Proje ve Başarı Ödevleri

Çanakkale Savaşı (Tarih Başarı Ödevi)

Çanakkale Savaşı (Tarih Başarı Ödevi)

Yüzyılın son centilmen savaşları

Çanakkale Savaşları, “yüzyılın son centilmen savaşları” olarak değerlendirilir. Bu değerlendirme, özellikle karşı karşıya gelmeden sadece teknolojik üstünlüğe dayanarak yüzlerce, hatta binlerce kilometre öteden füzelerle, gemilerle ve uçaklarla yapılan günümüzün ahlâksız savaşlarına kıyasla, savaş ahlâkı ve kuralları açısından bakıldığında son derece farklıdır.

Bu savaşta askerlerimiz, iman hassasiyetleriyle bütün dünyaya büyük bir insanlık dersi vermişler ve savaşın merhamet boyutunu, düşmanlığın dostluğa dönüş örneklerini göstermişlerdir. Onlara göre düşman cephede iken düşmandır; kurtarılmayı bekleyen bir acziyet içinde iken ve esir alınmışsa artık misafirdir. Çünkü insandır. Savaş cephe dışında değil, cephede yapılır. İşte birkaç örnek:

“Son zamanlarda Türklerle iyi iletişim kuruyoruz. Siperlerine, Mısır’daki kamplarımızda tutulmakta olan Türk savaş esirlerinden gelen ve çok iyi bakıldıklarını anlatan mektuplarıyla, sağlıklı ve mutlu olduklarını gösteren fotoğraflarını atmıştık. (Gerçi bizim askerler bunu yapmamızı pek istemiyorlardı ama…) Karşıdan şu cevabı aldık: Sadaka ile yaşayan bir adam, domuzun, lânetin tekidir. Karnımız tok olduğu gibi, yedek yiyeceğimiz de bol. Ellerimizde tüfeklerle hazırız. İngilizlerin çok silah ve cephanesi olabilir. Ancak, bizim de süngülerimiz ve inancımız var. Eğer iddia ettiğiniz gibi büyük bir millet iseniz, neden üstün ilkeler doğrultusunda hareket etmiyorsunuz da, başkalarının aklını çelerek sadakatlerini bozmaya çalışıp alçalıyorsunuz?…” (Gazeteci C.E.W. Bean’ın 10 Kasım 1915′te günlüğüne “Türkler: Yaşamın Güzel Yanları” başlığıyla düştüğü notlardan.)

“Türkler çok dürüst savaşçılar. Kahramanlık ve cesaretleri tartışılmaz. İşkence, zulüm ve domdom kurşunu konusundaki tüm iddialar yalandır. Geçen gün, yanlışlıkla atılan bir şarapnel ile Kızılhaç katırlarından birisini öldürdüler. Anında özür dilediler. Daha önce de yaralılarımızla ilgilendiler. Onları, kıyıya bırakıp bize haber verdiler.” (Avustralyalı bir albayın Ekim ayı sonunda ülkesine yolladığı mektupta “Siperlerdeki Yaşam ve Türkler” başlığı altındaki ifadelerinden.)

“…Hastaneye ateş edilmiyor, zehirli gaz kullanılmıyor. Triumph (savaş gemisi) isabet alıp batmaya başlayınca, tekrar ateş edilmiyor. Türkler asla ikili oynamıyorlar. Bunun aksini iddia edenler Gelibolu’ya gelmiş değillerdir.” ( Otago Times Gazetesi, 1 kasım 1915, “Savaşçı Olarak Türk” başlıklı yazıdan)

“…Şu ana kadar bu cephede Türklerin savaş yöntemlerinin adaletli olduğunu kabul etmek insaf gereğidir. Türklerle Avustralyalılar arasındaki savaş mertçe cereyan etmektedir ve sonuna kadar böyle kalacaktır. Bu savaştan önce Türkleri hor görürdük. Artık böyle bir şey söz konusu değil.” (The Age adlı Avustralya gazetesi, 11 Aralık 1915, “Gaz Bombası Saldırısından Korkulmuyor” başlığıyla yayınlanan yorum yazısı.)

Fatih Sultan Mehmed’in kurduğu şehir

Yunan egemenliğine, Pers hakimiyetine şahit olmuş, İskender’in eline geçmiş, Bergama, Roma ve Bizans krallıklarını görmüş, Slav ve Hun saldırılarını göğüslemiş bir yöre… 6. ve 7. yüzyıllarda müslüman Arapların akınlarına maruz kalmış… Sonra Türkmenlerle tanışmış… Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklusu, Karesi Beyliği… Ve I. Murad Hüdavendigar Dönemi (1360-1389)… Artık Osmanlı toprağıdır. Yıldırım Bayezid Han, Çelebi Sultan Mehmed, II. Murad derken, Fatih…

Çanakkale boğazından geçişi kontrol altına almak isteyen Sultan, İstanbul’un fethinden 10 yıl sonra Anadolu yakasında Kocaçay (Sarı Su) ağzındaki bir düzlük üzerine Kal’a-yı Sultaniyye adında bir kale yaptırdı (1463). Kale stratejik öneme sahipti. Venediklilerle Osmanlılar arasındaki mücadelelerde sık sık saldırıya uğradı, büyük savaşlara tanık oldu.

