaklı kılan da bu olacaktır. Eğitim, basın,
politika, din -kısacası dünyanın en etkili güçleri- şu anda irrasyonellikle
eleledir. Bu güçler Kral Demos’u yoldan çıkarmak için ona övgüler yağdıran
kişilerin elindedir. Çare, gerçekleştirilmesi çok zor olan sosyal ve siyasal
değişimlerde değil; bireylerin komşuları ve dünya ile olan ilişkilerine daha
akıllıca ve dengeli bir bakış açısı getirme çabalarında yatmaktadır.
Dünyamızın çekmekte olduğu sıkıntıların çözümünü, günden güne yaygınlaşmakta
olan rasyonalizmde aramamız gerekir.

Bertrand Russell

Düşler ve Gerçekler (Denemeler)

Düşler ve Gerçekler (Denemeler)1
Arzularımızın inanışlarımız üzerindeki etkisi herkesçe bilinen ve gözlenen
bir olgudur; ancak bu etkinin niteliği çoğu zaman yanlış algılanır. İnançlarımızın
büyük bölümünün bazı rasyonel temellere dayandığını; arzunun ise yalnız arada
bir işi karıştırdığını varsaymak alışkanlık haline gelmiştir.
Bunun tam karşıtı gerçeğe daha yakın olsa gerek. Günlük yaşamla ilgili
inançlarımızın büyük bir bölümü arzularımızın şekilleşmesinden ibarettir; ancak
orada burada bazı izole noktalarda, gerçeğin sert darbesiyle doğru yola yöneltilirler.
İnsan genelde bir düş aleminde yaşar; dış dünyadan gelen aşırı zorlayıcı bir
etkiyle bir an için uyanır; ancak çok geçmeden düş aleminin tatlı uykusuna
yeniden dalar. Freud geceleri gördüğümüz düşlerin, büyük ölçüde, arzularımızın
görüntü şeklinde gerçekleşmesi olduğunu göstermiş; bunun, gündüz gördüğümüz
düşler için de aynı ölçüde doğru olduğunu söylemiştir. İnançlar dediğimiz
gündüz düşlerini de buna eklemesi yerinde olurdu.
Doğru olduğuna inandığımız şeylerin bu rasyonel olmayan kökenini göz önüne
serecek üç yöntem vardır: deli ve isterik kişilerin incelenmesinden yola
çıkıp, giderek bu hastaların temelde normal sağlıklı kişilerden pek az farklı
olduğunu ortaya koyan psikanaliz yöntemi; ikincisi, en değerli
görüşlerimizin rasyonel kanıtlarının ne kadar zayıf olduklarını gösteren
kuşkucu filozofların yöntemi; son olarak da, insanları genel olarak gözlemleme
yöntemi. Ben yalnız bu sonuncusu üzerinde duracağım.
Antropologların uzun çalışmalarından öğrendiğimize göre, en ilkel insanlar
anlamadıklarının farkında oldukları olaylarla karşılaştıklarında cahilliklerinin
bilinci içinde çırpınıp durmazlar; tersine, bütün önemli eylemlerini
yönetecek ölçüde sıkıca bağlandıkları sayısız inançları vardır. Bir
hayvanın veya savaşçının etini yemekle, kurbanın yaşarken sahip olduğu
erdemleri elde edebileceklerine inanırlar. Birçoğu, kabile reisinin adını
ağızlarına almanın insanı hemen öldürecek büyük bir günah olduğuna inanır,
hatta ismin bir hece olarak yer aldığı bütün sözcükleri değiştirecek kadar
ileri giderler. Örneğin John adında bir kralınız varsa Jonquil yerine George-quil
veya dungeon yerine dun-george demeniz gerekir. Tarım düzeyine geldiklerinde
yiyecek üretimi nedeniyle hava durumu önem kazanıyor; bazı büyülerin yağmur
getireceğine veya ufak ateşler yakmakla güneş açacağına inanılıyor. Bir kişi
öldürüldüğünde kanının veya hayaletinin öç almak için öldüreni izlediğine,
onun ancak yüzü kırmızıya boyama veya matem tutma gibi basit yöntemlerle
aldatılabileceğine inanıyorları. Bu inancın ilk bölümünün öldürülmekten
korkanlardan, ikinci bölümünün de öldürenlerden kaynaklandığı açıkça
görülüyor.
