Makaleler

Türkiye Türkçesi Üzerindeki Gramer Çalışmaları ve Bu Çalışmaların Günümüzdeki Durumu

Türkiye Türkçesi Üzerindeki Gramer Çalışmaları ve Bu Çalışmaların Günümüzdeki Durumu

1. Gramer, yalnız bir dilin sağlıklı biçimde öğrenilmesini sağlayan ve o dilin sistem yapısını ortaya koyan kurallar bütünü değil, aynı zamanda, dilin kuşaktan kuşağa aktarılarak kaybolmasını önleyen bir araçtır da… bu bakımdan bir dilin yazı ve kültür dili olarak iki önemli dayanağı vardır. Bunlardan biri sözlük ise öteki de dilin anahtarı niteliğindeki gramer’dir. Gramer, aynı zamanda bir dilin sağlıklı gelişmesinin de temel dayanağıdır. Dil, kültürün ve ulusal varlığın başta gelen ögesi olduğuna göre, gramer de bu başta gelen ögenin temel koruyucusu ve besleyicisidir. Bu durumda bir dilin grameri, kültür değerleri açısından da dil tarihi açısından da o dilin önemli bir alanını temsil eder.

Konumuz Türkiye Türkçesi üzerindeki gramer çalışmaları ve bu çalışmaların günümüzdeki durumudur. Öncelikle, şunu belirtelim ki, Türkiye Türkçesi terimi, geniş ve dar kapsamlı iki anlam taşır. Bu terim, geniş kapsamı ile, Oğuz-Türkmen lehçesine dayanarak Anadolu ve Rumeli bölgesiyle bunlara yakın çevrelerde kurulup gelişen ve XIII-XX. yüzyıllar arasını dolduran Türk yazı diline verilen addır. Bu dönem kendi içinde, Selçuklu ve Beylikler dönemi Türkçelerini içine alan Eski Anadolu Türkçesi veya Türkiye Türkçesi, XV -XIX. yüzyılları içine alan Osmanlı Türkçesi ve günümüz Türkiye Türkçesi gibi alt dönemlere ayrılır. Bu ayrılış, dil tarihi açısından kendini gösteren farklı değişme ve gelişme süreçlerinden kaynaklanır. Dar anlamlı Türkiye Türkçesi ise, Osmanlı Türkçesinin son sınırı sayılan Millî Edebiyat Akımı’ndan ve Yeni Lisan hareketinden başlayarak, ortalama 1910 tarihinden günümüze kadar uzanan dönemi içine alan yazı dilinin adıdır. Buna genel çizgileri ile Cumhuriyet Dönemi Türkçesi de denebilir. Bizim üzerinde duracağımız dönem bu dönemdir; yani dar kapsamlı Türkiye Türkçesidir. Ancak, iki dönem arasındaki konu bağlantısını kurabilmek için, kısaca, birinci dönemin Türk gramerciliği açısından temel niteliğine işaret etme gereği vardır.

1.1. XIII-XIX. yüzyıllar arasını içine alan ve 1839 Tanzimat dönemine kadar uzanan klâsik dönem, gramer yazarlığı bakımından son derece kısır bir dönemdir. Bilindiği gibi, XIII-XIV. yüzyıllar, Türkiye Türkçesinin kuruluş dönemidir. Osmanlı Devletinin kurulup gelişmesi ile birlikte, XV. yüzyıl ortalarından başlayarak, Türkiye Türkçesi; Arapça, Frasça ve Türkçenin karışımından oluşmuş Osmanlıca diye adlandırılan karma bir dil yapısına dönüşmüştür. Bu değişimin ve o dönem anlayışının sonucu olarak gramer yazarlığı da Arapça, Farsça temelinde sarf ve nahivlerle yol almıştır. Osmanlı Türkçesi içindeki Türkçe nasıl horlanmış ve geri plana itilmiş ise, Türk dilinin grameri de aynı ihmal ve küçümsemeye uğramıştır. Osmanlı Devletinde medrese dilinin Arapça olması, bol bol Arapça gramerlerin yazılmasına yol açmıştır. XVI-XIX. yüzyıllar arasında Türkçenin yapısı ile ilgili olarak, yalnız Bergamalı Kadri’nin, Müyessiretü’l ûlum’u gibi tek bir eserin elde bulunması, genellikle böyle bir ihmalin sonucudur.

Bu dönemde batılılar tarafından yazılmış birkaç gramer ile gramer-sözlük arası bazı denemeler vardır. Ancak, bunlar da genellikle, batılı tüccar ve misyonerlere kılavuz niteliğinde pratik amaçlı küçük yayınlardır. Yalnız, içlerinde, bu genel niteliğin dışına çıkarak Osmanlı Türkçesi üzerine daha aydınlatıcı bilgi verenleri de vardır.1

Yapılan Çalışmalar:

1. 2. Gramer çalışmaları ve gramer yazarlığı açısından oldukça hareketli bir dönem, Tanzimat dönemidir. Tanzimat hareketi ile batıya yönelmiş olan Osmanlı toplumu, siyasal ve sosyal yapısı yeni bir düzene sokulmaya başladığından, bu durum, aynı zamanda dilde sadeleşme hareketine ve dolayısıyla gramer çalışmalarına da ağırlık kazandırmıştır. Tanzimat ve onu izleyen dönemlerde, dil konusunun-uygulama bir yana bilinçli bir düşünce olarak ortaya çıkması, o güne kadar geri plana itilmiş olan Türkçenin de ele alınması ve gramerinin yazılması gereğini gündeme getirmiştir. 1851 yılında Encümen-i Daniş’in kuruluşu ile Osmanlı Türkçesi gramerlerinin yazılması karar altına alınmıştır. İşte Ahmet Cevdet ve Fuat Paşa’ların birlikte yazdıkları Kavâid-i Osmaniyye (1851)’den başlayarak 1910 yılına kadar uzanan dönemde, birçok gramerin ortaya konmuş olması, bu anlayış değişiminin sonucudur.

Tanzimat’tan İkinci Meşrutiyet (1908) sonrasına kadar uzanan dönemde yazılan gramerlerin temel özelliği, genel olarak Türkçenin Arap grameri temelinde ele alınıp işlenmesidir. Daha açık bir anlatımla, Türkçenin dil malzamesi, Arap gramerinin kalıpları içine oturtulmuştur.

2. Türkiye Türkçesi ile ilgili gramerlerin başlangıcı 1908’e kadar uzanır. Bu dönemin gramer yazarları, genel olarak üç dilin karmasından oluşan Osmanlı Türkçesini değil, doğrudan doğruya Türkçeyi temel alan yeni bir anlayış ve yeni bir görüşle işe koyulmuşlardır. Ancak, bu tutum yanında, 1908’den Cumhuriyet dönemine hatta 1928 yazı devrimine kadar uzanan yıllarda, gramer anlayışına ve yazılan gramerlere yöntem bakımından batı gramerlerinin örneklik etmesi gibi bir tutum ve anlayışın da ağırlık kazandığı görülür. Böyle bir anlayışla eser veren ilk gramer yazarı Hüseyin Cahit (Yalçın)’tir. Hüseyin Cahit’in dört ayrı eğitim basamağını temel alarak hazırladığı Türkçe Sarf ve Nahiv adlı okul gramerleri (1908-1910) böyle bir temel görüşün ürünleridir. Yazar, Edebi Hatıralar adlı kitabında, siyası yaşamda olduğu gibi dilimizde de kapitülasyonların bulunduğunu Türkçenin içinde yabancı dillerin kanunlarının egemen olduğunu ve bundan dolayı da dilimizin bağımsızlığını ve adını bile yitirdiğini dile getirmiş; bağımsız bir Türkçenin varlığını ortaya koymak ve Türkçe öğrenmek için Arap ve Acem dillerini öğrenme gereğine set çekmek gerekir diyerek bir gramer yazmaya karar verdiğini bildirmiştir.2

1908-1928 arası yıllarda yazılmış olan A. Cevat (Emre)’ın Lisan-ı Osmani: Sarf ve Nahiv (1912-1913); Maarif Nezareti Sarf Encümeni nin Sarf ve Nahv-i Türki (3 cilt 1920-1921)’si; Köprülü Zade Fuat-Süleyman Saip’in Türk Dilinin Sarf ve Nahvi (1923), Ahmet Cevat (Emre)’ın Türkçe Sarf ve Nahiv (1923)’i; Mithat Sadullah Sander’in Türkçe Yeni Sarf ve Nahiv (1924) gibi eserler, bu anlayışla kaleme alınmış olan gramerlerdir.3

2. 1. 1928 yılında, M. Kemal Atatürk ün önderliğinde yazı devrimini hazırlayan Türk Dili Encümeni, Gramer Hakkında Rapor’un eki olarak 69 sayfalık Muhtasar Türkçe Gramer’i yayımlamıştır. Bu gramer o günün koşulları içinde, Türkçenin kendi yapı ve işleyiş özelliklerine göre düzenlenmiş küçük bir taslaktır. Daha sonra, bu taslaktaki esaslara uygun olarak birtakım okul gramerleri yayımlanmıştır. Mithat Sadullah (Sander)’ın, Yeni Türkçe Gramer 1, 2 (İstanbul 1929); Peyami Safa’nın, Türk Grameri 1, 2 (İstanbul 1929, 1931); İbrahim Necmi (Dilmen)’nin, Türkçe Gramer-Yeni Türkçe Dersleri 2 cilt (İstanbul 1929); M. Baha (Toven)’nın, Yeni Türkçe Gramer (1930), Necmettin Halil (Onan)-Ahter (Onan)’in, Dil Bilgisi “Gramer” 2 C. (1930-1932) adlı kitaplarında ve daha başkalarınca yazılmış olan gramerlerde bu ilkeler temel alınmıştır.

2. 2. Atatürk’ün öncülüğündeki dil devrimi, dilimizi Türkçeleştirme çalışmalarında olduğu gibi, gramer çalışmalarında da Arap (Fars) ve Fransız gramerlerinin kalıplarını taklit dönemine son vererek dilin kendi yapısına dayanan bir gramer anlayışını benimsemiştir. Bu maksatla Milli Eğitim Bakanlığı 1941 yılında, bir kılavuz gramer hazırlatma işine girişmiştir. T. Banguoğlu tarafından bilimsel yöntemlerle yazılmış ve Milli Eğitim Bakanlığınca oluşturulan Yüksek Gramer Komisyonun değerlendirmesinden geçirilmiş olan Ana Hatları ile Türk Grameri (Maarif Vek. yay., İstanbul 1940, 96 s.), okullardaki gramer dersleri için öğretmenlere kılavuz ve gramer ana kitabı için bir anket olarak hazırlanmıştır. Bu kitap, Türkiye Türkçesinin ses ve şekil bilgileri ile söz dizimi bölümlerini çok kısa ölçülerle ele aldığı halde, Türkçenin temel yapısını bilimsel yömtemlerle ortaya koyan ve daha sonra yazılan gramerlere örneklik eden bir özellik taşımaktadır. Bu konuda bizdeki çalışmalara örnek oluşturan bir başka eser de Fransız Doğubilimcisi J. Deny’nin yayımladığı Gramaire de la langue Turgue (Paris 1921)’tür. Bu eser Ali Ulvi Elöve tarafından 1941 yılında Türkçeye Türk Dili Grameri (Osmanlı Lehçesi) adı ile aktarılmıştır. 1945 yılından sonra yayımlanan orta ve yüksek öğrenim düzeyindeki gramerlerde, aralarında sınıflandırma ve değerlendirme ayrılıkları bulunmasına rağmen, genellikle J. Deny’nin ve T. Banguoğlu’nun etkileri görülmektedir. Bugün bu her iki eser de tarihi görevini yerine getirmiş ve artık yerlerini yeni yeni çalışmalara bırakmıştır. Rus Türkoloğu A.N. Kononov’un yazdığı Grammatika Sovremennogo turetskogo literaturnogo yazıka (Moskova-Leningrad 1956) adlı eserin Türkçeye çevirisi yayımlanmadığı için4 yalnız bilim çevrelerince tanınmış; yazılmış gramerler üzerindeki etkisi çok zayıf kalmıştır.

Cumhuriyet hükûmetinin ana dili konusundaki tutumu, benimsediği devlet felsefesi ve öncü eserlerin açtığı ufukla, ülkemizde, gramer çalışmaları daha hızlı yol almaya başlamıştır. 1940’lı yıllardan başlayarak günümüze kadar uzanan dönemde; Tahsin Banguoğlu başta olmak üzere Muharrem Ergin, Tahir Nejat Gencan, Kaya Bilgegil, Haydar Ediskun, Hikmet Dizdaroğlu, Nurettin Koç, Rasim Şimşek, Yüksel Göknel, Sezai Güneş, Ahmet Bican Ercilasun-Leyla Karahan, Metin Karaörs ve başkaları tarafından yazılan gramerler hep bu temelde hazırlanmış olan eserlerdir. Bunlar içinde, T. Banguoğlu’nun Türk Grameri I, Ses Bilgisi (Ankara TDK yay., 1959); Türkçenin Grameri (Ankara TDK yay., 1974, 1986, 1990, 1995) ve M. Ergin’in Türk Dil Bilgisi (İstanbul Ed. Fak. yay., 1958, 1962 vb.) gibi bilimsel yönü daha ağır basanlar vardır.

Cumhuriyet döneminde, üniversitelerimizde Türk dilinin bağımsız birer bölüm, kürsü ve ana bilim dalları biçiminde kurulması, dilimizin öteki alanlarında olduğu gibi gramer alanında da yalnız öğretim açısından değil, araştırma açısından da yeni gelişmelere ve daha kapsamlı eserlerin ortaya konmasına zemin hazırlamıştır. Gramer çalışmaları yalnız orta ve yüksek öğretim düzeyindeki gramer kitapları ile sınırlı kalmamış; içerik bakımından dilin kendi malzemesine dayanan ve başlıbaşına tek bir konuyu işleyen küçük ve büyük çaplı eserlere kadar uzanmıştır. Son 20-25 yıldır bu konuda, daha çok üniversitelerimizde ve Türk Dil Kurumu’nda olmak üzere epey eser yayımlanmıştır. Ancak, daha sonra bu noktaya yeniden parmak basılacağı üzere, yapılan çalışmaların beklenen hedefe ulaşılabilmesi açısından, daha, yetersiz olduğu da bir gerçektir.