18. asrın ortalarında ipekçilik, yelken bezi ve çanak-çömlek imalatı ile şöhret buldu. Artık Kal’a-i Sultaniyye yerine Çanak-Kal’ası adı kullanılmaya başlanmıştı. Zamanla bu isim Çanakkale’ye dönüştü ve bu yerleşim birimi bağ ve bahçelerle çevrili, çınarların gölgelediği bir şehir halini aldı.

Fatih, Kal’a-yı Sultaniyye’nin karşısına Rumeli tarafına bir başka kale daha yaptırmıştı. Ona da Kilîdü’l-bahr (Kilitbahir, deniz kilidi) adını vermişlerdi. IV. (Avcı) Mehmed zamanında (1648-1693) Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa Çanakkale Boğazı’na Fatih’in yaptırdığı kalelerin biraz daha güneyine iki kale daha yaptırdı. Rumeli kıyısındakine Seddülbahir (Deniz seddi, engeli), Anadolu yakasındakine ise Kumkale adı verildi.

Acılı günlere doğru

Fatih Sultan Mehmed’in hatırası olan Çanakkale, tarihinin en acılı günlerini 20. yüzyıl başında Birinci Dünya Savaşı esnasında yaşadı.

O dönemde rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa’yı ikiye bölmüştü. Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya arasındaki çekişme gerginliğe dönüştü. 28 Haziran 1914′te Avusturya-Macaristan Veliahdının bir Sırp tarafından öldürülmesi, bu gerginliği zirveye taşıdı. Avusturya’nın 28 Temmuz 1914′te Sırbistan’a seferberlik ilanıyla I. Dünya Savaşı başladı: Bir yanda Almanya, Avusturya-Macaristan, yani İttifak Devletleri, öbür yanda İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan İtilaf Devletleri…

Bu arada Osmanlı Devleti dışta ve içte bunalım üstüne bunalım yaşıyor, toprak ve güç kaybediyordu. Son olarak Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya yenilgiler almış, Doğu Trakya dışında Avrupa’daki bütün topraklarını kaybetmiş, saygınlığını yitirmişti. Son facialarla devletin Afrika kıtasıyla ilişiği kesilirken, Avrupa’da çok küçük bir toprağı kalmıştı. Afrika’da 1.200.000, Rumeli’de ise 250.000 km²’ lik yer elden çıkmıştı. Artık Osmanlı Devleti’nin ölümü bekleniyor, paylaşım plânları yapılıyordu.

Mesela, Rusya boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmeyi hedefliyor, İngiltere Süveyş Kanalı ve Hint yolunu Osmanlı baskısından kurtarmayı, ayrıca Orta Avrupa’ya sızan Alman-Avusturya ordularını arkadan çevirmeyi tasarlıyor, Fransa; Lübnan, Suriye ve Kilikya’nın kontrolünü düşlüyor; Almanlar doğuya yayılma politikası güdüyor, İtalyanlar ise Antalya’ya sahip olmak istiyordu.

Osmanlı Devleti önce İtilaf Devletleri ile birlikte olmaya niyetlendiyse de, Rusya’nın bu duruma soğuk bakması Osmanlı’yı Almanya saflarına yönlendirdi ve 2 Ağustos 1914′te yapılan gizli bir antlaşma ile Alman-Türk ittifakı kesinleşti.

Güvenliğini sağlama almak için seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914′te İngiliz donanmasından kaçan Goeben ve Breslau adlı Alman savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine izin verdi ve boğazları tüm yabancı gemilere kapattı.

Nerede o eski Osmanlı Donanması?

Goeben ve Breslau’ın boğazlardan geçmesi İtilaf devletlerinin tepkisine yol açtı. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettiği ve hatta parasını ödedikleri halde alamadığı iki gemi yerine satın aldığını açıkladı. Osmanlı Devleti bu konuda haklıydı. Zira bir zamanlar Akdeniz’i adeta “Türk Gölü” haline getiren Osmanlı Donanması ne yazık ki o tarihlerde kayıplara karışmıştı. Düşman da durumun farkındaydı. Nitekim Kraliyet Armadası Birinci Lordu Earl Selbourne , 1903′te İngiltere’deki bir brifingde Osmanlı Donanması için “Mevcut bile değil!” demekteydi.