Rasyonel olmayan inançlar ilkel insanlara özgü değildir. İnsan ırkının
büyük bir bölümü bizimkilerden farklı olan, bu nedenle de doğal olarak, aslı
esası bulunmayan dinsel inançlara sahiptir.
Önyargısız herhangi bir insan için rasyonel bir sonuca varmanın olanaksız
olduğu birçok konuda politikayla ilgilenen ama politikacı olmayan kişiler
çok güçlü kanılara sahiptirler.
Çekişmeli bir seçimde görev alan gönüllüler hep kendi taraflarının
kazanacağına inanırlar; kaybetme olasılığına işaret eden birçok neden bulunmasının
bir önemi yoktur. 1914 sonbaharında Alman ulusunun çok büyük bir bölümünün
Almanya’nın zaferinden kesinlikle emin olduğu kuşku götürmez. Bu örnekte
gerçek işe karışmış, düşleri altüst etmiştir. Alman olmayan bütün tarihçilerin
önümüzdeki yüz yıl boyunca yazmaları önlenebilseydi yine düşler canlanır,
sadece başlangıçtaki zaferler anımsanır ve savaşın sonunda yaşanan felaketler
unutulurdu.
Nezaket, bir kişinin, kendisinin veya çevresindekilerin meziyetlerine
ilişkin görüşlerine saygılı olma alışkanlığıdır. Herkes, her gittiği yerde,
rahatlatıcı bir kanılar bulutu ile sarılmıştır; bu kanılar, yazın uçuşan
sinekler gibi, kendisiyle beraber hareket eder. Bunların bazıları kişiseldir;
kişiye, kendi erdemlerinden ve üstünlüklerinden, arkadaşlarının sevgisiden ve
tanıdıklarının saygısından, mesleğinin parlak geleceğinden, pek iyi olmayan
sağlığına karşın tükenmeyen enerjisinden söz ederler. Onun ardından ailesinin
olağanüstü yüceliği hakkındaki inançlar gelir: babasının şimdilerde ender
rastlanan dürüstlüğü ve çocuklarının şimdiki modern ana-babalarda bulunmayan
bir disiplinle yetiştirmiş olması; oğullarının okul sporlarında herkesi nasıl
geride bıraktığı; kızının kendini uygunsuz bir evliliğe atacak kızlardan
olmadığı gibi. Daha sonra, ait olduğu toplumsal sınıf hakkındaki inançları
gelir. Toplumdaki konumuna bağlı olarak bu sınıf bütün sınıflar içinde ya
sosyal açıdan en iyisidir; ya en bilgilisidir, ya da ahlak yönünden en
değerlisidir -her ne kadar bu değerlerden birincisinin ikincisinden,
ikincisinin de üçüncüsünden daha çok aranılan nitelikler olduğu konusunda
herkes hemfikir ise de. Ulus konusunda da, hemen herkes kendi ulusu hakkında
rahatlatıcı kuruntular besler. “Yabancı uluslar ne yazık ki ısrarla kendi
bildikleri gibi davranıyorlar.” Mr. Podsnap bu sözleriyle insan kalbinin en
köklü duygularından birini dile getirmiş oluyordu.
Son olarak da genel olarak insanlığı, mutlak olarak veya karşılaştırmayla
“hayvani yaratıklar”dan üstün tutan kuramlara geliyoruz: İnsanın ruhu vardır,
ama hayvanın yoktur; insan “rasyonel bir hayvan”dır. Aşırı acımasız veya
anormal bir eylem “hayvan gibi”, veya “vahşi” olarak nitelenir (halbuki böyle
eylemler kesinlikle insanlara özgüdür, Tanrı insanı kendi görüntüsünden yarattı
ve evrenin nihai amacı İnsan’ın mutluluğudur.
Böylece, bizi rahatlatan aşamalı bir inançlar dizisine sahip bulunuyoruz:
kişiye ait olanlar, ailesi ile paylaştıkları, sınıfında veya ulusunda yaygın
olanlar, son olarak da bütün insanlığa aynı ölçüde hoş gelenler. Bir kimseyle
iyi ilişkilerimiz olmasını istiyorsak onun inandıklarına saygı göstermemiz
beklenir. Bu nedenle de insanların yüzlerine karşı, arkalarından konuştuğumuz
gibi konuşmayız. Bu fark, onların bizim kişiliğimizden olan farkları arttıkça
daha da belirginleşir. Kardeşimizle konuşurken ana-babalar konusunda bilinçli
bir nezaket göstermeye gerek görmeyiz. Yabancı ülke insanlarıyla konuşurken
nazik olma gereği doruk noktasındadır ve yalnız kendi vatandaşlarına alışık
olanlara dayanılmaz ölçüde sıkıcı gelir.