Bugüne kadar Türkiye Türkçesi grameri alanında yapılan çalışmaları nitelikleri bakımından ana çizgileriyle şöyle bir sınıflandırmadan geçirebiliriz:

2. 2. 1. Çoğu ders kitabı olarak da hazırlanmış bulunan ve gramerin bütün bölümlerini bir arada veya ses bilgisi, şekil bilgisi, söz dizimi gibi ana bölümlerinden birini ele alıp işleyen gramer kitapları: Bu nitelikte kitapların sayısı oldukça kabarıktır. 1945 sonrası yıllara giren başlıca örnekleri şunlardır: Ahmet Cevat Emre, Türk Dilbilgisi (İstanbul, TDK 1945); Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi (İÜEF yay., 1958, 1962 vb.), Tahsin Banguoğlu, Türk Grameri I, Ses Bilgisi (Ankara, TDK 1959); Türkçenin Grameri (Ankara, TDK, 1974-1995 vb.); Haydar Ediskun Yeni Türk Dilbilgisi (İstanbul 1963); Kaya Bilgegil Türkçe Dilbilgisi (Ankara 1964); Kemal Demiray, Türkçe Dilbilgisi (Ankara 1964); Hamza Zülfikar, Yabancılar İçin Türkçe Dersleri-Dilbilgisi (Ankara 1969); Tahir Nejat Gencan, Dilbilgisi (İstanbul 1966, 1976); Neş’e Atabay ve arkadaşları, Türkiye Türkçesinin Sözdizimi (Ankara TDK 1981); Rasim Şimşek, Örneklerle Türkçe Sözdizimi (Trabzon 1987); Nurettin Koç;Yeni Dilbilgisi (İstanbul 1990); Leyla Karahan, Türkçede Söz Dizimi Cümle Tahlileri (Ankara 1991); Metin Karaörs, Türkçede Söz Dizimi ve Cümle Tahlileri (Kayseri 1993); Ahmet Bican Ercilasun-Leyla Karahan, Türk Dili Lise 1, 2, 3 (İstanbul 1994); Fuat Bozkurt, Çağdaş Dil Bilgisi (İstanbul 1994); Mehmet Hengirmen, Türkçe Temel Dilbilgisi (Ankara 1998); Zeynep Korkmaz, Türkiye Türkçesi Grameri: Şekil Bilgisi (Ankara TDK yay., 2002) vb.

2. 2. 2. Yazılan gramerlerin bir kısmı da 1981 yılından sonra Yüksek Öğretim Kurulunca hazırlanan çerçeve programı gereğince üniversitelerin bütün bölümlerinde okutulacak genel nitelikteki daha dar kapsamlı Türk dili (gramer) ve kompozisyon dersleri içindir. Zeynep Korkmaz ve arkadaşları tarafından hazırlanan Yüksek Öğretim Öğrencileri İçin Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri (Ankara YÖK yay., 1990 ve sonrası 4 baskı, Ankara Yargı yay., 2001) başta gelmek üzere, Muharrem Ergin, Üniversiteler İçin Türk Dili (İstanbul 1986); Hasan Eren-Hamza ZülfIkar, Türk Dili I. Ünite 1-8 (Eskişehir 1990); Ş. Tuncay Uyaroğlu, Yüksek Öğretim Öğrencileri İçin Türk Dili (Konya 1995); Kemal Yavuz ve arkadaşları, Üniversitede Türk Dili ve Kompozisyon Dersleri (İstanbul 1996); Mehmet Sarı-İnci Özgüven, Fakülte ve Yüksek Okullar İçin Türk Dili (Afyon 1997); Bekir Sami Özsoy, Üniversiteler İçin Türk Dili Ders Kitabı (İzmir 2000) gibi çeşitli üniversitelere mensup öğretim üyelerince hazırlanan kitaplar bu niteliktedir.5

2. 2. 3. Üniversitelerimizin Türk Dili Ana Bilim Dallarında veya Türk Dil Kurumunda hazırlanıp yayımlanan eserlerin bir kısmı da gramerin yalnızca belirli bir konusunu dar veya geniş kapsamlı olarak ele alıp işleyen eserlerdir. Bu alanda son yıllarda yapılan irili ufaklı çalışmalar ilerisi için hayli ümit vericidir. Bu gruba sokabileceğimiz bazı örnekler de şunlardır: B. Atalay, Türkçede Kelime Yapma Yolları (İstanbul, TDK 1946); H. Dizdaroğlu, Türkçede Fiiller (Ankara TDK 1963); V. Hatiboğlu, İkileme (Ankara, TDK 1971); M. Kükey, Uygulamalı Örneklerle Türkçede Fiiller (Ankara 1972); V. Hatiboğlu, Pekiştirme Kuralları (Ankara, TDK 1973)-Türkçenin Ekleri (Ankara, TDK 1974); N. Selen, Entonasyon Analizleri (AÜDTCF yayını 1973); K. İmer, Türkiye Türkçesinde Kökler (Ankara 1976); S. Özel, Türkiye Türkçesinde Sözcük Türetme ve Birleştirme (Ankara TDK 1977); Ö. Demircan, Türkiye Türkçesinde Kök-Ek Birleşmeleri (Ankara, TDK yay., 1977); Y. Çotuksöken, Türkçede Ekler-Kökler-Gövdeler (İstanbul 1991); H. Zülfikar, Terim Sorunları ve Terim Yapma Yolları (Ankara TDK 1991); N. Engin Uzun, Türkiye Türkçesinin Türetme Ekleri (AÜDTCF yay., 1992); G. Gülsevin-S. Gülsevin, (Kâmûs-ı Türkî’ye göre) Türkçede Yapım Ekleri ve Kullanılışları 1. Fii/den İsim Yapan Ekler (Malatya 1993); T. Kahraman, Çağdaş Türkiye Türkçesinde Fiillerin Durum Ekli Tamlayıcıları (Ankara TDK yay., 1996); A. Erkman-F. Ş. Özil, Türkçede Niteleme Sıfat İşlevli Yan Tümceler (İstanbul 1998); F. Türkyılmaz, Tasarlama Kiplerinin İşlevleri (Ankara TDK 1999); E. Yaman, Türkiye Türkçesinde Zaman Kaymaları (Ankara TDK yay., 1999); G. Sev, Etmek Fiiliyle Yapılan Birleşik Fiiller ve Tamlayıcılarla Kullanılışı (Ankara TDK 2001); L. Tseng, Türkiye Türkçesinde Orta Hece Düşmesi (Ankara, TDK yay., 2002); . F. Süreyya Kurtoğlu, Türkiye Türkçesinde Ünlemler ve Fonksiyonları (Yüksek lisans tezi, GÜ, SBE, Ankara 1995) vb.

2. 2. 4. Bu konuda yapılan araştırmaların az sayıda bir bölüğü de Türkiye Türkçesi Gramerinin belirli bir konusunu, bağlı bulunduğu lehçeler grubu içinde ele alan eserlerdir: Ayşe İlker’in Batı Grubu Türk Yazı Dillerinde Fiil (Ankara, TDK yay., 1997); Himmet Biray’ın Batı Grubu Türk Lehçelerinde İsim (Ankara TDK 1999) adlı eserler bu gruba giren örnekleridir. Ayrıca, bir gramer konusunu Türkçenin bütünü içinde ele alan araştırmalarda, öteki lehçeler yanında Türkiye Türkçesini de değerlendiren eserler vardır sayıları da kabarıktır.

Z. Korkmaz’ın, Türkçede Eklerin Kullanılış şekilleri ve Ek Kalıplaşması Olayları (AÜDTCF yay., 1961, 1969 TDK 1994) - “Türkçede +ÇA Eki ve Bu Ekle Yapılan İsim Teşkilleri Üzerine Bir Deneme”, Türk Dili Üzerine Araştırmalar 1 (Ankara TDK 1995, s. 12-84); N. Hacıeminoğlu’nun Türk Dilinde Edatlar (İstanbul 1971); H. Zülfikar, Türkçede Ses Yansımalı Kelimeler İnceleme-Sözlük (Ankara TDK 1995) ; Y. Kocasavaş, Türkçede şahıs Zamirleri (Ankara TDK yay., 2002) adlı eserler gibi.

2. 2. 5. Gramerle ilgili çalışmaların bir bölüğü de herhangi bir konuyu makale çerçevesinde ele alan araştırmalardır: T. Banguoğlu, “Türkçede Benzerlik Sıfatları” (TDAY Belleten 1957 - Ankara 1957, s. 13-27) ; Ö. Demircan, “Birleşik Sözcük ve Birleşik Sözcüklerde Vurgu” (TDA Y Belleten 1977 - Ankara 1978 - s. 263-275); L. Johanson, “Türkçede Önceden Kestirilemez Nitelikteki Alomorflar” (TDAY Belleten 1977 - Ankara 1978 - s. 121-126); Z. Korkmaz, “Türkiye Türkçesinde İktidar ve İmkân Gösteren Yardımcı Fiiller ve Gelişmeleri” (Türk Dili Üzerine Araştırmalar, I. C., Ankara TDK, 1995, s. 607-619); M. Mansuroğlu, “Türkiye Türkçesinde Söz Yapımı Üzerinde Bazı Notlar” (TDED, İstanbul 1960, s. 5-25); E. Özdemir, “Türkçede Fiillerin Çekimlerine Toplu Bir Bakış” (TDAY Belleten 1967, -Ankara 1968-, s. 177-204) gibi çalışmalar bu niteliktedir.

2. 2. 6. Yapılan çalışmaların bir kısmı da gramer konularını genel dil bilimi çerçevesinde ele alan eser veya yazılardır. Bu gruba giren çalışmaların tipik örneğini Doğan Aksan’ın üç ciltlik Her Yönüyle Dil, Ana Çizgileri İle Dilbilim adlı eseri (Ankara, TDK yay., 1987) oluşturur. Bu eserin 2. ve 3. ciltlerinde Türkçenin, özellikle Türkiye Türkçesinin ses ve şekil bilimi konuları genel dil bilimi yöntem ve ölçüleri ile işlenmiştir. Doğan Aksan’ın, Anlambilimi ve Türk Anlambilimi (AÜDTCF yay., Ankara 1971) adlı eserinde de Türkiye Türkçesini ele alan anlam bilimi konuları aynı yöntemle işlenmiştir. Bir başka örnek de Kerime Üstünova’nın, Türkçede Yapı Kavramı ve Söz Dizimi İncelemeleri (Bursa 2002) adlı eseridir.

Türkiye Türkçesini geleneksel gramer yöntemi yerine, çağdaş dil bilimi yöntemi ile işleyen makale niteliğinde araştırma ve inceleme yazıları da vardır. Son yıllarda sayıları hayli artmıştır: Efrasyap Gemalmaz, Türkçenin Fonemler Düzeni ve Bu Fonemler Düzeninin İşleyişi, Fen. Ed. Fak. Edebiyat Bilimleri Araştırma Derg., Sayı: 12, fasikül (Atatürk Ü., Fen-Edeb. Fak. yay., 1980) s. 1-36.

Özkan Göksu, “Dilde Yapı Kavramı ve Geleneksel Yaklaşım”, Dilbilim ve Dilbilgisi Konuşmaları (Ankara TDK yay., 1980), s. 46-61; Talât Tekin, “Dilbilim Açısından Türkçe Gramerler”, Dilbilimin Dünü, Bugünü, Yarını Sempozyumu (18-19 Haziran 1987), HÜ. yay., 1987, s. 56-59;

Ünsal Özünlü, “Dilbilim ve Edebiyat Konusu Olarak Yinelemeler”, Dilbilimin Dünü, Bugünü, Yarını Sempozyumu (18-19 Haziran 1987), HÜ. yay., 1987, s. 44-51; Sumru Özsoy, “Söylem İçin Dönüşlü Yapı”, Dilbilim Araştırmaları, 1990, s. 35-40;

H. İbrahim Delice, “Türkçede Çatılım ve Edilim”, VII. Dilbilim Kurultayı Bildirileri, AÜDTCF yay., Ankara 1993, s. 141-154;

Fatma Erkman Akersan, “Türkçede Eş İşlevli Dilbilgisel Yapıların Kullanım Değerleri”, VII. Dilbilim Kurultayı Bildirileri, AÜDTCF yay., Ankara 1993, s. 95-103); Fatma Erman Akersan, “Türkçe Yüklemde Görünüş, Zaman ve Kip”, VIII. Dilbilim Kurultayı Bildirileri, İÜ İletişim Fak. yay., İstanbul 1994, s. 79-88; Kerime Üstünova, “Cümle Çözümlemelerinde Yüzey Yapı Derin Yapı İlişkileri”, Türk Dili, S. 563 (Ankara 1998), s. 398-406; Engin Uzun, “Türkçenin Uyumsuz Uyumları”, Dil dergisi, s. 115 (Temmuz-Ağustos 2002), s. 20-35 vb.

2. 2. 7. Gramer çalışmalarının bir kısmı da bu alandaki gelişme süreçlerinin nitelikleri ile birlikte ortaya konabilmesi ve yeni araştırıcılara daha elverişli bir ortam hazırlanabilmesi için, 1928 öncesi Türkiye Türkçesi ve tarihi devir gramerlerini bilimsel ölçülerle yeniden yayın alanına çıkaran çalışmalardır. Türk Dil Kurumu Gramer Bilim ve Uygulama Kolu içindeki bir proje çerçevesinde yürütülen çalışmaların konumuzla ilgili başlıca örnekleri şunlardır:

N. Özkan, Ahmet Cevdet Paşa-Fuat Paşa, Kavaid-i Osmaniyye (Ankara TDK 2000); N.Özkan, Ahmet Cevdet Paşa, Medhal-i Kavâ’id (Ankara TDK 2000); Emir İş İdben, Abdullah Ramiz Paşa, Emsile-i Türkiyye (Ankara TDK yay., 1999); K. Türkay, Halit Ziya, Kavaid-i Lisân-ı Türkî (Türkçe Dil Bilgisi) (Ankara TDK 1999); L. Karahan- D. Ergönenç, Hüseyin Cahit, Türkçe Sarf ve Nahiv (Ankara TDK 2000); G. Sağol-E. Şahin, N. Yıldız, Ahmet Cevat Emre, Türkçe Sarf ve Nahiv Eski Lisân-ı Osmanî Sarf ve Nahiv, (Ankara TDK yay., basılmakta); L. Karahan-Ü. Gürsoy, Tahir Kenan, Kavaid-i Lisân-ı Türkî (Ankara TDK yay., basılmakta), ile basılmakta veya hazırlanmakta olan öteki bazı gramerler.

Durum Değerlendirmesi ve Çözüm Bekleyen Sorunlar:

3. Yukarıdan beri yapılan açıklamalarla, Türkiye Türkçesi üzerindeki gramer çalışmalarını özet olarak ana çizgileri ile belirtmeye çalıştık. Sıralanan örnekler açıkça ortaya koymaktadır ki, Cumhuriyet dönemindeki gramer çalışmaları, sayıca daha önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak derecede çoktur. İçlerinde verimli ve göreceli olarak kapsamlı olanlar da vardır. Kuralların ortaya konmasında daha çok hazır kalıplara değil, dil malzemesinin verdiği sonuçlara dayanıldığı için hayli yol alınmıştır da… Ancak, yapılan bütün bu çalışmalar üzerinde bir durum değerlendirmesi yapıldığında, ulaşılan noktaların ulaşılması gereken hedefler açısından asla yeterli olmadığı kolaylıkla söylenebilir. Bunun birkaç temel nedeni vardır. Başta gelen neden, Türk grameri alanındaki çalışmaların, yukarıdaki bölümde açıklandığı üzere, yüzyıllarca ihmale uğratılmış, dolayısıyla bir boşluk ve umursamazlık içinde bırakılmış olmasıdır. Bu durum, Cumhuriyet döneminde gramer alanını yeni eğitim ve öğretim politikası gereği olarak ister istemez büyük açıklıklar ve çözüm bekleyen birçok sorunlar ile karşı karşıya getirmiştir. Ayrıca Cumhuriyet dönemindeki acil sosyal ve kültürel gereksinimler de okul gramerleri yazımını ön plana geçirmiş; derinlemesine gramer araştırmaları ya çok ağır tempo ile yol almış ya da uzunca bir süre geri plana itilmiştir. Bunların dışında, Türk dilinin tarihi ve coğrafi yayılma alanı çok geniş olduğu ve araştırıcıların büyük bir kısmı da çalışmalarını Türkiye Türkçesi dışında kalan eski ve yeni yazı dilleri veya lehçeleri alanlarına yönelttiği için, Türkiye Türkçesi grameri üzerindeki çalışmaların payı da o oranda azalmıştır. Bu durumların doğal bir sonucu olarak da genellikle ayrıntılı araştırmalara dayanan bilimsel nitelikte gramerler ortaya konamamıştır.