Devlet, donanmayı güçlendirmek için teşebbüse geçmiş ve İngiltere’ye 40′a yakın irili-ufaklı gemi siparişinde bulunmuştu. Başlangıç için günün değerleriyle 4 milyon Sterlin’e iki Drednot (Drednot tipi gemiler daha hızlı hareket edebiliyorlardı, yüzen bir filo gibiydiler, fakat yeni deneniyorlardı) ısmarlanmıştı. Birine o dönemde tahtta bulunan Sultan 4. Mehmed Reşad’dan dolayı Reşadiye, diğerine de Sultan Osman-1 adı verilmişti. Gemilerin alınabilmesi için bütçe yeterli olmadığından geniş bir bağış kampanyası düzenlenmiş, kahvelerde, halkın toplu olarak bulunduğu yerlerde, müsamerelerde ve eğlencelerde, hatta öğrencilerin eline kumbaralar verilerek bayramlarda bile para toplanmıştı. Yüksek miktarda bağışta bulunanlara “Donanma İane Madalyası” veriliyordu.

Fakat işler umulduğu gibi gitmiyordu. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na sürüklendiği günlerde İngiltere gemileri vermekte tereddüt ediyordu. Churchill, Sultan Osman’a el koymanın çok büyük bir diplomatik karmaşaya sebep olacağını bilmekle beraber, İngiliz Armadasının önüne çıkabilecek böylesi bir gemiyi teslim etmek istemiyordu. 3 Ağustos 1914′te Sultan Osman ve Reşadiye’ye el konduğu resmen açıklandı.

İşte Goeben ve Breslau, daha önce İngilizlere sipariş edilip parası ödenen söz konusu iki gemi yerine satın alınmış oluyordu. Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi böylece Osmanlı Donanması’na katıldı.

27 Eylül 1914′te Amiral Souchon komutasındaki Yavuz, tatbikat amacıyla çıktığı Karadeniz’de Ruslar’a ait Sivastapol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca, 1 Kasım 1914′te Ruslar Kafkasya’da sınırı geçerek fiilen savaşı başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş oldu.

Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan boğazlar, konumları nedeniyle özellikle Avrupa için çok büyük bir önem taşıyordu. Stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydi (hâlâ da öyledir). İtilaf Devletleri’nin boğazları açmak istemelerinin baş sebebi, işte bu stratejik mevkie hakim olma arzusuydu. Böylece Rusya’ya yardım edebileceklerdi. Aynı zamanda Almanya’dan yeterli yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen Osmanlı yalnız bırakılmış ve barışa mahkum edilmiş olacaktı. Ayrıca boğazlara hakim olmak, İstanbul’u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde manevi bir yıkıma yol açmak anlamına geliyordu. Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarı sayesinde İtilaf Devletleri’ne katılacaktı.

Boğazlardan geçilebilirse, kazanılacak olan başarı tüm müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde sömürge devletlerini rahatsız edecek hiçbir olay yaşanmayacaktı.

“Denizlere hakim olan dünyaya hakim olabilir”, ama Çanakkale’ye asla…

İngilizler, “denizlere hakim olan dünyaya hakim olur” düşüncesiyle hareket ediyordu. Boğazları ele geçirmek için donanmanın yeterli olacağına inanmışlardı. Bu sebeple harekâtın donanmayla gerçekleştirilmesine karar verildi. Tarihinde hiç yenilgi almamış olan İngiliz donanmasının silah, teknoloji ve başarı açısından kendine güveni tamdı. Fransa’nın da desteği ile dünyanın en büyük armadası oluşturulmuştu. Hiçbir gücün bu donanmaya karşı gelemeyeceği düşünülüyordu. İngilizlere göre yıpranmış, teknolojik açıdan iyice zayıf düşmüş ve parçalanmak üzere olan Osmanlı Devleti, bu armada ile asla baş edemezdi.

Batılı kaynaklarda Gelibolu Savaşları adıyla da anılan Boğazlara yönelik harekâtın ilk deniz hücumu 3 Kasım 1914′te iki İngiliz harp gemisinin Ertuğrul ve Seddülbahir , iki Fransız gemisinin de Kumkale ve Orhaniye tabyalarını bombardıman etmesiyle başladı. İtilaf Devletleri 5 Kasım 1914′te Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ettiler. Osmanlı Devleti de buna 11 Kasım’da çıkan bir irade ile cevap verdi. Fakat asıl deniz harekâtı 19 Şubat 1915′te başladı. Şubat-Mart 1915′te düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu, mayın tarama gemileri olabildiğince yol açtı.