Bir keresinde, ülkesinden hiç çıkmamış bir Amerikalıya İngiliz Anayasası’nın
birkaç önemsiz noktada Amerikalılarınkinden daha iyi olabileceğini
söylemiştim. Hemen büyük bir öfkeye kapıldı; bu türden bir düşünceyi daha
önce hiç duymamış olduğundan, bir kimsenin gerçekten böyle bir şey
düşünebileceğini aklı almamıştı. İkimiz de nezaketi ihmal etmiştik; sonuç da
bir felaket olmuştu.
Sosyal amaçlı toplantılarda nezakette kusur her ne kadar hoş değilse de
mitleri yok etme bakımından çok yararlıdır. Doğal kanılarımızı düzeltmenin
iki yolu vardır; biri, zehirli bir mantarı yenebilir bir mantar sanıp sonuçta
acı çekmek gibi, gerçekle yüzleşmek; diğeri de kanılarımızın, gerçek olgulara
değil, diğer insanların inançlarına ters düşmesi durumudur. Bazıları domuz
eti yemenin helal, dana eti yemenin haram olduğunu düşünür; başkaları ise tam
tersine inanır. Bu görüş ayrılığı çoğu zaman kan dökülmesine yol açmıştır.
İkisinin de belki gerçekten günah olmadığı yolunda rasyonel bir görüş yavaş
yavaş oluşmaya başlamış bulunuyor. Nezaket ile yakından bağıntılı olan
alçakgönüllülük, kendimizi ve kendimizde olan şeyleri, karşımızdakilerden
veya onlarda bulunan şeylerden üstün tutmuyor gibi davranmayı gerektirir.
Bu hüner sadece Çin’de tam olarak anlaşılmıştır.
Bana anlattıklarına göre, Çin’de bir Mandarin’e karısının ve çocuklarının
sağlığını sorarsanız size şöyle cevap verirmiş: “Zatıalilerinin sormaya tenezzül
buyurdukları o pasaklı aşağılık kadın ve iğrenç yumurcakları tam bir sağlık
içindedirler.” Ne var ki, böyle incelikler sakin ve dingin bir yaşam
tarzı gerektirir; iş ve politika dünyasının hızlı ve önemli ilişkilerinde ise
bu olanaksızdır. Başka insanlarla olan ilişkiler, en başarılı olan kişiler
dışında kalan herkesin mitlerini birer birer yıkmaktadır. Kişisel övünçleri
kardeşler, aile övünçlerini okul arkadaşları, sınıfsal övünçleri politika,
milli övünçleri de savaşlar ve ticari başarısızlıklar ortadan kaldırmaktadır.
Ancak insan olmanın övüncü varlığını sürdürür; ve sosyal sohbetler sırasında,
mit-yaratma yetisi bu alanda serbestçe at koşturur. Bilim bu tür hayallerin
düzeltilmesinde bir ölçüde etkilidir. Ancak bu düzeltme hiçbir zaman
kısmi olmaktan öteye gidemez; çünkü biraz safdillik olmazsa bilimin kendisi
de çöker.
2
İnsanların kişisel ve sınıfsal düşleri gülünç olabilir; ancak toplumsal
düşler insanlık çemberi dışına çıkamayan bizler için hüzün vericidir. Astronominin
ortaya koyduğu Evren çok büyüktür. Teleskopla gördüklerimizin ötesinde daha
neler var, bilemiyoruz; ancak bilebildiğimiz kadarı akılalmaz büyüklüktedir.