Bu türlü süreçlerden geçen gramer çalışmalarının günümüzdeki genel durumu şu noktalarda özetlenebilir:

3. 1. Elde var olan eserlerin hemen çoğu, orta veya yüksek öğretim düzeyinde ders kitapları niteliğindedir; dolayısıyla, konuları değerlendirme ölçüleri sınırlıdır. Konuların işlenişi bakımından örnekler farklı olsa da verilen bilgiler çok kez doğrusu ile yanlışı ile birbirinin tekrarı durumundadır; yahut da çeşitli yönlerde birbiriyle çelişen yargılar ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan yer yer düzeltilmeye muhtaçtır.

3. 2. Türkiye Türkçesinde 80-90 yıllık dil malzemesine ve derinlemesine incelemelere dayanan temel gramerlere ihtiyaç olduğu halde, bu alanda halen büyük bir boşluk yaşanmaktadır. Yalnız, yüksek öğretim düzeyindeki bazı gramerlerde, bir dereceye kadar daha derinlemesine bir yöntemin yer aldığı göze çarpar. M. Ergin’in Türk Dil Bilgisi (1958, 1962 yay.) ve T. Banguoğlu’nun Türkçenin Grameri (1974, 1986, 1990, 1995 baskıları) gibi. Tarafımızdan hazırlanan Türkiye Türkçesi (Şekil Bilgisi) adlı gramer, (baskıda) böyle temel bir ihtiyacı karşılama hedefine yönelmiştir.

3. 3. Ülkemizde, geniş kapsamlı temel gramerlerin yazılamamasının başlıca nedeni, her bir gramer konusu üzerinde derinlemesine araştırma sonuçları veren monografilerin yazılamamış olmasındandır. Bu bakımdan, temel gramer niteliğinde, kapsamlı eser hazırlayacak olan bir kimse, öncelikle bütün gramer konularını didik didik edecek araştırmalar yapma güçlüğü ile karşı karşıya gelmektedir. Bu da tek kişinin altından kalkabileceği bir yük değildir. Biz Türkiye Türkçesi (Şekil Bilgisi)’nin bölümlerini yazaken, bu güçlüğü yakından yaşamış bulunuyoruz.

3. 4. Yazılan gramerlerin hemen hepsi de tasvirci gramer niteliğindedir. Gerçi, Türkiye Türkçesinin tarihi dönemdeki kaynaklarını metin olarak yayımlayan eserlerde, çok kez bu eserlerin gramer yapıları da ele alınıp işlenmiştir. M. Mansuroğlu’nun yayımladığı Ahmed Fakih’in, Çarhname’si (İÜ, Edebiyat Fak., yay., 1956); L. Karahan’ın yayımladığı Erzurumlu Darîr’in, Kıssa-i Yûsuf (Ankara TDK yay., 1994); Z. Korkmaz’ın yayımladığı Sadrü’ddîn Şeyhoğlu’nun, Marzubân-nâme Tercümesi (AÜDTCF yay., 1973); M. Ergin’in yayımladığı Dede Korkut Kitabı II (Ankara TDK yay., 1963); Paşa Yavuzarslan’ın yayımladığı Musa bin Hacı Hüseyin el-İznikî’nin, Münebbihür-Râhidîn (uyurları uyandurucu) (Ankara TDK yay., 2002) adlı eserlerin gramer bölümleri gibi. Ama Türkiye Türkçesinin tarihi dönemlerini bir bütün olarak ele alan ve yer yer günümüz gramerine de ışık tutacak olan gramer çalışmaları yapılmamıştır. Bugün elimizde, Eski Anadolu Türkçesi ile Osmanlı Türkçesini kaynaklara dayanarak işleyen ve Türkiye Türkçesine uzanan gelişme köprüsünü kuran bir temel gramer yoktur. Eski Anadolu Türkçesinde Ekler (Gürer Gülsevin, Ankara TDK yay., 1997) örneğinde görüldüğü gibi, tek bir konuyu işleyen araştırmaların sayısı bile bir ikiyi geçmemektedir. Bu konuda yabancılar tarafından yapılmış olan bir iki araştırma bir istisna oluşturur.

3. 5. Yazılan Türkiye Türkçesi gramerleri, daha çok şekil bilgisi ve söz dizimi temelinde yol almıştır. Ses bilgisi konusundaki yayınlar, Banguoğlu’nun Türkçenin Ses Bilgisi (Ankara TDK yay., 1959) adlı eseri bir yana bırakılırsa, sayıları oldukça sınırlı makalelerden ibarettir. Burada bir istisna olarak J. Deny’nin, Oytun Şahin tarafından Türkçeye de aktarılmış olan Principes De Grammaire Turque ( “Turk” De Turquie): Türk Gramerinin Temel Kuralları (Ankara TDK yay., 1995) adlı eseri de verilmelidir. Anlam bilgisi ile ilgili yayınlar da pek sınırlıdır. Var olanlar batı kaynaklarındaki bilgilerin Türkçeye uyarlanması biçiminde ve bir başlangıç niteliğindedir. Gramer konularını bütünü ile ele alan ve bir dereceye kadar doyurucu sayılan araştırmalar tek tük denecek kadar azdır. Sonuç olarak, Türkiye Türkçesi gramerinin her bir ana bölümünde veya bir ana bölümün alt konularında, ayrıntılı araştırma ve incelemelere dayanan eserler verilememiş veya pek az sayıda verilebilmiş olduğu için, bugün genellikle eksikleri tamamlanmış ve yanlışlarından arındırılmış, birleştirici ve bütünleştirici geniş kapsamlı gramerlerimiz vardır denemez. Ama, üniversitelerimizce yapılan veya yaptırılan yeni araştırmalar ve Türk Dil Kurumunun aracılığı ile yayın alanına çıkan bir kısım çalışmalar ilerisi için umut vericidir.

Ülkemizde, gramer konuları üzerindeki çalışmaların içinde bulunduğu genel durum dolayısıyla, bugün çözüm bekleyen birtakım sorunlarla karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz. Değerlendirme ayrılıklarından kaynaklanan ve ortak bir noktada birleştirilmesi gereken bu sorunların çözümü için, dilcilerimizin yakından bildiği üzere, Türk Dil Kurumu, 1993 yılından beri yılda iki kez üniversite öğretim üyelerinin de katılımı ile “Türk Gramerinin Sorunları” toplantıları yapmaktadır. Bu toplantılarda, üzerinde durulması gereken konular ikişer bildiri ile katılımcıların dikkatine sunulmakta; daha sonra da konu tartışmaya açılarak, var olan sorunlar bilimsel değerlendirmelerle bir ortak görüş noktasına getirilme amacı gütmektedir.6

Hâlen gramerlerimizde var olan ve bundan sonraki çalışmalarda çözüm bulması beklenen sorunlardan birkaç örneği burada bilginize sunmak istiyorum.7 İşte örnekler:

4. 1. Bir kısım gramerlerimizde, Türkiye Türkçesinin dil malzemesi eski alışkanlıkla yine Arap grameri ile Fransız ve dolayısıyla batı gramerleri kalıplarına sokulmuş ve konuların sınıflandırılmasında bu yönteme dayanılmıştır. Bilindiği gibi Arap gramerinde konular başlıca isim, fiil ve harf olmak üzere üç ana bölüme ayrılmıştır. Bu bölümler Osmanlı Türkçesi gramerlerine isim, fiil ve edat olarak aktarılmıştır. Edatlar, isimler ve fiiller gibi anlamlı değil, görevli sözler oldukları için Türkiye Türkçesi gramerlerinde de konuların bir bölüğü edatlar kalıbı altında ele alınmış ve bu gruba giren konular kendi içlerinde “son çekim edatları” (gibi, için, kadar, göre, dolayı, sonra vb.), “bağlama edatları” (ve, ile, dahi, ya…ya, hem… hem, ne…ne vb.), “cümle başı edatları” (ama, ancak, fakat, lakin, yani vb.) ve “ünlem edatları” (arkadaş!, haydi!, hey, işte, hay hay vb.) gibi bir sınıflamadan geçirilmiştir. M. Ergin’in Türk Dil Bilgisi adlı gramerinde ve N. Hacıeminoğlu’nun Türkçede Edatlar başlıklı araştırmasında böyle bir sınıflandırma yer almıştır. Aynı durum daha başka gramer ve çalışmalarda da görülmektedir.

1921 yılında yayımlanmış olan J. Deny’nin grameri8 konuların ele alınış ve işlenişi bakımından bir dönüm noktası oluşturur. Ancak, Deny, bu hacimli eserini Fransız üniversite öğrencilerine Türkçeyi öğretmek amacı ile yazdığından, eserde Fransız dilinin kalıpları egemendir. Sözcüklerin sınıflandırılması bakımından da Arap dilinin kalıplarına uyulmuştur.

Türkçenin bütünü üzerinde duran Danimarkalı Türkolog K. Grönbech ise, Türkçedeki bütün kelimeleri isim ve fiil olarak iki ana gruba ayırmıştır. Grönbech konuya gramer ögelerinin kökeni açısından yaklaştığı için edat, zarf, zarf-fiil gibi gramer ögelerini de asıl yapıları açısından isim ya da fiil grubuna sokmuştur.9

Türkiye Türkçesinin gramer konularını sınıflandırırken hem genel çizgileri ile türler hem de kelime sınıflarının gösterdiği farklı belirtiler üzerinde durmuş olan A. N. Kononov da10 ikili bir sınıflamayı benimsemiş görünür. Ancak, Kononov gramerinde de yöntem bakımından Rus dilinin etkisi göze çarpmaktadır.

Yerli gramer yazarlarının bir kısmı da konuları Türkçenin yapı ve işleyiş özelliklerine göre değerlendirerek doğrudan doğruya isim (veya ad), sıfat, zamir, zarf, fiil, edat, bağlaç ve ünlem olmak üzere sekiz söz sınıfına ayırmışlardır. Bizce de gerçek durum böyledir. Ancak, daha anlamlı ve işlevlik bir değerlendirme ile gramer ögelerini kendi içinde önce 1. Anlamlı ögeler, 2. Görevli ögeler diye iki temel gruba ayırmak uygun olur. Anlamlı ögeler içinde ad ve ad soylu sözler ile fiil ve fiil soylu sözler yer alır. Görevli ögeler içinde ise, işlevce birbirinden çok farklı görevler yüklenmiş olan edat, bağlaç ve ünlem niteliğindeki sözler yer alır. Bunların, yüklendikleri işlev ayrılıkları dolayısıyla elbette ayrı ayrı adlandırılmaları gerekir.11

Gramerlerimizde yer yer böyle birbirinden farklı bir sınıflandırmanın yer almış olması, ister istemez gramer eğitim ve öğretiminde de bir kutuplaşma ve ayrılığa yol açmıştır. Dilimizin gramer malzemesi, Türkçenin yapı ve işleyiş özellikleri temel alınarak değerlendirildiğinde, bu ikilik kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı’nı Peygamber Efendimiz’den Esinlenerek Yazmış

Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı’nı Peygamber Efendimiz’den Esinlenerek Yazmış

Tarihçi-yazar Yavuz Bahadıroğlu, Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’nı Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sas) ‘Korkma!’ sözünden esenlenerek yazdığını, söyledi.

Bahadıroğlu, aylık olarak yayınlanan genel kültür dergisi Moral Dünyası’nda yayınlanan yazısında İstiklal Marşı’nın yazılış sürecini şöyle anlattı: “Mehmet Akif, Taceddin Dergâhı’na (Ankara’da) kapanıp İstiklal Marşı’mızın ilk mısrasının ilk kelimesini “besmele” eşliğinde döşedi: “Korkma!” Bu kelime, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in (sas) Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında sığındığı Sevr Mağarası’nda, muhteşem yol arkadaşı Hz. Ebubekir’in endişelenmesi üzerine söylediği ‘Korkma ey Ebu Bekir, Allah bizimledir!’ teselli cümlesinin ilk kelimesinden alınmıştı.”

Yazdığı tarih kitaplarıyla tanınan yazar Vehbi Vakkasoğlu da Marş’ın İslam’dan kaynaklanan milli bir ruhla yazıldığını dile getirdi. Akif’in mezarını ziyaret eden öğrencilerle sohbet eden Vakkasoğlu, çeşitli nasihatlerde bulundu. Emekli Tümgeneral Doğu Silahçıoğlu’nun İstiklal Marşı’ndaki ‘hak, ezan, cennet ve iman’ gibi dini kavramlardan rahatsız olmasını yadırgadığını dile getiren Vakkasoğlu şunları kaydetti: “İstiklal Marşı’nın özünde imandan ve İslam’dan kaynaklanan bir ruh ve heyecan var. Aslında, ölüme kutsal bir mana kattığı için ‘şehit’ de dinî bir kavramdır. Bunları çıkartırsanız zaten marş da kalmaz. Paşam size düşen, milletin temel değerleriyle kavga etmek değil, kardeşliği destekleyen, geliştiren ve teşvik eden açıklama yapmaktır.”

Harf İnkılâbı - Prof. Dr. Zeynep Korkmaz

Harf İnkılâbı - Prof. Dr. Zeynep Korkmaz

Sayın Bakanlar, Sayın Milletvekilleri, Sayın davetliler, değerli meslektaşlarım.
Türkiye Cumhuriyetinin 75′inci, dil inkılâbının 66′ncı, harf inkılâbının da 70′inci yıl dönümü dolayısıyla, kültür inkılâbının ilk yapı taşı niteliğinde olan, hazırlık ve uygulama safhalarındaki çalışmaların bir kısmı bu sarayın muhteşem tarihî tablosunda gerçekleştirilen harf inkılâbı üzerinde durmak ve sizlere bu salondan yine o günlerin heyecan duyguları ile seslenmek istiyorum.

Bildiğiniz üzere “harf inkılâbı” veya “yazı inkılâbı” diye adlandırdığımız bu inkılâp, Arap alfabesi yerine Lâtin alfabesi temelindeki millî bir Türk alfabesini geçerli kılan bir değişimin ifadesidir. Bu inkılâp 1928 yılının 8-9 Ağustos gecesinde, ulu Atatürk’ün Sarayburnu Parkı’ndan halka yaptığı bir konuşma ile müjdelenmiş ve bir iki ay içinde gerekli ön çalışmalar tamamlanarak 1 Kasım 1928 tarihinde, 1353 sayılı kanunla TBMM’nin onayından geçmiş ve yürürlüğe girmiştir.

Harf inkılâbı, niteliği bakımından basit bir yazı değişiminden ibaret değildir. Bu inkılâbın sosyal yaşamımızda, dil ve kültür tarihimizde önemli bir yeri vardır.