Boğazları zorlayarak geçebileceklerine inanan ve bu iş için tahmini 1 aylık bir süre biçen düşman, Osmanlı’nın kararlı direnci karşısında bu işin o kadar da kolay olmadığını anlamaya başlamıştı. Bir ay boyunca yapılan bombardımana rağmen, kayda değer bir gelişme elde edilememişti.

18 Mart’a kadar geçen bu dönemde boğazın girişinde bulunan Rumeli yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları ile, Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyaları tahrip edilmişti. Böylelikle boğaza giriş kapıları aralanmıştı ama ileride olacaklar hâlâ belirsizdi.

Kara bulut gibi gemi dolu. Hangisine atarsan at!”

18 Mart 1915 sabahına böyle gelinmişti. Kimse neyle karşılaşacağını bilmiyordu. Müttefiklerin plânına göre; 18 Mart sabahı 3 deniz tümeninden oluşan düşman filosu boğazda belirdi.

Yenice-Çınarcık Köyü’nden Ahmet Başaran 1981 yılında o günü şöyle anlatıyordu: “Tahir Oğlu Ahmet benim adım. 1303 (1887) doğumluyum. 94 yaşındayım. 6 yıl askerlik yaptım. Çanakkale Boğazı kara bulut gibi gemi doluydu o gün. Hangisine atarsan at.”

11.30′da merkez tabyalarına ateş başladı. Saat 14′e doğru Suffren büyük bir hızla boğazı terk etmekte ve Bouvet’de onu izlemekteydi. Derken Bouvet’de bir-iki patlama oldu ve 3 dakikada suların altına gömüldü. Derin bir şaşkınlık yaşanıyordu. Queen Elzabeth ve Agamemnon dışındaki bütün gemiler ateşi kesmiştiler. 12.30 sularında Goulois isabet almış ve ağır yaralarla boğazı terk etmişti. 15.30 sularında mayına çarpan Inflexible’ın durumu kötüydü ama yoğun bir çabayla Bozcaada’ya ulaşabilmişti. Saat 15.14′de İrrisistible’ın yanında korkunç bir patlama duyuldu, 16.15′te de tabyalardan uzaklaşmak isterken bir mayına çarptı. 18.05′te geri çekilirken Ocean da mayına çarpmıştı. Tahir oğlu Ahmet’in anlatımıyla: “O gün batanı battı, batmayanı geri çekilip kaçtı… Gittiler…” İngiliz ve Fransız filoları mevcutlarının yüzde 35′ini kaybedip çekilmek zorunda kalmıştı.

Teknik detaylara girmeden söyleyecek olursak, savaş, daha sonra 18 Mart 1915′ten itibaren yaklaşık 10 ay denizde olduğu kadar karada da devam etti. Bu dönemde Osmanlı askeri dünyanın en güçlü zırhlılarınca sürdürülen cehennemî bombardımanlar altında saldırganlara karşı yılmadan aylarca direnmiş ve sonunda düşmanlarını yarımadayı terk etmek zorunda bırakmıştır.

Derin ve kalıcı etkiler

Onca çabaya ve üstünlüğe rağmen İtilaf güçlerinin başarısızlığıyla sonuçlanan Çanakkale muharebeleri, Birinci Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirip uzamasına sebep olduğu gibi Çarlık Rusyası’nın çöküşünü de hazırlamış ve İngiltere’de hükümet değişikliğine yol açmıştır.

Bir yıldan fazla süren ve dünya savaş tarihinde farklı bir yeri olan bu muharebelerde her iki taraf büyük kayıplar vermiştir. İtilaf Devletleri, Çanakkale’ye 410 bin İngiliz, 79 bin Fransız asker göndermiş, sadece İngiliz kuvvetlerinin toplam kaybı 213.980 kişiyi bulmuştur. Çanakkale muharebelerine katılan Osmanlı kuvvetleri (yaklaşık 700 bin kişi) genellikle kısım kısım kullanıldığından, zayiatın belirlenmesi güçleşmiş ve çeşitli rakamlar ortaya atılmıştır. Bu rakamlar 190 bin ilâ 350 bin arasında değişmektedir. Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı’nın resmi kayıtlarına dayanarak tespit ettiği şehit sayısı ise 213.882′dir.

Milletimiz bu savaşta çok sayıda yetişmiş insanını (kesin olmayan tahmini rakamlara göre, o günün şartlarında ülkenin beyin takımını oluşturan 100.000′den fazla öğretmen, mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk ocaklarında yetişmiş okur-yazar yitirilmiştir.) kaybetmesine rağmen, Balkan Savaşı’ndan kalma ezikliği üstünden atarak büyük bir askeri başarı kazanmıştır.

Çanakkale zaferi bütün İslâm dünyası ve ezilmiş milletler için yeni bir ışık olmuş, Türk edebiyatında halkın hislerini dile getiren pek çok esere de konu teşkil etmiştir.