Samanyolu bu bilinebilen evrende çok küçük bir yer kaplar. Bu ufak bölümün
içindeki Güneş Sistemi sonsuz küçüklükte minik bir benek, gezegenimiz ise
beneğin mikroskopik bir noktasıdır. Bu nokta üzerinde, karmaşık yapılı ve
kendilerine özgü fiziksel ve kimyasal özellikleri olan, su ve saf olmayan
karbon karışımı minik topaklar birkaç yıl sürüklenir durur; ta ki bileşimi
oluşturan elementlere tekrar ayrılıp yok olana kadar. Vakitlerini iki iş
arasında bölüştürürler: kendilerinin yok olma anını ertelemek ve telaşlı bir
çaba ile, kendi türlerinden olan başkaları için bu anı çabuklaştırmak. Doğal
sarsıntılar belirli aralıklarla binlercesini, hatta milyonlarcasını yok eder;
hastalık daha birçoğunu vaktinden önce alıp götürür. Bu olaylar felaket olarak
değerlendirilir; ancak insanlar aynı yok edişi kendi çabalarıyla başarırlarsa
çok sevinir ve Tanrı’ya şükranlarını sunarlar. İnsan yaşamının fiziksel
olarak var olabileceği süre Güneş Sistemi’nin toplam ömrünün çok ufak bir
bölümüdür. Ancak insanların birbirlerini yok etme çabalarıyla, bu süre
dolmadan da kendi sonlarını getireceklerini düşündüren nedenler var. Dışarıdan
bakıldığında insan yaşamı böyle görünüyor.
Yaşama böyle bir bakışın dayanılmaz olduğunu, bunun, insanların var olmalarını
sağlayan içgüdüsel enerjiyi yok edeceğini söyleyenler var. Onların buldukları
kaçış yolu din ve felsefedir.
Dışdünya her ne kadar yabancı ve duyarsız görünse de, bizi teselli
edenlerin verdikleri güvenceye göre, görünüşteki bu çatışmaların gerisinde
bir uyum vardır. İlk nebuladan bu yana süregelen uzun gelişimin, en son aşama
olarak insanoğluna eriştiği varsayılmaktadır. Hamlet çok ünlü bir yapıttır;
ancak onu okuyanların pek azı Birinci Denizci’nin “Tanrı sizi kutsasın,
efendim” şeklindeki dört sözcükten oluşan rolünü anımsar. Yaşamdaki
tek uğraşları bu rolü oynamak olan bir topluluk düşünelim; onların Hamlet’lerle,
Horatio’larla, ve hatta Guildenstern’lerle hiç bir temasları olamayacak bir
şekilde izole edilmiş olduklarını varsayalım. Bu kişiler Birinci Denizci’nin
dört sözcüğünün bütün oyunun temelini oluşturduğu yolunda bir takım edebi
eleştiriler icadetmezler miydi? İçlerinden biri öteki rollerin de belki aynı
ölçüde önemli olabileceğini öne sürseydi, onu aşağılama veya dışlamayla
cezalandırma yoluna gitmezler miydi? Evrende insanoğlunun yaşamı Birinci
Denizci’nin Hamlet’te aldığı rolden çok daha az yer tutmaktadır. Ancak
sahnenin arkasındaki oyunun gerisini dinlememiz olanaksızdır; oyunun konusu
ve kişileri hakkında da çok az şey biliyoruz.
İnsanlık denince onun bir temsilcisi olarak daha çok kendimizi düşünürüz.
Bu nedenle de insanlık konusunda olumlu hisler besler, korunmasını önemli
buluruz. Nonkonformist (İngiltere Kilisesi’nden ayrılmış bir tarikatın mensubu.
(Ç.N.)) bakkal Mr. Jones kendisinin ölümsüzlüğe layık
olduğundan emindir; bunu kendisinden esirgeyecek bir evrenin de dayanılmaz
ölçüde kötü olduğu kanısındadır. Ancak şekere kum karıştıran ve pazar
günleri kiliseyi ihmal eden Anglikan (İngiltere Kilisesi mensubu. (Ç.N.))
rakibi Mr. Robinson’u düşündüğünde, evrenin gereğinden fazla merhametli davrandığı
görüşündedir. Mutluluğunun eksiksiz olması, Mr. Robinson için yakılacak bir
cehennem ateşine bağlıdır. Bu şekilde hem insanın evrensel önemi korunmuş,
hem de dost ve düşman arasındaki yaşamsal farklılık evrensel merhametin zaafı yüzünden
ortadan kalkmamış olur. Mr. Robinson da aynı kanıdadır; ancak roller
değişmiş olarak. Sonuçta herkes mutludur.
Korpenik’ten önceki çağlarda insan-merkezli dünya görüşünü savunmak için
felsefi oyunlara gerek yoktu. Gök kubbesinin dünya çevresinde döndüğü gözle
görülüyordu; dünyada da insan, çevresindeki bütün hayvanlara hükmetmekteydi.