Bilindiği üzere Atatürk inkılâplarının dayandığı temel ilke, Türkiye Cumhuriyetini siyasî yapısı bakımından olduğu gibi, sosyal yapısını şekillendiren kültür değerleri bakımından da çağdaş bir devlet hâline getirmekti. Dolayısıyla harf inkılâbı da millî değerlere bağlı bir çağdaşlaşmanın ifadesidir. Ayrıca, sosyal ve kültürel alandaki öteki yeniliklere de temel oluşturan bir özellik taşımaktadır. Türk toplumunun kendi diline, kendi tarihine sahip çıkabilmesi, eğitim birliğine ve millî bir eğitim sistemine kavuşabilmesi, okuyup yazma öğrenmenin kolaylaştırılması ve kültür alanındaki gelişmelerde gerekli hamlelerin yapılabilmesi, her şeyden önce Türk ulusunun kendi dilinin özelliklerine uygun, kolay öğrenilir bir alfabe sistemine sahip olması ile gerçekleştirilebilirdi.

Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkeleri ve devlet felsefesi ile bağlantılı olarak, Atatürk’ün yazı inkılâbı konusunda dayandığı gerekçe, Arap dilinin ihtiyaçlarından doğmuş olan Arap yazısının Türk dilinin özelliklerine aykırı düşmesidir. Bu gerçek, ülkede okuyup yazma güçlüğü doğuruyor ve kültür alanındaki gelişmelerin önünü tıkıyordu.

Alfabe temeline dayanan gelişmiş yazılarda alfabeyi oluşturan işaretler veya harfler, dildeki seslerin yazıya yansımış sembolleridir (karşılıklarıdır). Bu nedenle bir alfabenin mükemmelliği, o alfabedeki işaretlerin dildeki sesleri ve dilin ses yapısını karışıklığa meydan vermeyecek biçimde karşılamasına bağlıdır. Oysa, Türkçeye uygulanan Arap harfleri, böyle bir imkânı sağlamaktan çok uzak durumdadır. Çünkü yine hepimizce bilindiği gibi, Arap dili Hamî-Samî diller ailesine giren bükümlü bir dildir. Bu dilde yeni türetmeler ve fıil çekimleri sabit harflere bağlı kök durumundaki kelimelerin iç bünyelerinde meydana gelen ünlü kırılmaları ve bunların “vezin” denilen belli gramer kalıplarına göre genişletilmesi ile yapılır. Klâsik bir örnek olarak, ketebe “yazdı”, kâtib “yazan”, mekteb “okuyup yazma yeri”, mektûb “yazılmış şey” gibi şekiller gösterilebilir. Türkçe ise Altay dil ailesine bağlı, eklemeli (agglutinant, iltisaklı) bir dildir. Bu dilde kelime kökleri sabittir. Yeni türetmeler ve çekimler bu köke eklenen ekler ile karşılanır.

Ayrıca, Türkçe, kendi ses sisteminde ünlülere ağırlık veren bir dildir. Standart Türkçede 9 ünlü vardır. Arap yazısı ise, ünsüz iskeletine dayanan bir yazıdır. Ünlülerinin sayısı üçü geçmemekte ve bunlar da yalnız uzun okunan ünlüler için kullanılmaktadır. Yani yazıda kısa ünlüler yazılmamaktadır. Oysa, Türkçe aynı zamanda kısa ünlülere dayanan bir dildir. Arapçadaki bu ünlü eksikliği dolayısıyla ünsüzlere ağırlık verilmiş ve ünsüzlerinde Türkçenin ünsüz sistemi, ses yapısı ve ses kuralları ile bağdaşmayan bir çeşitlilik ortaya çıkmıştır. Bu durum, dilimize girmiş Arapça ve Farsça kelimelerin doğru okunup yazılması bir yana, Türkçe kelimeler için bile büyük bir sıkıntı doğurmuştur. Söz gelişi q½ yazılışındaki bir sözün gel mi kel mi, kil mi gil mi, gül mü yoksa göl mü okunacağı yalnızca karineye yani sözün gelişine bağlı kalıyordu. Dolayısıyla bu imlâ, ünlülere değer vermeyen, kelimelerin kalıp hâlinde yazıldığı klişeleşmiş bir imlâ idi ve yine ünsüzlerinde Türkçe ile bağdaşmayan uyumsuzluk dolayısıyla, Türkçenin tek bir k ünsüzüne karşı Arap imlâsının kef ( ” ) ve kaf ( , ) diye ayrılan iki ünsüzü, Türkçenin tek h sesine karşı ha ( Õ ), hı ( O ) ve he ( ^ ) diye adlandırılan üç h’si, Türkçenin tek s ünsüzüne karşı sat ( ‘ ), sin ( ” ) ve peltek s ( À ) denen üç türü, z ünsüzünün z ( ” ), zel ( < ), zı ( ´ ) ve dat ( ÷ ) olarak adlandırılan dört türü, t’nin te ( ® ) ve tı (¹ ) denilen iki türü vardır. Yazıda ünlülerin kalın mı ince mi okunması gerekeceği bu ünsüz türlerine göre ayarlanıyordu. Oysa, Türkçede bu çeşitli ünsüzlere hiç gerek yoktu. Çünkü bir ünsüzün ön sıradan (palatal) mı arka sıradan (guttural) mı olduğu ünlü uyumu kuralı sayesinde kolayca ayarlanabiliyordu. Söz gelişi, bakmak sözündeki k’yi kaf ( , ) ile yazmak, ekmek sözündeki k’yi de kef ( ” ) ile yazmak gerekmiyordu.

Türkçede boğumlanma (atikulation) noktalarındaki ayrılık sebebiyle ayrı ses değerleri taşıyan g, ğ, v, ñ, y gibi ünsüzler Osmanlı imlâsında tek bir harf ile kef ( ” ) ile karşılanıyordu Bunun okuyup yazmada ortaya koyduğu güçlük çok büyüktü. Söz gelişi, değirmen sözündeki ğ ünsüzü kef ( ” = s¦d½o ) ile karşılanırken, bağır sözündeki ğ, gayın ( = dG ) ile karşılanıyordu. kovmak sözündeki v, gayın ile yazılırken ( oLG¬ ), övmek sözündeki v kef ile (pL½” ) yazılıyordu. Bu güçlükler için daha nice nice örnekler sıralanabilir. Durum yukarıda belirtilen bütün ünsüz türleri için de aynı idi.

Türkçede birer hançere sesi olan ayın ( Y ) ve hemze ( ¡ ) ünsüzleri bulunmadığı için bunların yazılıp okunması da ayrı bir sorun oluşturmuştur. Bu sesleri taşıyan alıntı sözler, Türkçedeki okunuşlarında söz başlarında hep, söz sonlarında çok kez atılarak a, ı, o, u, ö, ü gibi ünlülere çevrilmiş, kelime içinde de ya atılmış ya da kesme biçiminde okunmuştur: âciz, acaba, ömür, malûm, maruf, memur, mimar gibi. Ancak, bunların imlâda ne zaman elif, ne zaman ayın ve ne zaman hemze ile yazılacağı, her sözün yazılışını teker teker bellemeden öteye bir çözüm getirememişti.

Bu güçlüklere, imlâda yazılıp da okunmayan, Arap dilinde p, ç bulunmadığı için sonradan imlâya eklenmesine rağmen, yazıda karışıklığa yol açan p, ç ünsüzlerinin durumu ile daha başka karışıklıkları da ekleyebiliriz. Bu konu ile ilgili ayrıntılar ve Arap yazısının Türkçenin imlâ sisteminde yarattığı sıkıntılar, birkaç yazımızda ayrıca ele alındığından,1 burada konuşmanın özünden ayrılarak daha fazla ayrıntıya inmek istemiyoruz. Ancak, belirtilmesi gereken önemli husus şudur ki, Arap dilinin ses yapısı ve gramer kuralları ile Türk dilinin ses yapısı ve gramer kural ları arasındaki zıtlık ve uyuşmazlıklara rağmen, Türk yazı sisteminin Arap yazısının kalıplarına sokulması, Türkçede imlâyı klişeleştirmiş; her kelimeyi şekil ve anlam olarak teker teker tanıma ve öğrenme mecburiyeti doğurmuştur. Dilde Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin de fazlasıyla yer almış olması, bu güçlüğü daha da artırmıştır.

Arap yazısının Türk dili açısından getirdiği bu yetersizlik, Tanzimat döneminden başlayarak sık sık Osmanlı imlâsını gündeme getirmiş ve çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Bu tartışmalar sonunda, zamanla iki farklı görüş su yüzüne çıkmıştır. Bunlardan biri Arap yazısı temelindeki Osmanlı imlâsının ıslahı görüşüdür. Ancak, bu görüşle ilgili denemeler olumlu bir sonuç vermemiştir. O hâlde, geriye kalan ikinci görüş, alfabe değişikliğidir.

Bütün bu olumsuz gelişmeleri yakından izleyen ve bilen Atatürk, artık bir yazı inkılâbı yapmanın gereğine inanmış bulunuyordu. Üstelik böyle bir inkılâp dil tarihimizde bir dönüm noktası oluşturacak, sosyal ve kültürel alandaki öteki inkılâplara da temel vazifesi görerek öncülük edecekti. Ne var ki, böyle bir inkılâbı gerçekleştirmek kolay değildi. Bunun için önce Arap alfabesi ile okuyup yazma güçlüğünün getirdiği olumsuzlukların halka açıklanması, sosyal yapının böyle bir değişimi kabule hazır duruma getirilmesi, uygulama için zaman ve zemin şartlarının kollanması, uygulamanın sistemli ve plânlı bir programa bağlanması gibi önemli süreçlerden geçmesi gerekiyordu. Bunda, inkılâbı uygulayacak önderin kimlik ve kişilik yapısının toplumca benimsenmesinin de önemli bir payı vardı.

Biraz önce yazı inkılâbının dil ve kültür tarihimizde bir dönüm noktası oluşturduğuna işaret etmiştik. Öyle ya, Run ve Uygur yazılarından başlayarak -Benden sonra konuşacak olan değerli meslektaşım Prof. Dr. Sayın Osman Sertkaya’nın da üzerinde duracağı üzere- Türk toplumları tarih boyunca çeşitli alfabe sistemlerini benimsemiş ve kullanmışlardır. Türklerin, Anadolu bölgesinde yurt tutan kolu, XI. yüzyıldan başlayarak XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar uzanan 900 yıllık bir dönemde Arap yazısını benimsemiş bulunuyordu. Bu yazı ile binlerce kültür ürünü ortaya konmuştu. Üstelik Arap yazısı İslâm din ve kültürünün bir sembolü gibi de algılanıyordu. Türk toplumunun böyle gelenekleşmiş bir yazı kültüründen koparılıp da Lâtin yazısı temelinde yeni bir alfabeyi benimsemesi elbette kolay değildi. Ama inkılâpların dayandığı temel ilkeler ve Türk milletinin geleceğini ilgilendiren gelişmeler de böyle bir değişikliği kaçınılmaz kılıyordu. Esasen Arap yazısının Türkçe için ne kadar yetersiz kaldığı Tanzimat, Servetifünûn ve Millî Edebiyat döneminde yapılan bilimsel tartışmalarda da ortaya konmuştu. Arap yazısını ıslah yolundaki denemeler de başarısız olduğu için çıkar yol Türkçenin dil yapısına uygun bir alfabe sisteminin kabulünde idi.

Atatürk’ün Türk toplumunda bir yazı inkılâbı yapılması gereğini benimseyen görüşü oldukça eskidir ve Cumhuriyetten önceki yıllara kadar uzanır.2 Türk toplumunun kendi gelişmesini engelleyen bağlardan kurtularak, geleneksel kültürden çağdaş kültüre geçmesinin inkılâpçı atılımlar ile gerçekleştirilebileceği görüşünde idi. Ancak, yukarıda belirtilen sıkıntıların giderilmesi için önce toplumun böyle bir geçişe hazır duruma getirilmesi gereğine de inanıyordu. Onun büyük Nutuk’unda dile getirdiği “Ben milletin vicdanında ve istikbalinde ihtisas ettiğim büyük tekâmül istidadını, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak peyderpey, bütün heyet-i içtimaiyemize tatbik ettirmek mecburiyetinde idim.” sözleri,3 bu görüşün ve inkılâplardaki zamanlama sırasının önemine işaret etmektedir.

Cumhuriyet döneminde, Lâtin alfabesinin kabulü konusundaki ilk teşebbüsler 1923 yılında başlamıştır. Bu tarihte İzmir’de düzenlenen İktisat Kongresi’nde Ali Nazmi ile bir arkadaşı Lâtin harflerinin kabulü konusunda bir öneri vermişlerdi. Ancak, bu öneri tepki ile karşılanmış, hatta en büyük tepki de “Lâtin Harflerini Kabul Edemeyiz” başlıklı yazısı ile4 Kongre Başkanı Kâzım Paşa (Karabekir)’dan gelmiştir. Hüseyin Cahit Yalçın da 1923′te İzmir’de İstanbul gazetecileri ile yapılan bir toplantıda yine böyle bir öneri ileri sürdüğünde bu öneriyi Atatürk bile olumlu karşılamamıştır. Çünkü, memlekette o gün esen hava böyle bir yenilik için daha zamanın gelmemiş olduğunu gösteriyordu. Nitekim Atatürk, bu isteksizliğinin sebebini daha sonraki yıllarda Falih Rıfkı Atay’a “Hüseyin Cahit bana vakitsiz bir iş yaptırmak istiyordu. Yazı inkılâbının daha zamanı gelmemişti.” diye açıklamıştır.5 Aynı durum, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki müzakerelerde de göze çarpıyordu. 25 Şubat 1924 tarihinde İzmir Milletvekili ve Millî Eğitim Bakanı Şükrü Saracoğlu, millî eğitim bütçesi dolayısıyla yaptığı konuşmada, yapılan bunca fedakârlıklara rağmen, halkın hâlâ okuyup yazma bilmemesinin Arap harflerinin yetersizliğinden kaynaklandığını dile getirdiği zaman karşılaştığı büyük tepki, Atatürk’ün zamanlama konusundaki duyarlığının ne kadar yerinde olduğunu ortaya koyan bir örnektir. Bu durum bir süre basındaki yazı ve tartışmalarda da devam etmiştir. Atatürk, yenilikleri topluma bir oldubitti biçiminde kabul ettirme yerine, toplumu, duygu ve düşünceleri ile bu yeniliğe hazırlama yöntemini benimsemişti. Bu nedenle 1924-1928 yılları arasındaki süre, yazı ve dil inkılâbına öncülük eden bazı yeniliklerin yapılması (3 Mart 1924′te öğretim birliği ile ilgili, Tevhid-i Tedrisat kanununun, 26 Aralık 1925′te İslâm takvimi yerine uluslar arası takvimin ve saat ölçülerinin kabulü, 24 Mayıs 1928′de çıkarılan bir kanunla Arap harfli rakamlar yerine Lâtin esaslı uluslar arası rakamların alınmış olması gibi) ve yeni Türk alfabesinin kabulü için bir ortam hazırlama süresidir.