Türkiye’de Beyin Göçü - İnsangücü Sorunu - Beyin Göçü

Türkiye’de Beyin Göçü - İnsangücü Sorunu - Beyin Göçü

1. İNSANGÜCÜ SORUNU

Kalkınmada insangücü tahminleri özellikle uzun vadeli olarak yapılırken, gözönünde tutulacak önemli nokta, vasıflı elaman yetiştirmek için gerekecek sürenin uzunluğudur. Bir ilim adamının, bir mühendisin yetişebilmesi, eğitilebilmesi için yaklaşık olarak yirmi seneye ihtiyaç vardır. Efektif verimli sürenin ise bundan çok daha fazla olabileceği söylenebilir. Eğitim sisteminin hiyerarşik bir maliyet hasıla yapısına sahip olduğunu düşünürsek, insangücünün ekonomiye olan katkısının eğitim dönemi ve okul sonrasından itibaren yükselen bir trende sahip olacağını belirtebiliriz, insangücü arzının belirli sahalarda bir fazlaya sahip oluşu, diğer bazı sahalarda ise, bir açıkla karşılaşılması, birçok ülkenin karşı karşıya bulunduğu bir problemdir.

Genellikle, gelişmekte olan ülkelerin mesleki ve teknik insangücü açığı buna bir örnektir. Önemli olan, kalkınma için gerekli gelişmeye en uygun katkısı bulunabilecek sahalarda bir insangücü arzının görülmesidir, belirli sahalarda bir fazlaya sahip oluş, diğer bazı sahalarda ise, bir açıkla karşılaşılması, birçok ülkenin karşı karşıya bulunduğu bir problemdir. Genellikle, gelişmekte olan ülkelerin mesleki ve teknik insangücü açığı buna bir örnektir. Önemli olan, kalkınma için gerekli ve gelişmeye optimum katkısı bulunabilecek sahalarda bir insangücü eksikliğinden ziyade, fazlasının bulunmasıdır.

Eksikliğin bulunması halinde, belirli bir öğrenim süresi kadar ekonominin talep ettiği vasıfta insangücü arzında yetersizlik olacak ve insangücü fazlalığı bulunduğu takdirde, örgün eğitimi gerektirmeyen sahalarda, hizmetiçi ve hizmet öncesi eğitimden faydalanarak fazla insangücünün verimli olabilecek sahalara aktarmak gerekecektir. Hizmet içi eğitim yoluyla elde edilebilecek bilgi ve kabiliyetlerin örgün eğitim yoluyla elde edilmesi, vazgeçilen kazanç miktarını arttırmakta ve eğitim maliyetini yükseltmektedir. İnsangücü fazlasının, ihtisas sahasına ters düşmeyecek sahalarda kullanılması sonucunda, insangücü, o sahada beklenen verimi verebiliyorsa, o takdirde, insangücü arzında elastikiyet vardır, denebilir. İnsangücünün, ihtisasının dışına çıkmaksızın meselâ, bir makine teknisyenin hizmetiçi eğitim görerek uçak sanayi ile ilgili bir işyerinden istihdamında olduğu gibi başka bir iş ve işyerinde verimli çalışabilmelidir. Beşeri kapitalin beşeri oluşu, insanla birlikte bir anlam taşıması ve insanla birlikte var oluşudur. Beşeri kapital fert ile birlikte hareket etmekte ve üretimde ferde yardımcı olmaktadır.

İnsangücü fazlasının, herhangi bir verim düşüşüne sebep olmaksızın başka bir işte değerlendirilebilmesi, beşeri kaynak bakımından gelişmiş ülkelerde görülebilmektedir. Çünkü, bu ülkelerde eğitim genel, mesleki ve teknik alanda sağladığı asgari eğitim seviyesi, fertlere bu esnekliği kazandırmaktadır. Beşeri kaynakların gelişmiş, olmasının taşıdığını anlam, sosyal ve ekonomik hayat için gerekli insangücünün yeterliliği kadar, o insangücünün kalkınmaya en yüksek katkıda bulunması ve yerinde istihdamıdır. Bir sahada gerektiğinden fazla İnsangücü arzı, işsizlikle bir süre veya sürekli de olsa karşı karşıya bulunmayı gerektirecektir. İnsangücü fazlası, eğitimin bedelini yükseltmektedir. Çünkü, daha fazla kişi eğitimden istifade etmiş olmaktadır. Ancak, eğitimden istifade edenlerin iş bulamamaları, eğitim yatırımlarının verimini azaltır.