Ancak dünya merkezi konumunu yitirince insan da bulunduğu doruktan indirildi.
Bunun üzerine, bilimin “kabalığını” düzeltecek bir metafiziğe gerek duyuldu.
Bu görev de “idealist” denilen kişilerce yerine getirildi. Onlara göre
maddesel dünya gerçek olmayan bir görünümden ibarettir; gerçek olan ise Akıl
veya Ruh’tur; o, filozofun akıl ve ruhundan üstündür; tıpkı filozofun sıradan
insandan üstün olduğu gibi. “İnsanın evi gibisi yoktur” deyiminin tersine, bu
düşünürler bize her yerin kendi evimiz gibi olduğu güvencesi verirler. En iyi
olan her şeyimizde, yani söz konusu filozofla paylaştığımız her şeyde,
evrenle uyum içindeyiz. Hegel bize evrenin, onun dönemindeki Prusya Devleti’ne
benzediği güvencesini de verir; onun İngiliz ardılları da evreni daha çok iki
meclisli plütokratik bir demokrasiye benzetirler. Bu görüşler için
öne sürülen gerekçelerde, bunların insancıl özlemlerle olan bağıntısı, o
görüşün sahiplerinden bile gizlenecek biçimde kamufle edilmiştir: bu gerekçeler
görünüşte mantık ve önermelerin tartışılması gibi kuru kaynaklardan
çıkarılmıştır. Ancak hep tek bir doğrultuda yanlışlar yapılmış olması, özlemlerin
etkisini açığa vurmaktadır. Bir aritmetik toplaması yaparken insanın kendi
lehine yanlış yapması, aleyhine olanı yapmasından daha olasıdır. Bunun gibi,
bir kimsenin mantık yürütürken kendi özlemleri yönünde yanlışlar yapması,
özlemlerine ters olan yönde yanlışlar yapmasından daha olasıdır. Demek oluyor
ki, soyut düşünür olarak adlandırılan kişilerin incelenmesinde, kişiliklerinin
anahtarı yaptıkları yanlışlardan anlaşılabilir.
Çok kişi insanların icadettiği sistemlerin, gerçek olmasalar bile zararsız
ve rahatlatıcı olduklarını ve onlara dokunulmaması gerektiğini savunur. Ancak
onlar gerçekte zararsız değildirler ve insanları önlenebilecek acılara
katlanmaya yönelttikleri için getirdikleri rahatlık çok pahalıya malolmaktadır.
Yaşamdaki kötülükler kısmen doğal nedenlerden, kısmen de insanların birbirlerine
olan düşmanlığından kaynaklanmaktadır.
Eskiden rekabet ve savaşlar, yiyecek sağlamak için gerekliydi; bu
yiyecekler de sadece galip gelenlerce elde edilebiliyordu. Şimdi bilim
sayesinde doğal güçlere egemen olma yoluna girildiğine göre, insanlar
birbirlerini yenmek yerine kendilerini doğayı fethetmeye adarlarsa herkes
daha rahat ve mutlu olur. Doğanın bir dost, bazen de başka insanlarla
kavgalarımızda bir müttefik olarak takdim edilmesi, insanın dünyadaki gerçek
konumunu belirsizleştirmekte ve insanoğlunun kalıcı mutluluğunu sağlayacak
yegane savaşım olan bilimsel güç arayışına giden çabaları saptırmaktadır.
Bütün bu faydacı gerekçeler yanında gerçekdışı inançlara dayalı bir mutluluk
arayışının yüce ve yetkin bir yönü yoktur. Dünyadaki gerçek konumumuzu
korkusuzca algılamakta tam bir mutluluk, ve mit duvarları arkasına
saklananların görebileceklerinden çok daha canlı bir dram vardır.
Düşünce dünyasında, kendi fiziksel güçsüzlükleriyle yüzleşmeye hazır
olanların açılabilecekleri “engin denizler” vardır. Bütün bunlardan daha
önemli olarak da gün ışığını karartan, insanları kavgacı ve acımasız yapan
Korku’nun zulmünden kurtuluş vardır. Dünyadaki konumunu olduğu gibi görme
yürekliliği göstermeyen hiç kimse bu korkudan kurtulamaz; kendisine, kendi
küçüklüğünü görme olanağı vermeyen hiç kimse muktedir olduğu yüceliğe
erişemez.

Bertrand Russell