Bu geçiş döneminden sonra, artık harf inkılâbına el atma zamanı da gelmiş olduğundan, Atatürk’ün direktifı ve Bakanlar Kurulunun kararı ile daha önce kurulmuş olan Dil Encümeni 26 Haziran 1928 tarihinde resmen çalışmaya başlamıştır. Falih Rıfkı (Atay), Yakup Kadri (Karaos-manoğlu), Ruşen Eşref (Ünaydın), Ahmet Cevat (Emre), Ragıp Hulûsi (Özdem), Fazıl Ahmet (Aykaç), Mehmet Emin (Erişirgil) ve İhsan (Sungu)’dan oluşan bu encümen, Lâtin alfabesi temelinde, ancak, her yönü ile Türkçenin ses yapısına uygun millî bir Türk alfabesi hazırlama görevini yüklenmiş bulunuyordu. Encümen çok dikkatli ve titiz çalışmalar yaparak, bir tasarı hazırlamıştır. Encümen tarafından hazırlanan bu tasarıda ne Arap alfabesindeki harfler yer almış ne de Avrupa milletlerinin yazılarında görülen ch, sch, tsch gibi ikili, üçlü ve dörtlü harflere yer verilmiştir. ç, c, s, j, ğ gibi harfler de başka dillerin alfabesinden alındığı hâlde, ses değerleri bakımından kendi dilimize göre ayarlanmıştır.6 Çalışmalar sırasında komisyon güçlükle karşılaştıkça, Atatürk devreye girmiş ve bu güçlükleri keskin görüşü ile aydınlığa kavuşturmuştur.7

Komisyonun üzerinde durduğu önemli bir nokta da kabul edilecek yeni alfabenin uygulama süresi idi. Üyeler bu yeni alfabenin 5-15 yıl arasında değişen bir süre içinde uygulanabileceği görüşünde idiler. Komisyon üyesi Falih Rıfkı Atay, Komisyon tasarısını Atatürk’e sunduğu zaman, Atatürk’ten aldığı cevap, devlet başkanının bu konudaki derin seziş gücünü bir daha ortaya koyar niteliktedir. Falih Rıfkı Atatürk’le aralarında geçen bu konuşmayı şöyle aktarmıştır:

“Atatürk bana sordu:

-Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz?

-Bir on beş yıllık uzun, bir de beş yıllık kısa mühletli iki teklif var, dedim. Gazeteler yarım sütundan başlayarak yeni yazılı kısmı artıracaklardır. Daireler ve yüksek mektepler için de tedricî bazı usuller düşünülmüştür.

Yüzüme baktı:

-Bu ya üç ayda olur, ya da hiç olmaz, dedi. Hayli radikal bir inkılâpçı iken ben bile yüzüne bakakalmıştım.

-Çocuğum dedi, gazetelerde yarım sütun eski yazı kaldığı zaman dahi, herkes bu eski yazılı parçayı okuyacaktır. Arada bir harp, bir iç buhran, bir terslik oldu mu, bizim yazı da Enver’in yazısına döner. Hemen terk olunuverir. “8

Bu konuşmada geçen ve Enver yazısı denilen yazı, Enver Paşanın Osmanlı imlâsına bir çare bulmak üzere, imlâya, ünlülerin ilâvesi ve her harfin ayrı yazılması ile oluşturduğu bir imlâ biçimidir. Ne yazık ki, hatt-ı munfasıl, hatt-ı cedîd, Enverî yazı veya Enver yazısı denilen bu yazı türü de uygulamada benimsenmemiş ve fıyasko ile sonuçlanmıştır.

15 Ağustos 1928 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yazdığı bir makalede Yunus Nadi de yeni harf uygulamasının aceleye getirilmemesi gerektiği görüşünü savunuyor ve kesin uygulama için kendisince on yıldan fazla bir süreye ihtiyaç olduğunu ileri sürüyordu9. Ancak Atatürk, Yunus Nadi’nin görüşünü de mantıklı bir cevapla geçersiz kılmıştır10.

Esasen Atatürk’ün; 1928 yılının 8-9 Ağustos gecesinde Sarayburnu Parkı’nda yaptığı tarihî konuşmasında, Arap yazısından gelen güçlüğü, halkın bütün emeklerini kısırlaştıran çorak bir yolda yürümeye benzetmesi ve “Bir milletin, bir heyet-i içtimaiyenin yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmez, bundan insan olanlar utanmak lâzımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir; iftihar etmek için yaratılmış, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu hatâ bizde değildir. Türkün seviyesini anlamayarak kafasını birtakım zincirlerle saranlardadır. Artık mazinin (geçmişin) hatâlarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hatâları tashih edeceğiz (düzelteceğiz).”11 sözleri, hem tarihî bir zaruretin, hem kendisine güvenilir bir önder olarak millet üzerindeki yapıcı etkisinin, hem de bu işteki düzenli ivediliğinin ifadesidir.

Nitekim bundan sonra 11 Âğustos-29 Ağustos 1928 tarihleri arasında yine bu sarayda, Atatürk’ün başkanlığında milletvekillerinin, yazarların ve dilcilerin katıldığı alfabe uygulaması ile ilgili toplantılar ve dersler başlamıştır. Bu toplantılarda Alfabe Encümeni’nin hazırladığı taslak doğrultusunda kabul edilen ilkeler de Başbakan İsmet Paşa (İnönü) tarafından 3 madde hâlinde basına açıklanmıştır12.

Bundan sonraki günler ve haftalar (23 Ağustos-21 Eylül 1928) Atatürk’ün yeni Türk alfabesini öğretmek için bizzat önderlik ettiği yurt gezilerine ayrılmış ve bir eğitim seferberliği başlatılmıştır13.

Görülüyor ki, gerçekleştirilen dil inkılâbı ile dil ve kültür tarihimizin çetin bir dönüm noktası başarı ile aşılmıştır. Plânlı ve düzenli sosyal değişimin mükemmel bir örneği ortaya konmuştur. Tasarlanan daha sonraki inkılâpların hedeflerine ulaşabilmesi için de sağlam bir temel hazırlanmıştır. Getirdiği sonuçlar bakımından da eğitim ve kültür hayatımızda verimli gelişmeler sağlanmıştır.

Harf inkılâbının 70. yıl dönümünü kutlarken, aziz Atatürk’ün ve bu alanda emeği geçmiş değerli düşünce adamlarının manevî huzurlarında şükran ve saygı duyguları ile eğiliyor, sizleri de saygılarımla selâmlayarak konuşmama son veriyorum.

* “Harf İnkılâbının 70. Yıl Dönümü” dolayısıyla, 26 Eylül 1998 tarihinde Dolmabahçe (İstanbul) Sarayı’ında yapılan konuşma metnidir.

Prof. Dr. Zeynep KORKMAZ

Dünyada Bir Türk Dili

Dünyada Bir Türk Dili

Sosyo-Politik Bir Yaklaşım

Bugünkü konuşmamın üstbaşlığı Dünyada Türk Dili ise de, altbaşlığını Sosyo-Politik Bir Yaklaşım diye adlandırdım. Konuşmamda bügün dünyada Türk dilinin çeşitli kollarının tam sayısı, nerelerde ve sayıca kaç kişi tarafından konuşulduğu hakkında ansiklopedik ve istatistik bilgiler vermek amaçında değilim. Ben burada hem kullanmakta olduğumuz bazı tartışmalı terimler üzerinde durmak, hemde dünyadaki Türk dilinin çeşitli kollarının bügünkü durumuna onların tarihi gelişimlerini de gözönünde bulundurarak sosyo-politik açıdan yaklaşmak istiyorum. Benim burada vurgulamak istediğim tez şudur: tarih boyunca olduğu gibi bügün de Türk dilinin çeşitli kollarınınortaya çıkışları, varlıklarını sürdürmeleri, bazılarının yazı dili durumuna gelmeleri gibi dilbilim olayları aslında o yörelerdeki Türk topluluklarının sosyo-politik gelişmeleriyle sımsıkı bağlı olagelmiştir. Bu konuşmamda böyle gelişmeleri sizlerle tartışmaya açarken, ancak bir kaç örnekle yetineceğimi, Türk dilinin geçmişteki ve bügünkü bütün kollarını içine alan geniş boyutlu bir araştırma raporu sunmayacağımı da önceden belirteyim.

İlk Türk dilcisi ve aynı zamanda ilk Türkolog sayılan Kaşgarlı Mahmud 11. yüzyıldaki Türk boyları hakkında bilgi verirken, “Türkler aslında 20 kabiledirler ve her kabilenin de çok sayıda dalları vardır ki, onların sayısını ancak Allah bilir” der. Kaşgarlı Mahmud’un 11. yüzyıldaki Türk boy adlarından bazıları bügün de aynı adla yaşarken (Kırgız, Tatar, Başkırt gibi), bazı adlar ise yalnız bügünkü boyların tarihi boy grubu adı olarak hatırlanıyor (Oğuz Kipçak Karluk gibi). Bazı boy adları işe, çoktan tarih sahnesinden çekilmişler (Peçenek, Basmil, Yemek gibi). Kaşgarlı Mahmud’un saydığı Türk boy adlarının bir çoğu da 8. yüzyıldaki Orhun yazıtlarında geçmekteydi. Kaşgarlı Mahmud Türk boylarının dil özelliklerinden bir bölümü hakkında da Divan’ında iyi bir dilci dikkati ile bize bilgi aktarıyor.

Kaşgarlı Mahmud’dan tam 8 yüzyıl sonra 19. yüzyıl sonlarında Alman asıllı Rus Türkoloğu Wilhelm Radloff Türk lehçeleri Edebiyatından örnekler serisi antolojilerinde özellikle Güney Sibirya ve Altay bölgesindeki çok sayıda Türk boylarının ağızlarından derlenmiş halk edebiyatı örneklerine, 4 ciltlik Türk Ağızları (Diyalektleri) Şözlügü’nde de onların sözvarlığına yer vermiştir (Koybal Kaçin, çulim, Soyon, Altay-Kiji gibi).

Ğörüldügü gibi, Türk boyları ve onların konuşma dillerinin sayısı tarih boyunca tam olarak tesbit edilemeyecek kadar çok olduğu gibi, bügün de çöktür. Türkoloji çalışmalarının bügünkü düzeyinde bile, biz Türk dilinin bütün kolları ve onların alt-kollarını hepimizi tatmin edecek yeterlikte ayırdederek topluca sıralama imkan ve bilgisine sahip değiliz.

Türkiye’de sıkça kullanılan Türk lehçeleri teriminin tam anlamı benim için o kadar açık ve belirgin değil. 9Astelik, Türk lehçeleri dediğimiz zaman bügün dünyanın çeşitli yörelerinde yaşayan ve genel bir Türk dilinin kollarından birini kullandığı varsayılan toplulukların konuşma ve yazı dillerinden hangilerini bu Türk lehçeleri terimi içinde toplayacağımızı da yüzde yüz kesinlikle bilmediğimi burada itiraf etmeliyim. Buyüzden, konuşmamın başında genel olarak Türk dili, Türk lehçeleri, Türk şiveleri, Türk ağızları, Türk dilinin kolları terimlerinden ne anlaşıldığını yine bir kez sizlerle tartışmak istiyorum.

Türkçe ve Türk dili terimleri bizde, yanı Türkiye’de, biri dar, ikincisi geniş olmak üzere iki ayrı anlamda kullanılıyor. Dar anlamda bügün Türkiye’deki konuşma ve yazı dilini Türkçe ve Türk dili diye adlandırıyoruz. Geniş anlamda işe, Türkiye’deki Türk dili ile birlikte yeryüzündeki başka Türk konuşma ve yazı dillerini de topluca Türkçe ve Türk dili diye karşılıyoruz.

Reşit Rahmeti Arat Türk dilinin kollarını sınıflandırmada lehçe ve şive terimlerini kullandı. çuvasça ve Yakutçayı Türk dilinin lehçeleri ve geri kalan Türk dil kollarını ise Türk dilinin siveleri diye ikiye ayırdı. Hocamız Muharrem Ergin bu sınıflandırmaya bağlı kalırken, Saadet çağatay Türk dilinin bütün kolları için yalnız lehçe terimini kullandı. Türkiye’deki başka Türkologlar ya lehçe terimini yeğleyerek “Türk Lehçeleri” sözünü veya şive terimine bağlı kalarak “Türk DEiveleri” sözünü kullanıyorlar. Talat Tekin işe, batıdaki Türkologlara uyarak “Türk dilleri” terimi üstünde ısrar etmektedir. Tekin ayrıca, çuvasçayı Türk dillerinden ayırarak, “çuvas-Türk Dilleri” diye bir sınıflandırmaya gidiyor.

Eski Sovyetler Birliği’nde Türk dilinin kolları içın “Türk dilleri” terimi kullanılmıştı, bu gelenek SSCB dağıldıktan sonra da bağımsızlıklarına kavuşan Türk cumhuriyetleri ile Rusya Federasyonu içinde yaşayan Türk boyları tarafından da artık benimsendiğinden, onlar “Türk dilleri” veya “Türkı diller” terimlerini sürdürüyorlar. Değişik Türk yazı dillerinde ağız (yanı dialekt) karşılığı olarak işe, çoğunlukla lehçe, az olarak ise şive terimine başvuruluyor. Bu “dil” ve “lehçe” terimlerinin Türkiye’de ve Türkiye dışında birbirinden farklı anlamlarda kullanımları dolayısıyle Türkiyeli dilciler ile eski Sovyet sisteminde yetişmiş dilciler arasında zaman zaman tatlı tartışmalar ve anlaşmazlıklar çıkıyor. Eski SSCB’indeki Türk boylarının temsilcisi dilciler bazen biraz alıngan bir tavırla “Siz bizim dilimizi küçümsiyerek lehçe (yanı ağız) durumuna düsürüyorsunuz!” diye üzüntülerini dile getiriyorlar.

Tabii ki, burada biraz onların ve biraz da bizim karşılıklı kabahatımız var. Biz Türkiye’de kendi konuşma ve yazı dilimiz içın çekinmeden sadece “dil” terimini kullanırken, dışarda da Türkiye Türkçesini “Türk dili” (Türkish language) diye tanıştırıyoruz. Ancak, bir Azeri, bir özbek veya bir Tatar kendi ana dili içın “Azeri dili”, “özbek dili” veya “Tatar dili” terimine başvurdu mü, aceleyle atılarak, “Yok, bu yanlıştır, Azeri dili yok, Azeri Türk lehçesi var!” diye ısrar ediyoruz. Bu işe, ister istemez Türkiye dışındaki Türk boylarının arasında bizim biraz “üstünlük” tasar-ladığımız kanısını yaygınlaştiriyor. Sanki, bizimkişi “Türk dili”de, onlarınki “bizim birer lehçemiz” gibi!

Hele şive terimini “lehçe”anlamında tamamen bırakmamız gerektiği görüsündeyim. Bizde de “şive”nin ikinci anlamı ağız veya aksandır: İstanbul şivesi (yanı İstanbul aksani), Laz şivesi Külhanbeyi şivesiyle gibi. Türk boylarının çoğu da kendi anadillerinde şive terimini ağız (diyalekt) anlamında kullanıyorlar.

Lehçe terimi eskiden bazı Türk yazı dillerinde bizim bügün anladığımız “Türk dilinin kolları” anlamında kullanılmıştı. Mesela, özbek dilcilerinden Abdurrauf Fitrat 1920 sonlarındaki eserlerinde “şive” ve “tarmak” (yanı kol, dal) terimlerini kullandı: “Bizning tılımız yalpı Türk tilining kuç bir tarmağıdir.” (Bizim Dilimiz genel Türk dilinin geniş bir koludur). Ancak, Fitrat gibi şuurlu dil bilginleri ve aydınlarının 1937-1940 yılları arasında öldürülmesinden sonra, Sovyetler Birliği’nin başka yerlerinde olduğu gibi özbekistan’da da “Türk dilleri” veya “Türkı diller” terimleri yerleşti.