Gelişmemiş ülkelerde ekonominin massedemediği işgücü fazlası, işsiz kütlesini arttırmakta ve diplomalı işsizlerden bahsedilmektedir. İstihdam edilenlerin bir bölümü de gizli işsiz olmaktadır. Gelişmekte olan bir ülkenin amacı, yüksek vasıflı insangücünü sadece nicelik olarak arttırmak olmamalıdır. Aksine, eğitim masraflarını en aza indirmek, maharet ve vasıf kazanma yolunun elde edilmesinde değişik yollar aramak gerekir. Eğitim harcamalarının arttırılması ile eğitimden beklenen hasılanın da yükseleceği anlamı çıkmaz. Daha fazla harcama ve maliyetlerin kabarması karşısında insangücünün kalite ve kantite yönü ağır basmalıdır.

İnsangücü sorununun bilhassa gelişmekte olan ülkeler açısından nitelik ve nicelik olarak yeterli seviyeye yükseltilerek çözümü de yeterli değildir. Nitelik ve nicelik bakımından yeterli hale gelen ve kalkınmaya en uygun katkıda bulunacak insangücünün, aynı zamanda, ekonominin ihtiyaç duyduğu sahalarda bulunması da şarttır. Gelişmekte olan ülkelerin orta vasıflı ve vasıflı teknik eleman açığı ile karşıya bulunmaları, bu ülkelerin karşılaştıkları en önemli darboğazlar arasında bulunmaktadır.

Gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkan İnsangücü arz ve talebindeki dengesizliklerin normal sayılması gerektiği, bunun zamanla adeta pazar mekanizması içinde dengeye kavuşabileceği şeklindeki görüşlerin, eğitim planlaması yoluyla müdahale yapılmadan, bilhassa beşeri kaynakları gelişmemiş azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için taşıdığı gerçek payı, şüphe ile karşılanabilir. İnsangücü açığının yanısıra, gelişmekte olan ülkeler beyin göçü de vermektedirler. Beyin göçü konusu, günümüzde o derece önem kazanmıştır ki, artık “Beyin Göçü Ekonomisi”, “Beyin Göçü Sosyolojisi” adını taşıyan eserlere sık sık rastlanmaktadır.

Beyin göçüne konu olan insan unsurunun göç olgusu içinde yer alması, çağımızda eğitimin sosyal hareketlilik üzerinde etkili olmasıyla ortaya çıkmıştır. Yirminci Yüzyıl eğitim alanında büyük adımların atıldığı ve fertlerin eğitim yoluyla yükselebildikleri bir çağdır. Böylece, fertler sosyal statülerini gördükleri eğitime göre kazanır olmuşlar, doğuştan elde edilen statüler önemlerini yitirmişlerdir. Her ne kadar aileden ve sosyal miras yoluyla elde edilen özellikler statüye yardımcı olursa da, eğitim yoluyla meslek kazanmak çağımızın temel özelliklerindendir.

Sanayi İnkılâbından sonra eski orta sınıf olarak bilinen esnaf, sanatkâr, küçük çiftçi gibi mesleklerin yanısıra, yeni orta sınıflar olarak doğan beyaz yakalılar ellerinde herhangi bir üretim aracı mülkiyeti olmamasına rağmen, orta sınıfların kalabalıklaşmasını ve yaygınlaşmasını sağlamıştır. Her ne kadar bazı kaynaklarda gelişmiş ve sanayileşmiş ülkeler orta sınıf toplumları olarak değerlendiriliyorsa da, bu toplumlarda alt sınıflar, altorta gibi yeni tabakalaşma modelleri de mevcuttur. Yeni orta sınıflar sanayileşmeye paralel olarak artan ihtisaslaşmış bilgi ve kabiliyeti gelişmiş yönetici özellikler taşıyan mesleklere sahip olanlardan meydana gelmektedir. Ücretliler grubuna sokulan ve tahminleri altüst eden bu yeni meslek dallarındaki sayı patlaması, ihtisaslaşmış insangücünü ön plana çıkarmıştır. Farklı vasıf sayıda insangücü ihtiyacı ekonomik gelişmeye ve sanayileşmeye paralel olarak artmıştır. Ondokuzuncu Yüzyıl başlarında ve ortalarındaki sadece beden gücüne dayanan vasıfsız işçi de zamanla değişti. Böylece, az vasıflı, orta vasıflı ve vasıflı işçiler şeklinde bir kademelenme görülmüştür. Geliştirilmiş eğitim metodları ile sürekli olarak niteliği geliştirilen insan unsuru bilgi birikimine uğramış ve eğitim yoluyla mesleki hareketliliğe sahip olmuştur.

Çalışanlarda yukarı doğru sosyal hareketliliğin görüldüğü çağımızda insangücü kaynaklarının gerek sayı, gerek nitelik olarak gelişmişliği sosyal gelişmenin de bir göstergesi haline gelmiştir. Özellikle, gelişmiş ülkelerde ortalama teknik bilgi seviyesinin arttı ve insangücü kaynaklarının gelişmişliğine tanık olunmuştur.

Çalışanların proleterleşeceği; orta sınıfın ortadan kalkacağı, zamanla insan emeği yerine geçecek makine dolayısıyla çalışanlarda yabancılaşmanın artacağı, sınıfsız bir toplum yaratılacağı varsayımları, XIX. Yüzyıl düşünürlerini fazlasıyla işgal etmiştir. Oysa, çalışanlarda vasıf gerilemesi yerine, vasıf kademelenmesi görülmüş, ikili tabakalaşma yerini çoğulcu sosyal tabakalaşmaya bırakmıştır. Özellikle, sanayi kesiminde çatışmauzlaşmauyum” sürecini izleyen menfaat çatışmaları çalışma hayatında kurumlaşmaya da uğramıştır. Böylece, uzlaşılamaz menfaat çatışmalarından bahsedebilmek zorlaşmıştır. Burjuvazinin bünyesinde ücretliler grubu artan bir orana sahip olmuş, meslekdeki mevkii bakımından şehirli nüfusun büyük bir bölümünü kapsar hale gelmiştir. İnsanlık tarihi de dayanışmanın, işbölümünün ve milli menfaatlerin tarihi olmuştur. Sınıf çatışmalarının insanlığın kaderi olamıyacağı ve sınıflar arasında tahta perdelerin bulunmadığı gerçeği farkedilebilmiştir. Artık, modern proleterler, insanlık tarihinin nasıl olması gerektiği konusunda hayali toplum modelleriyle uğraşanlar olmuşlardır.

İnsangücü kaynaklarının gelişmesine nitelik ve nicelik artışına rağmen, ihtisaslaşmış aydına olan talep hızla yükselmiş ve buna paralel olarak da istihdam imkânları artmıştır. Vasıflı emeğin farklı kademelerde arzının artışına rağmen, gelişmiş ülkeler; bilgi ve kabiliyeti geliştirilmiş yükse vasıflı emeğin gelişmekte olan ülkelerden ithalinden de vazgeçememişlerdir. Gelişmiş ülkeler için fiziki kapitalden daha önemlisi, beşeri kapital ve onu geliştirmek olmuştur. Çünkü, sanayileşme ve hatta ileri sanayi toplumu haline gelebilmek en azından fiziki kapital kadar, beşeri faktöre de önem vermeği gerekli kılmıştır. Beşeri kapital insanın bir parçasıdır. Beşeridir; çünkü insanla birlikte bir değer ve anlam taşımaktadır. Kapital oluşu ise, gelecekte düşünülen çeşitli tatmin ve isteklerin gerçekleşmesini sağlayacak bir kaynak oluşundandır . Nitekim, beşeri faktörün geliştirilmesini en azından fizik faktördeki iyileştirme kadar gerekli bulan çevreler eğitimden bir “sektör” ve “yatırım” yönü ağır basan bir faaliyet olarak bahsetmektedirler258. Ülkelerin sosyal ve ekonomik kalkınmalarında ihtiyaç duydukları İnsangücü kaynaklarını geliştirmek aslında hasıla oranı yüksek olan bir yatırımdır.


2. BEYİN GÖÇÜ

Beyin göçü; bize göre, nitelikli insangücünün ülkesinin sosyal ve ekonomik kalkınma gayretleri ve menafatleri karşısında pasifleştirilmesi sürecidir. Gelişmiş ülkelerin yüksek vasıflı emek ithalinden vazgeçemeyişleri sadece geniş istihdam imkânlarına bağlanamaz. Yüksek vasıflı İnsangücü arzının artışı ne ölçüde olursa olsun, bu ülkeler uzun dönemde yine de bir insangücü açığı ile karşı karşıya gelebilmektedirler. Bir vasıflı elemanın yetiştirilmesi, hem belirli bir zaman almaktadır ve bir süre beklemek gerekmektedir, hem de bir eğitim yatırımı gerektirmektedir. Bunun yerine, yetişmiş bir vasıflı elemanı ithal etmek, az bir eğitim maliyetiyle o kimseden faydalanmak demektir. Bu kimsenin yetişmesi, bilgi ve kabiliyetinin geliştirilmesi yönünden kendi ülkesi maliyeti taşımaktadır.