Ben bu konuşmamda şu “lehçe” kelimesi dünyadaki bütün Türk boyları tarafından anlaşılan ortak bir terime dönüsene kadar, ‘Türk lehçeleri” terimi yerine, “Türk dilinin kolları” terimini kullanmanın daha doğru olacağı görüsündeyim. Bunun yanında çeşitli Türk yazı (yanı edebi) dillerini de vurgulamak için de, Türkiye Türkçesi içın ‘Türk yazı dili”, başkalar içın “özbek yazı dili”, “Kazak yazı dili”, “çuvaş yazı dili” diye “yazı dili” (veya “edebi dil”) terimini, yeri gelince de kısaca Türkçe, Azerice, Tatarca, Uygurca adlarını kullanabiliriz.

Bizdeki gibi “dil, lehçe, ağız” olarak üçlü sınıflandırma birçok yabancı dil ve Türk dilinin başka kollarında yok. Onlarda yalnız “dil ve ağız (yanı lehçe)” “languağe and dialect” ikili sınıflandırma vardır.

Bu “dil mi, lehçe mi” tartışmasını şimdilik burada bırakarak, genel olarak modern dilbilimde de “dil ve ağız” konusunun oldukça tartışmalı ve karmaşık olduğunu, dil ile ağız arasındaki ayrımın her zaman o kadar da iyi yapılamadığını hatırlatmak isterim. Günümüz Amerikalı dilbilimcilerinden Noam Chomsky “Dil Hakkında Bilgi: Onun Tabiatı Kökeni ve Kullanılışı” adlı çalışmasında, dil ile ağız arasındaki ayırımın aslında sosyo-politik bir olgu olduğuna işaret ederken, Max Weinreich adlı dilciye atfedilen aşağıdaki espiriyi hatırlatır: “Bir dil ordu ve deniz kuvvetlerine sahip bir ağızdır!” Biz burada bu cümledeki kelimelerin sırasını biraz değiştirerek, anlamını daha da belirginleştirebiliriz: “Bir ağız orduya sahip olduğu zaman dil ölür!” Chomsky aynı eserinde dilin sosyo-politik boyutuna değinerek, “Biz çincede n bir dil olarak sözederiz, halbuki çeşitli çin ağızları birbirinden Roman dilleriç kadar apayrıdırlar. Biz Alman ve Hollanda dillerinden apayrı iki dil olarak sözederiz, halbuki Almancanın bazı ağızları Hollandacaya yakındır ve Almancaya anlaşılmayacak derecede uzaktir.” der.

Chomsky dil ve ağız arasındaki ayırımın temelde sosyo-politik boyutuna gönderme yaptığı halde, bu konuyu daha detaylı olarak işlemez. Biz burada sunu belirtebiliz: Dilbilimde aslı olan “Konuşma Dili”dir. Yani sosyolojik bir varlık olan dil elbette insan topluluklarında ilk önce konuşma dili olarak doğar, o topluluğun sosyal gelişmesine paralel olarak gelişerek kültürel boyut kazanır ve politik olaylar sonucunda ise ağız durumundan dil düzeyine yükselerek yazı diline sahip olur. Bunun örneklerini dünyadaki türlü dillerin gelişmesinde görebildiğimiz gibi, kendi dilimizin tarihinde de açik-şeçık olarak yakından izleyebiliriz.

Türk dilinin bügün ayrıntılı olarak inceleyebildiğimiz en eski örnekleri 8. yüzyıldaki Orhun yazıtlarıdir. Hiç kimse Orhun yazıtlarındaki dilin bir ağız, yanı dar anlamda yalnız Göktürklerin bir ağzı olduğunu iddia edemez. Halbuki, bu yazıtlardan öğrendiğimiz gibi o sıralarda çok sayıda Türk boyu Göktürk devleti içinde ve etrafında yaşadığı halde, onlar ayrı ayrı yazı dillerine sahip değillerdi. 8. yüzyılda Türk boyları birbirinden az veya çok farklı ağızlarda konuştukları halde, tek bir yazı dili etrafında birleşmişlerdi ve bu da tabii ki Göktürk devletinin yazı dili olan Orhun Türkçesi diye bügün tanımladığımız Türkçe yanı Türk yazı dili idi. Bizim o yazıtlarda bügün okuduğumuz yazı dili belki de o sıradaki Türk ağızlarından birisi veya bir ikisi üzerinde temellenmişti. Bunu bügün kesinlikle bilemezsek de, bildiğimiz tek nokta artık o yazıtlardaki dilin bir yazı dili olduğu ve kendisinden çıkmış olduğu ağız veya ağızlardan apayrı bir dil öldüğüdür. Yani bir veya birden fazla ağız Göktürk devleti içindeki sosyo-politik değişmelere paralel olarak bir yazı diline dönüsmüstür.

Daha sonraki yüzyıllarda Eski Uygurca Karahanlıca, Harezmce Kipçakça, Çağatayca (veya Müsterek Orta Asya Türkçesi ya da Doğu Türkçesi) diye adlandırdığımız Türk yazı dilinin tarihi dönemlerinin ortaya çikisi yine türlü yüzyıllarda Türk boylarının çeşitli yerlerdeki sosyo-politik gelişmelerine sımsıkı bağlıdır. Bu saydığımız Türk yazı dili dönemlerinde elbette çok sayıda Türk ağızı konuşma dili olarak varlıklarını sürdürüyordu. Yine bu konuda, özbek dilcilerinden Abdurrauf Fitrat’in 1920′lerdeki görüsüne göz atalim. Fitrat özbek Türkçesinin yazılmiş ilk grameri sayılan Şarf adlı şekilbilgisi (yanı morfoloji) eserinin “Tilimizni F1 Tarihi Aqimi” (yanı Dilimizin Tarihi Akımi) adlı giriş bölümünde, modern özbek yazı dilinin geçmiş edebi mirasınını söyle ifade ediyordu (Abdurrauf Fitrat’in 1920′ler sonunda kullandığı terimleri göstermek içın önce özbekçe metni okuyacağım:

“Xaqânı Türkçeside qabile s E9velerini F1 üstide turgan edebilik h E2li bar. Div E2n Lugat’nı yazgan Qasqarlı Mahmud bu s E9veğe Xaq E2nı Türkçesi d E9ğeni k E9bi ara-sıra yalgız Türkçe d E9b hem qoyadır. Bu hallerni biz çigatay Türkçeside hem köremiz. çigatayça, Orta Asyada yaşağan Türkı qabile s E9velerini F1 hemmesiden yuqarı turgan edebi, resmi beynel qabilevi bir tildir. Nev E2ik E9bi çigatay s E2irleri özlerini F1 bu edebi s E9veleriğe s E2dece Türkçe atını b E9rgenler.”

Yani Fitrat Türkiye Türçesiyle söyle diyor: “Hak E2nı Türkçesinde kabile şivelerinin üstünde duran edebilik durumu var. Div E2nü-lügatı’t-Türk’ü yazan Kaşgarlı Mahmud bu şiveye Hak E2nı Türkçesi dediği gibi, ara sıra yalnız Türkçe de diyor. Bu durumu biz çağatay Türkçesinde de görürüz. çağatayca, Orta Asya’da yaşayan Türk kabilelerinin sivelerinin hepsinden yukarda duran edebi, resmi kabilelerarası bir dildir. Nev E2yi gibi çağatay şairleri kendilerinin bu edebi şivelerine sadece Türkçe adını vermişler.” (Alıntı bitti). Ahmet Bican Ercilasun’un 23-27 Eylül 1996 tarihleri arasında burada yapılan 9Açüncü Uluslar Arası Türk Dili Kurultayı sırasındaki “Dilimizin Adi” adlı bildirisindeki görüşlerini Abdurrauf Fitrat da ta 1927′de doğruluyordu.

Buna karşılık, 14. yüzyıl başlarında İtalyan ve Alman misyonerleri tarafından derlenmiş Codex Cumanicus’taki dil ve edebiyat malzemesi Kuman Türklerinin yazı dilinin değil, konuşma dilinin özelliklerini bize ulaştırmaktadır.

Türklerin Anadolu’daki sosyo-politik etkinliği özellikle 13. yüzyılda artmaya başlaması- ndan sonra burada ortaya çıkan yazı dili Orta Asya ve Volga-Ural bölgelerindeki Doğu Türkçesi yazı dili geleneğinden koparak ayrı ve bağımsız bir yazı dili olarak gelişmeye başladı ve bu edebi dilde elbette Anadoludaki Oğuz Türkçesi ağızlarının yanı konuşma dilinin özellikleri etkin rol oynadı. Böylece, 13. yüzyıla kadar Türk boylarının birbirinden farklı konuşma dillerinin üzerinde ortak bir yazı dili durumunda olan Ortak Türk yazı dili, Anadolu’daki bu gelişmeyle Doğu Yazı Dili ve Batı Yazı Dili olarak ikiye parçalandı. Eğer Osmanlı Devletindeki resmi yazı dili, Anadolu’daki Oğuz konuşma dili özelliklerine değil de, Orta Asyadan gelen Ortak Türk Yazı Dili geleneğine dayanarak sürseydi, Türk yazı dilinin tarihi gelişimi elbette başka bir boyutta olacaktı. Anadolu’daki yeni yazı dili de daha sonraları, özellikle 18. yüzyılda birbirinden oldukça farklı iki yazı dili, yani biri Osmanlı devletindeki Türkiye Türkçesi ile öbü rü Azerbaycan’daki hanlıklarda gelişen Azerice yazı dili olarak olarak ayrılmaya başlar. Bunda elbette İran’daki Safaviler Devleti ile Osmanlı Devleti arasındaki siyasi çekişmelerle uzun savaşlar ve Kuzey Azerbaycan’daki küçük hanlıklardaki sosyo-politik gelişmeler etkin olmuştur.

Yirminci yüzyılda da Türk dilinin İran ve Afganistan’daki kolları birer modern yazı diline dönüsemeden ağız veya konuşma dili olarak kalırken, eski Sovyetler Birliği’ndeki kollarının ise çok sayıda modern Türk yazı dilleri olarak ortaya çikisini da sosyo-politik açıdan açıklayabiliriz. 19. yüzyılda Radloff’un dil malzemesi derlediği sıralarda sadece birer konuşma dili olan Sibirya’daki çeşitli Türk ağızları Sovyet döneminde türlü dönemlerde yazı dili oldular, türlü dönemlerde de yazı dili özelliğini yine sosyo-politik sebeplerden dolayı yitirerek tekrar birer konuşma dili veya ağız durumuna geldiler. Zaten, Moskova’nin resmi dil siyaseti Türk dilinin eski SSCB’deki çeşitli kollarının son 70 yıl içindeki gelişmelerinde etkin rol oynayan inkar edilemez sosyo-politik bir olgudur.

Orta Asya’daki aydınlar çar müstemlekeciliğinden kurtularak Sovyet rejiminden önce orada arzu ettikleri bir Türkistan devletini kurabilselerdi, kısa bir süre içinde bir Türkistan Türkçesi veya bir Türkistan Türk yazı dili ortaya çıkmış olur ve bunun sonucunda bügünkü Kazakça Karakal- pakça Kırgızca, özbekçe ve Türkmence bu Türkistan Türk yazı dilinin birer ağzı durumunda kalırdı. Yani Orta Asyada tek ve güçlü bir Türkistan devletinin var olması, bizim bügünkü Türkoloji bilgilerimizi altüst etmeye yeterli olurdu. Nitekim, 1920′lerde Orta Asyadan politik sebeplerden dolayı yurt dışına çıkarak Afganistan, Türkiye ve Batı Avrupa ülkelerine giden Kazak Kırgız, özbek ve Türkmen aydınları Paris, Berlin ve Münih şehirlerinde çıkardıkları 1929 ile 1990 yılları arasındaki yayınlarında Türkistan Türkçesi veya kısaca “Orta Til” denilen bir yazı dili kullandılar. Bu Türkistan Türkçesi bir devlet dili düzeyine çıkamadığı için o dil malzemesi bügün bizim elimizde yalnız Avrupadaki Türkistanlı göçmenlerin yazı dili, yanı “bir göçmen yazı dili” olarak bulunuyor.

Aynı şekilde, 1920′lerde Türkiye ile Azerbaycan birleşerek tek bir devlet kursalardı, Azerice artık bir yazı dili değil, Türkiye’nın ağızları durumunda olacaktı. Tıpkı Erzurum Kars ağızlarını biz Anadolu ağızları olarak ele alıyoruz. Eğer bu bölgeler Türkiye Cumhuriyeti değil de, Azerbaycan Cumhuriyeti toprakları içinde yer alsaydı, Erzurum ve Kars ağızları Azericenin ağızları sayılacaktı.

Yazı dili ve devlet siyaseti arasındaki sıkı bağlantı konusunda yakın geçmişten iki örnek verebiliriz: Hakaşçanın bir ağzı sayılan DEorca 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında yazı dili olarak gelişerek 1944′e kadar kullanıldı. 1939′da Dağlık DEoriya Muhtarıyeti’nin ortadan kaldırılmasından sonra Hakas yazı dili yaygınlaştı. Günümüzde ancak onbine yakın DEor anadilini biliyor ve onların yalnız dokuzyüz kadarı günlük hayatda DEorcayı yalnız konuşma dili olarak kullanıyor. DEorların yazı dili ise artık Hakaşçadir.

Siyasi devletin ortadan kaldırılmasıyla yazı dilinin son bulmasına ikinci bir örneği de Harezm bölgesinden verebiliriz. Bugün özbekistan Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan Harezm bölgesinde 17. ve 20. yüzyıllar arasında Hive Hanlığı vardı ve 1920 yılında Harezm Cumhuriyeti kuruldu. Bu cumhuriyette yayınlanmış kitap ve dergiler üzerinde yaptığım bir ön araştırma ile 1920 ile 1924 yılları arasında Harezm Cumhuriyeti’nde o sıralardaki Buhara Cumhuriyeti’ndeki özbekçe yazı dilinden oldukça farklı bir Harezm yazı dili geliştirilmiş olduğunu farketmiş ve bunu 1985 yılındaki 5. Milletler Arası Türkoloji Kongresi’nde “Bugüne Kadar Az Tanınan Harezm Türk Edebi Dili ve özellikleri” adlı bir bildiri ile sunmuştum. 1924 yılında Türkistan’daki Buhara Cumhuriyeti gibi Harezm Cumhuriyeti’nin de ortadan kaldırılmasıyla bu Harezm yazı dili de son bularak, yerini bügünkü özbek yazı diline bırakmıştır. Yani, 1920′ler başında ayrı bir yazı dili olma durumunda olan Harezmce, bügün artık özbekçe’nin Oğuz ağızlarını teşkil eder ve Harezm bölgesinde yaşayanların “konuşma dili” olarak varlığını sürdürmektedir . Bugün özbekistan Cumhuriyeti’nin Harezm bölgesinde yaşayan kimseler kendilerini hem özbek saymakta hem de yerel kimlik olarak “Harezmli” diye tanımlıyorlarsa da, bu “Harezmlilik” bir millet kimliği düzeyinde değildir. Ama, eğer 1925′te özbekistan kurulmayıp, Orta Asya’da Harezm ve Buhara Cumhuriyetlerinin sürmesine Sovyet yöneticileri izin verselerdi, bügün biz belki ayrı ayrı Harezmli ve Buharalı “millet kimlik”leri veya başka bir sosyo-politik gelişmeyle “Türkistanlı Türk” millet kimliği ile karşılaşırdık. Yazı dilleri olarak da özbekçe yerine “Harezmce” ve “Buharaca” Türk yazı dilleri var olurdu.

Türk dilinin ortak yazı dili geleneğinin tarih boyunca gelişimi ile Türk dilinin çeşitli kollarının konuşma dili olarak gelişimi hıç bir zaman birbirine paralel olmamıştır. Bu yüzden Türk dilinin çeşitli kollarını tasnif etme, yani sınıflandırma işi oldukça güçtür. Kaşgarlı Mahmut’tan günümüze kadar çok sayıda dilci Türk dilinin kollarının genel sınıflandırılması üzerinde denemeler yapmışlardır. özellikle en başarılı sınıflandırma denemeleri sayılan Samoyloviç, Arat, Poppe, Başkakov, Benzing, Menges, Doerfer, Tekin’in sınıflandırma denemeleri dilbilim açısından haklı olarak ses değişmelerine dayanırlar. Ancak bu denemelerin hepsi de bir dereceye kadar az veya çok başarılı olsalar da, hıç biri mükemmel değildir, eksiklikleri vardır. çünkü Türk dilinin geçmişteki ve günümüzdeki bütün kollarının genel bir sınıflandırmasını yapmada, bazı dil kollarının konuşma dili ile yazı dili arasındaki belirgin ses ve yapı ayrılıkları engel oluyor. örnek vermek gerekirse, Sibirya’daki Türk dilinin kollarından Tuvaca, Hakaşça ve Altaycanın ve Orta Asya’daki özbekçenin yazı dillerinin imlaşı (yazılimi) ile standart konuşma dili telaffuzu arasında ayrılıklar var. Günümüz özbekçesinin standart konuşma dili ile özbekistan’daki ağız gruplarının büyük çoğunluğunda genel Türk dilindeki normal “a” ünlüsü varken, yazı dilinde bu “a” ünl ü fonemi &ççedil;oğunlukla Kırıl alfabesindeki “o” harfiyle yazılmakta ve Türkologların bir bölümü bunu özbekçede “a” ünlüsünün dudaksillasması diye yanlış yorumlamaktalar. Aynı şekilde, birçok yabancı Türkolog ile Türkıy- e’deki bazı dilciler bügünkü özbek Kırıl alfabesinde i, ö, ü ünlüleri için ayrı harfler olmadığından, çağdaş özbek yazı dili ve standart konuşma dilinde bu fonemlerin kaybolmuş oldukları gibi yanlış kanıya varıyorlar ve bunu da özbeklerin dilinin Farsça dili etkisiyle genel Türkçedeki ünlü uyumunu kaybetmiş olduğu ile açıklıyorlar. özbekçeye Stalin’in tamamen politik sebeplere dayanan buyruğuyla Rus dilcileri tarafından ilki 1934 ve ikincisi 1938′de uygulanan yanlış ve eksik alabe böyle yanlış görünüm vermektedir. Halbuki, ta 1920′lerde büy ük özbek dilcisi Fitrat ve nihayet 1980′lerden itibaren yayınlanan özbek Edebi Dili gramer kitapları ve telaffuz sözlüklerinde özbekçe yazı dili ve standart konuşma dilinde genel Türkçenin 9 ünlüsü, yanı a, açık e ile kapalı e ( E9), i ile i, o ile ö, ü ile ü fonemlerinin var olduğu ısrarla belirtilmiştir.

Oldukça karışık gibi görünen bu konuyu yalnız anahatları ile ve birkaç örnekle burada anlatmaya çalistim. Bugün Türk dilinin dünyadaki çeşitli kollarını inceleme ve araştırmada bu sosyo-politik boyutu gözardı etmememiz gerektiğini bir kez daha vurgulamak isterim.

Şözlerime burada son vermeden çok önemli bir duyuruda bulunmak istiyorum: Bugün Türk konuşma ve yazı dillerinden biri olan Karaimce yok olmak üzeredir. Rusya, Ukrayna, Litvanya’da yaşayan Karaımların sayısı 2200 kişi kadardır ve bunların ancak çok az bir bölümü, belki 100 kişi ana dilini konuşabilmekte ve daha az bir kısmı yazabilmektedir. Litvanya’da Trakai bölgesinde yaşayan Karaylar (yanı Karaim Türkleri) bir Litvanya bankasında dillerinde ders kitapları baştırmak 20 ve kenesa dedikleri sinagoglarını tamir etmek için maddi yardım sormaktalar. Bu Karaim konuşma ve yazı dilini kurtarma çabalarına biz de katkıda bulunarak, sosyo-politik bir olguyu hızlandırabiliriz.

Türk Atasözleri ve Deyimlerinde Aile ve Akrabalık Anlayışı

Türk Atasözleri ve Deyimlerinde Aile ve Akrabalık Anlayışı

Atasözleri geniş halk yığınlarının yüzyıllar boyunca geçirdikleri tecrübe ve bunlara dayanan düşüncelerden doğan ve benimsenen, kimin tarafından söylendikleri belli olmaksızın ağızdan ağıza dolaşan, yol gösterici nitelik kazanmış, az kelime ile çok mana ifade eden kültür unsurlarıdır. Deyimler de, çekici bir anlatım özelliği taşıyan ve çoğunun gerçek manasından ayrı bir manası bulunan kalıplaşmış söz topluluklarıdır.

Türk atasözleri ve deyimlerinin muhteva analizi yapılacak olursa çok büyük bir kısmının aile ve akrabalık ilişkilerini ifade etmeye yönelik olduğu görülür.

“Aile, kan bağlılığı, evlilik ve diğer yasal yollardan aralarında akrabalık ilişkisi bulunan ve çoğunlukla aynı evde yaşayan fertlerden oluşan, fertlerinin cinsel, psikolojik, sosyal, kültürel ve ekonomik ihtiyaçlarının karşılandığı, fertlerin topluma uyum ve katılımlarının sağ¬landığı ve düzenlendiği temel bir toplumsal birimdir şeklinde tanımlanabilir”. (DPT 1989: 3-4)

Toplumsal yaşayışın ilk zamanlarından beri her toplumda ailenin varlığı gözlenmiştir. İlkel topluluklarda aile tek sosyal kurum olma durumundadır. Hayatın gerektirdiği dinî, ekonomik, eğitimle ilgili, siyasî… bütün faaliyetler aile çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. Kültürler geliştikçe kurumlar da genişleyip daha karmaşık hale girmektedirler. Bu sü¬reç yapısal farklılaşmayı ve sosyal yapının kurumsal bileşiklerini ortaya çıkarıyor Dolayısıyla aile dinî, ekonomik, siyasî birçok fonksiyonunu bu faaliyetlerle ilgili kurumlara devretmiş ya da onlarla paylaşmıştır. Fakat sile insan neslini üretme ve sosyalleştirmedeki birincil grup olma fonksiyonları ile hem insan neslinin üretilmesinde hem de toplumun devamlılığında ve şekillenmesinde vazgeçilmez bir sosyal kurum olarak varlığım sürdürmektedir.

Bu tebliğimizde önemli folklorik malzeme, olan Türk atasözleri ve deyimlerinde ortaya konmuş olan aile ve akrabalık ilişkileri silenin kurulması, sile üyeleri ve aralarındaki etkileşim boyutlarında ele alınıp sos¬yolojik bakış açısıyla değerlendirilmeye çalışılacaktır. Aile konusu çeşitli boyutlarıyla incelenirken, ilgili çok sayıda atasözü ve deyim içinden belli başlıları seçilerek verilecektir.

Türk atasözleri ve deyimlerinde ortaya çıkan aile ve akrabalık anla¬yışının incelenmesinin sosyolojik açıdan iki önemi vardır:

Öncelikle Türk atasözleri ve deyimleri Türk toplumunun, Türk kültürünün bir ürünüdür. Burada tesbit edilen bulgular Türk toplumunu, Türk ailesini tanımamızda bize yardımcı olur; Türk toplumunu ve ailesini birleştiren, bütünleştiren bağları, aynı zamanda bu süreçte ortaya çıkan problemleri tesbit edebiliriz.

İkinci olarak, Türk atasözleri ve deyimleri aynı zamanda Türk aile¬sine ve Türk toplumuna şekil veren unsurlardır. Buradaki tesbitlerimiz toplumun sosyal kontrolü, sosyo-kültürel bütünleşmesi konularındaki çalışmalarımızda bize yol gösterebilir.

I. AİLENİN KURULMASI

Aile evlilik kurumu yoluyla kurulur. Türk atasözleri ve deyimlerin¬de evlilik kurumu değişik yönleriyle ayrıntılı olarak işlenmiştir.

“Bekârlık sultanlıktır” gibi bekârlığı destekleyen atasözleri de bu¬lunmakla birlikte, Türk atasözleri ve deyimlerinde genellikle evli olma teşvik edilen, bekârlık ise arzu edilmeyen bir statüdür.

“Bekâr gözü kör gözü”.

“Bekârın parasını it yer, yakasını bit”.

“Bekârlık maskaralıktır”.

“Varsa eşin rahattır başın, yoksa eşin zordur işin”.

“Evlenenle ev alana (yapana) Allah yardım eder”.

Genellikle kız çocukları için erken yaşta evlilik teşvik edilir, fakat evlilik konusundaki kararın aceleye getirilmesi de istenmez. Fatma Ba¬şaran’ın 1980’li yılların başında Manisa kent merkezi ve köylerinde yaptığı araştırmaya göre kız için en ideal evlenme yaşının 16-20 olmasına karşılık, erkek için ideal evlenme yaşı 21-25’dir. (Başaran 1984: 148) Ev¬lenme yaşı kırsal kesimden kasabaya ve kente doğru gittikçe, kadının eği¬tim düzeyi yükseldikçe yükseklemtedir. Erken evlilik konusu şu atasözlerinde dile getirilmektedir:

“Kız beşikte çeyiz sandıkta”.

“Onbeşindeki kız ya erdedir, ya yerde”.

“Demir tavında, dilber çağında”.

“Erken evlenen döl alır, erken kalkan yol alır”.

“Erken evlenen yanılmamış”.

“İven (acele eden) kız ere varmaz, varsa da baht bulmaz”.

Türk atasözleri ve deyimlerinde tek eşlilik (monogami) vurgulanmak¬tadır. Tarih içersinde Türklerin birden fazla eşle evlendikleri görülmüştür. Gökalp’ın bildirdiğine göre, hakanların ve beylerin “hatun”dan başka “kuma” adıyla başka illere mensup eşleri de bulunabilirdi. Fakat Türk töresi bunları resmen eş olarak tanımazdı, çocukları hakan olamazdı, mirasdan hak alamazlardı. (Gökalp 1976: 159) Bugün de ikinci kadın kuma olarak hoş karşılanmamaktadır. Daha çok kırsal kesimde görülen iki eşle evlilik, çocuk sahibi olma veya erkek çocuk sahibi olma gibi sebeplerle yapılmaktadır. Nitekim atasözlerinin hiçbirinde çok eşlilik des¬teklenmemektedir:

“Kadının biri alâ, ikisi belâdır”.

“Bir eve bir baca, bir kadına bir koca”.

“Kızın kimi severse güveyin odur, oğlun kimi severse gelinin odur”

atasözü eş seçmede kız ve erkek çocuğu serbest bırakmayı öngörüyorsa da, genelde atasözlerinde gençlerin evlenmelerine müdahale edildiği göz¬lenir. Bu özellikle kızlar için erken yaşta evlilik teşvik edilmesi ve biraz sonra açıklanacağı üzere, Türk ailesinde üyeler arasındaki sıkı bağlar dikkate alındığında tutarlı bir yaklaşımdır. Merter’e göre “evlenme ve eş seçiminde kırsal alanlarda çok etkili olan aile baskısı köy ailesinden kent ailesine doğru etkisini kaybetmektedir… Yine Türkiye’de özellikle kızların evlenme kararında silenin etkisi erkeklere göre daha fazla ol¬maktadır. “(Merter 1990: 29, 41)” Konu ile ilgili atasözlerinden bazıları:

“Kızı kendi havasına bırakırlarsa ya davulcuya varır, ya zurnacıya”.

“Kızı kendi keyfine koysalar çalgıcıya varır”.

“Ergen gözü ile kız alma, gece gözü ile bez alma”.

Eş seçmede hem ailenin hem de akraba ve çevrenin fikri alınır. Eş¬ler arasında denkliğe özen gösterilir. Özellikle kızın köklü bir aileden gelmesine, belli özelliklere ve değerlere sahip olmasına dikkat edilir. Ku¬rulan ailenin sağlam temellere sahip olmasında bu seçim önemli rol oynar:

“Davul dengi dengine çalar”.

“Halayıktan (beslemeden) kadın olmaz, gül ağacından odun”.

“Kenarın dilberi nazik de olsa nazenin olamaz”.

“Kendinden küçükten kız al, kendinden büyüğe kız verme”.

“Kız alan gözle bakmasın, kulak ile işitsin”.

“Pekmezi küpten, kadını kökten al”.

“Lafın azı uzu, çobana verme kızı; ya koyun güttürür, ya kuzu”.

“Asili alması zor, saklaması kolaydır”.

“Babasının mezarını görmediğin adama kız verme”.

Eğer yeni evlenen çiftler ayrı ev açmayacaklarsa, genellikle erkeğin babasının evine yerleşme usulü (patrilokal) hakimdir. Evliliklerde “İçgüveysi” olarak kızın baba evine girme az görülür. Erkeğin “baba” ocağı’nı tüttürmesi önemlidir. Bu yalnız kırsal kesim için değil, kent ke¬simi için de bugün de geçerli bir tesbittir. Şu atasözleri ve deyimlerden bu durum gözlenebilir:

“Kızı ver, köprü kes”.

“İç güveysi iç ağrısı”.

“İç güveysinden hallice”.

“Baba ocağı”.

II. AİLE ÜYELERİ VE ARALARINDAKİ ETKİLEŞİM

A. Aile Üyeleri:

Türk atasözleri ve deyimlerinde anne, baba, kız ve erkek çocuklar üzerinde ayrı ayrı durulmaktadır. Ailede en büyük rol kadına verilir, kadın ön plana çıkmaktadır. Çünkü, evi yuva haline getiren, aileyi bir¬birine bağlayan kadındır.

“Evi ev eden avrat (kadın), yurdu şen eden devlet”.

“Kadın erkeğin eşi, evin güneşidir”.

“Kadının düzdüğü evi Tanrı yıkmaz, kadının bozduğu evi Tanrı yapmaz.”

“Kadın var ev yapar, kadın var ev yıkar”.

“Kadınsız ev olmaz”.

“Dişi kuş yapar yuvayı, içini, dışını sıvayı sıvayı”.

Buna karşılık bazı atasözlerinde kadının statüsünün düşük olduğu vurgulanmaktadır:

“Kadını sırdaş eden esrara tellal aramaz”.

“Avradın kazdığı kuyudan su çıkmaz”.

“Kadının saçı uzun olur, aklı kısa”.

“Kadın şerri şeytanın şerrine eşittir”.

“Kadının bir aklı, erkeğin dokuz aklı vardır”.

“Avrattan vefa, zehirden şifa”.

1971-1981 yılları arasında yapılan Türkiye’de aile içi etkileşimi esas alan birtakım araştırmaların ortak bulgusu da erkeğe kıyasla kadının aile içi düşük statüsü üzerinde odaklaşmaktadır. Kadın-erkek statü fark¬lılaşması özellikle karar verme süreçlerinde; tüketimde ve genellikle mad¬dî imkânlarda; çevre ile ilişkilerde ve hareket özgürlüğünde kendini göstermektedir. Bulgular kadının eve bağlı, bağımlı konumunu yansıtmaktadır. (Kâğıtçıbaşı 1984: 131-132) Yine “Erkek getirmeyi, kadın yet¬tirmeyi bilmelidir”, “Anasız çocuk evde hordur; babasız çocuk çarşıda” atasözleri kadın ile erkek arasındaki işbölümüne işaret eder; kadının yeri evidir, erkeğin görevi dışarıdadır.

Kadının en önemli statüsü anneliğidir. Daha sonra işleneceği üzere ailenin önemli sosyal fonksiyonlarından biri üyelerine birincil grup tatmini sağlamasıdır. Bunun da büyük kısmını annelik rolü ile kadın yeri¬ne getirmektedir;

“Ağlarsa anam ağlar, gayrısı yalan ağlar”.

“Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz”.

“Ana evlâdından geçmez”.

“Analı kuzu kınalı kuzu”.

“Anadan doğmayan kardeş sayılmaz”.

“Anadan olur dana, hamurdan olur maya”.

Türk atasözlerinde ve deyimlerinde silenin ikinci önemli öğesi babadır:

“Baba ocağı”.

“Baba nasihatı tutmayan pişman olur”.

“Baba oğlunun fenalığını istemez”.

Türk atasözleri ve deyimlerinde çocuk da aile içinde önemli ve ge¬rekli bir öğe olarak işlenmiştir. Çocuk evde aileyi tamamlar, özellikle kırsal kesimde küçükken aileye maddî katkı sağlar, büyüyünce de yaşlılık gü¬vencesidir, aynı zamanda statü kaynağıdır.

“Çocuklu ev pazar, çocuksuz ev mezar”.

“Çocuksuz kadın meyvesiz ağaç gibidir”.

“Çocuk evin meyvesidir”.

“Oğlanı kızı olmayan avrattan, eski hasır yeydir”.

“Evlâdı olmayanda merhamet olmaz”.

Çocuk sahibi olmayı teşvik eden bu atasözleri ailenin insan neslinin üretilmesi ve devamındaki fonksiyonunu da getirir. Böylece hem ailenin ya da soyun hem de toplumun devamlılığı sağlanmış olur.

Geleneksel Türk kültüründe çok çocuk statü ve güven kaynağıdır, fakat, Türk atasözleri ve deyimlerinde genellikle çocuk büyütmenin zorluklarına işaret edilir:

“Çok çocuk anayı şaşkın, babayı düşkün eder”.

“Evlâdın varsa başında derdin var”.

“Çocuk büyütmek taş kemirmek”.

“Çocuk isteyen belâsını da istemek gerek”.

“Evlâdın varsa bin derdin var, evlâdın yoksa bir derdin var”.

“Evlâdın var mı derdin var”.

Merter’e göre “Türkiye’de doğurganlık oranları diğer Avrupa ülke¬lerine göre yüksek olmasına rağmen, Türkiye’nin sanayileşmesi, modern¬leşmesi, eğitim düzeyinin yükselmesi, kentleşme hızının artması ve kadının tarım dışı işgücüne katılması ile paralel olarak azalmaktadır. “(Merter 1990: 58)”

Çocuklar içinde de kız çocuğun değeri düşüktür, çünkü ele gidecek¬tir. Erkek çocuğun değeri yüksektir, çünkü ondan beklentiler çoktur; hem baba adını, soyunu ve ocağını sürdürecek, hem de anne babaya sta¬tü kazandıracaktır. Kâğıtçıbaşı’na göre, erkek çocuğuna verilen değer köylerden kentlere ve büyük kentlere doğru gidildikçe değişmektedir. Büyük kentlerde kız erkek ayırımı yapılmadan çocuğun aile bağlarını güçlendirici fonksiyonu köylere göre daha çok vurgulanmaktadır. “(Kâ¬ğıtçıbaşı 1969: 110)” Şu atasözlerinde kız ve erkek çocuğun değeri işlenmiştir:

“Kız yükü tuz yükü”:

“Kız doğuran tez kocar”.

“Kız evde olsa da elden sayılır”.

“Oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün”.

“Oğlanı her karı doğurmaz, er karı doğurur”.

“Oğlandır oktur, her evde yoktur”.

Torunda bile “Oğlanınki oğul balı, kızınki bahçe gülü” olarak nite¬lendirilir.

B. Aile Üyeleri Arasındaki Etkileşim

Aile üyeleri birbirlerine karşılıksız sevgi bağı ile bağlıdırlar. Aile için¬de birincil ilişkiler, yani, sıcak, samimî, yüzyüze, duygusal yönü ağır… İlişkiler yaşanır. Birincil ilişkiler her yaştaki insanın kendini güvende hissetmesi, diğer insanlarla normal ve sağlıklı etkileşime girebilmesi için çok gerekli ve önemlidir. Anne baba çocuklara sıcak bir ortam sağlar. Çocuklar da belli yaşa geldiklerinde anne babaya yardımcı olurlar. Ay¬rıca çocuk küçükken anne baba nasıl onun için güvence kaynağı ise, an¬ne babanın yaşlılığında da çocuklar güvence olabilirler. Dolayısıyla sile üyelerine birincil grup tatminleri sağlayarak, toplumsal birlik, dayanış¬ma ve bütünleşmede fonksiyonel rol oynamış olur Ailenin bu önemli fonk¬siyonu şu atasözlerinde dile getirilmektedir:

“İnsana ata ana gibi yâr olmaz”.

“Bağdat gibi şehir olmaz, kardeş gibi yâr olmaz; ana baba hiçbir yerde bulunmaz”.

Aile üyeleri arasındaki etkileşimi dört başlık altında incelemek müm¬kündür:

1. Eşler Arası Etkileşim:

Aile kurulduktan sonra eşler arası etkileşim hem kadın hem de er¬kek için birinci planda gelir:

“Bir adamın karısı onun yarısıdır”.

“Kardeş kardeşi atmış, yar başında tutmuş”.

“Kardeşten karın yakın”.

“Otuz oğlun olacağına bir oturak kocan olsun”.

“Baba/oğul ekmeği zindan ekmeği, koca ekmeği meydan ekmeği”.

Eşlerarası ilişkide “eşitlik”ten çok “otorite” ilişkisi dikkati çeker. “Erkeksiz ev, yelkensiz gemiye benzer” atasözü gereği erkek evin reisi¬dir. Kadın elinin hamuru ile erkek işine karışmamalıdır. Hele evde ka¬dının otorite kurması hiç tasvip edilmez.

“Kadının hükmettiği evde mutluluk olmaz”.

“Bir evde iki horoz olunca sabah güç olur”.

“Kocana göre bağla başını, harcına göre pişir aşını”.

Aile düzeninin sürmesi için eşlerin rollerini gereği gibi oynamaları tavsiye edilir:

“Kadını yeşil yaprak eden de kocası, kara toprak eden de kocası”.

“İyi kadının kocası cüppesinden bellidir”.

“Erkeğin rızkı kadının ruhsatına bağlı”.

“Avradı bed olanın sakalı tez ağarır”.

2. Anne-Baba-Çocuk Etkileşimi:

Çocuk dünyaya geldikten sonra ilk tecrübelerini aile içinde edinir. Kişinin daha sonraki yaşantıları ve çevresi ile ilişkileri aile içi ilişkiler¬den büyük ölçüde etkilenir. Aile bütün dünyada en önemli bir birincil gruptur. Aile üyeleri arasındaki sevgi ve samimiyet “biz duygusu”nu ge¬liştirir ve bu duygu ana babalardan çocuklara tutum ve alışkanlıkların geçmesini teşvik eder. Ailenin sosyalleştirme fonksiyonu şu atasözlerin¬de dile getirilmektedir:

“Sen seversen oğlunu, o da sever oğlunu”.

“Soydur çeker, huydur geçer”.

“Meyve ağacından uzak düşmez”.

“Armut dalının dibine düşer”.

“Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur”

“Çocuğuna iyi-kötü huy anadan gelir”.

Aile sosyalleştirme süreci içinde çocuğa statü kazandırır. Çocuk ai¬leye girdiği andan itibaren yaş, cinsiyet, doğum sırası gibi bir seri statü¬lere sahip olur. Diğer bazı statülerin kazanılması da sile üyeliğine bağlı olarak gerçekleşir. Meselâ, Ankaralı olmak, orta tabaka mensubu olmak gibi. Ailenin sağladığı statü toplamı çocuğun daha sonra kazanacağı sta¬tülere de zemin hazırlar. Yine sile verdiği değerler ve yaptığı telkinlerle eş, meslek, arkadaş gibi seçimlerinde çocuğa statü yönlendirmesi de yapar:

“Ata dostu oğula mirastır”.

“Babası ekşi elma yer, oğlunun dişi kamaşır”.

“Dedesi koruk yemiş, oğlunun dişi kamaşmış”.

Buna karşılık çocuğun sosyalleşmesinde ve statü kazanmasında şah¬siyetin gelişmesinde ailenin yeterli olmadığı, diğer kişi ve gruplara da ihtiyaç duyulduğu bazı atasözleriyle dile getirilmektedir. Böylece Türk atasözleri ve deyimlerinde hem anne babanın statü kazandırıcı fonksi¬yonları hatırlatılarak aile kurumu fonksiyonel hale getirilir, hem de bu¬nun yeterli olmadığı gösterilerek fert ve toplum hayatında diğer kişi ve gruplararası etkileşime de yer verilir; böylelikle dolaylı yoldan da olsa sosyal etkileşim ve dayanışmanın önemi de vurgulanır.

“Ana baba ile iftihar olmaz”.

“Ata malı mal olmaz, kendin kazanmak gerek”.

“Atalar çıkarayım der tahta, döner dolaşır gelir bahta”.

“Babadan mal kalır, kemal kalmaz”.

Atasözlerinde silenin statü kazandırma fonksiyonu da çift yönlü olarak işlemektedir. Anne baba çocuklara doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak statü kazandırdığı gibi, çocuklar da hem küçükken hem de büyü¬dükleri zaman anne babaya statü kazandırabilirler. “İyi evlât anayı babayı vezir eder, kötü evlât rezil eder”, “Doğan anası olma, doğuran anası ol” atasözleri bu gerçeği dile getirmektedir.

Türk toplumunda erkek çocuğun değeri daha büyük olduğundan er¬kek çocuk doğuran anne de, erkek çocuğa sahip olan baba da daha yük¬sek bir statü kazanmış olurlar: “Oğlanı her karı doğurmaz, er karı doğurur” atasözü bu gerçeği dile getirmektedir.

Zaten realitede olduğu gibi Türk atasözleri ve deyimlerinde de an¬nelik başlı başına bir statü kaynağıdır: “Çocuksuz kadın meyvesiz ağaç gibidir”.

Çocuk sosyalleşme sürecinde cinsiyet rollerini aile içinde öğrenir. Cin¬siyet rolleri çocuğun kişiliğinin gelişmesinde, diğer insanlarla ilişkileri¬nin düzenli ve uyumlu olmasında ve topluma uyumlu bir kişi olarak katılmasında, aile içi uyumun sağlanmasında önemli rol oynar. Bu öğ¬renme sürecinde kız çocuk anne ile, erkek çocuk baba ile özdeşim ku¬rar. Aşağıdaki atasözleri ailenin bu fonksiyonunu açıklar niteliktedir:

“Oğlan babaya kız anaya çeker”.

“Kenarına bak bezini al, anasına bak kazını al”.

“Oğlan atadan öğrenir sofra açmayı, kız anadan öğrenir biçki biç¬meyi”.

Türk atasözleri ve deyimlerinde ebeveyn-çocuk ilişkilerinde otorite¬-itaat ilişkisi dikkati çeker. Çocuklar anne babaya hürmet etmeli, saygılı davranmalıdırlar.

“Oğula devlet gerek ise, anaya ataya hürmet eyleye”.

“Ana ata önünden geçmek hata”.

“Ana baba duasını almış”.

“Ana baba bedduasını alan onmaz”.

“Ata yolu doğru yoldur”.

“Atanın önünden geçeni Allah sevmez”.

Anne baba çocuk ilişkilerinde çocuk ve ebeveynlerin birbirlerine kar¬şılıklı görevleri vardır, fakat ebeveyn daha vericidir. Çocuklar özellikle evlendikten sonra kendi ailelerini (eşlerini ve çocuklarını) ön plana al¬makta, anne-babalarına gereken ilgi ve yardımı gösterememektedirler.

“Baba borcu evlâda düşer”.

“Baba himmet, oğul hizmet”.

“Doğurdum oğlum oldu, evlendi komşum oldu”.

“Bir baba dokuz oğlu besler, dokuz oğul bir babayı besleyemez”.

“Babası oğluna bir bağ bağışlamış, oğlu babasına bir salkım üzüm vermemiş”.

Çocuk için genelde annenin varlığı ve rolü daha önemlidir:

“Yüz koyunlu atam kalmaktan, bir yüksüklü anam kalmak yeydir”.

“Baba öksüzü öksüz değil, ana öksüzü öksüz”.

“Ana analık olursa, baba da babalık olur”.

Aile içi ilişkilerde karşılıklı sevgi ve saygıdan, işbölümünden doğan işbirliği ve dayanışma istenir:

“Oğlun güder, karın sağarsa koyun olur”,

“Anasını babasını dinlemeyen evlât, kocasını saymayan avrat, üven¬dere ile yürüyen atı kapında tutma hiç, durma sat”.

“Buyurmadan tutan evlât, çağırmadan kalkan avrat, orada olur devlet”.

3.Kardeşlerarası Etkileşim:

Türk atasözleri ve deyimlerinde çok çocuk da tek çocuk da istenmez. Aileyi bir sosyal sistem olarak aldığımızda anne, baba, çocuk yanında kardeş de ikinci bir çocuk olarak bu sistemi tamamlayan bir alt sistemdir.

“İnsana kardeş gibi yâr, Irak gibi diyar olmaz”.

“Kardeşi olmayan garip olur”.

“Kardeşçe taksim” deyiminden kardeşlik ilişkisinin paylaşma, eşit¬lik duygularını kazandırdığını, “Kardeşin büyüğü peder, küçüğü evlât yerine geçer” atasözünden de kardeşliğin aile içi dayanışmayı da sağla¬yan bir ilişki olduğunu anlıyoruz. “Anadan doğmayan kardeş sayılmaz”

atasözü de kardeşlik duygularının ve rollerinin verilmesinde annenin ro¬lünü vurgular, oysa soy bağı olarak kardeşlik babadan geçmektedir.

Bazı atasözlerinde kardeşlerarası ilişki rekabet ya da düşmanlık iliş¬kisi olarak verilir Tabiî atasözleri ve deyimler halkın belli yer ve zamanda belli bir durumu ifade etmek için söyledikleri sözler olduklarından, söy¬lendikleri bağlamda değerlendirildiklerinde anlam kazanırlar.

“Allah kardeşi kardeş, keselerini ayrı yaratmış”.

“Kardeş kardeşin ne öldüğünü, ne onduğunu ister”.

“Kardeş kardeşi bıçaklamış, dönmüş yine kucaklamış”.

“Dost kazan, anan düşman doğurur”.

4. Akrabalık:

“Et tırnaktan ayrılmaz”, “Akrabaya taş atan onmaz” gibi atasözleri akrabaların öneminden bahsetmekte ise de genellikle Türk atasözleri ve deyimlerinde ortaya çıkan akrabalık ilişkileri realitede olduğu kadar da sıcak ve samimi değildir:

“Hısım hısımın ne öld