Göç ettiği ülke ise, bir eğitim yatırımına veya daha dar anlamda herhangi bir harcamaya gitmeden sınırlı bir konut ve sağlık harcaması hariç bu kimseden faydalanacaktır. Bu durumda, göç edilen ülke, eğitim yatırımı açısından karlı çıkmakta ve o kimseye düşen yatının miktarı kadar tasarruf etmiş sayılmaktadır. Böylece, bir kısım eğitim harcamaları daha verimli bir alana kaydırılmış olmaktadır. Bir de bu kimsenin sosyal ve ekonomik gelişmeye yapacağı katkı düşünülürse, göç alan ülkenin bu işten ne kadar kârlı çıktığı ortadadır.

Sosyal ve ferdi hasıla açısından düşünürsek, göç eden kimse, ferdi bakımdan karlı sayılabilir. Daha yüksek ücret alacak, bilgi ve görgüsü artacak, daha rahat imkânlar içinde çalışabilecek, ilmî araştırma ikliminden yararlanacak, yenilik ve buluş merkezlerine yakın olacaktır. Ancak, sosyal açıdan göç veren ülke için büyük bir kayıptır. Göç alan ülke için ise, sosyal hâsılayı arttıran bir unsurdur.

Beyin göçü alan ülkeler genellikle gelişmiş ülkelerdir. Az gelişmiş ve gelişme potansiyeline sahip olmayan bir ülkeden bir vasıflı elemanın gelişmiş ülkeye göçü şüphesiz ki, önem taşır. Ancak, gelişmekte olan bir ülkeden gelişmiş ülkeye göçü, daha çok dikkat çeker. Çünkü, genellikle gelişmekte olan ülkeler, potansiyel olarak gelişme imkanlarına sahip olan ülkelerdir. Beyin göçü, insangücü açıkları bulunan ve bu açıkları en kısa zamanda kapamak durumunda olan gelişmekte olan ülkelerin gelişme eğilimini sarsar. Üstelik, eğitimin maliyeti göç dolayısıyla yükseleceğinden, gelişmekte olan ülkelerde eğitime ayrılan kaynakların etkinliği azalacaktır. Kaynaklan kıt ve bunları optimal dağıtarak kalkınma zorunda olan bu ülkeler, göç dolayısıyla daha büyük kayıplarla ve açıklarla karşılarlar.

Gelişmiş ülkelerden diğer gelişmiş ülkelere olan göç “beşeri kapitalin milletlerarası dolaşımı” olarak değerlendirilmektedir259. Meselâ; İngiltere’den A.B.D., Kanada ve F. Almanya’ya olan göç örneğindeki gibi… Göç alan ve veren ülkelerin kayıp ve kazançları, gelişmekte olan ve gelişmemiş ülke arasındaki ilişkide görüldüğü kadar büyük etkiler doğurmaz. Göç alan ülkeler eğitim maliyetine katılmadıklarından yapmadıkları harcama bu ülkeler için bir tasarruftur. Bu tasarruflar daha etkin bir alanda araştırmageliştirmede (A+G) kullanılmaktadır.

Bu değerlendirmelerde bu ülkenin kalkınma ve gelişmesi ve faydalanacağı beşeri kaynakların göçle kaybedilmesinden ziyade, beşeri kaynakların dünya ölçüsünde optimal verim ve katkı sağlayacak şekilde serbest piyasa şartları altında dolaşımı esas alınmaktadır. Aslında, göç hem ülke, hem de ülkelerarası alanlarda ortaya çıkan çok sayıda karmaşık faktörün etkisinde kalmaktadır. Beyin göçü ile işgücü ihracını birbirine karıştırmamak gerekir. Beyin göçüne konu olanlar işgücünden ziyade “insangücü” kapsamı içinde yer alırlar. İşgücünün de mutlaka o ülkeye göçü anlamına gelmez. Bununla beraber, göçün yönü ve niteliği itibariyle işgücü ihracı insangücü ile birlikte de görülebilir. İnsangücünün dolaşımı konusunda günümüzde dikkati çeken bir özellik de, kapitalist olarak nitelenen ülkeler arasında bu dolaşımın görülmesinin yanısıra, sosyalist olarak kabul edilen ülkelerden de kapitalist sayılan Batı ülkelerine doğru bir emek akımına rastlanmasıdır.

Dış yardım ile beyin göçünden doğan katma değeri karşılaştırılanların ortaya koyduklarına göre, meselâ, A.B.D.’de beyin göçünden elde edilen katma değer, bu ülkenin dış yardımlarından birkaç kat fazladır. A.B.D. ve Kanada’nın yamsıra, İngiltere, Fransa ve F. Almanya gibi ülkeler de geniş ölçüde beyin göçü almaktadırlar.

3. BEYİN GÖÇÜNÜ DOĞURAN FAKTÖRLER

» Sayı ve nitelik olarak bazı dallarda eğitilen insangücü ile talep edilen insangücü arasındaki dengesizlik,
» Gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasında vasıfları belirli işlere farklı ücret seviyelerinin uygulanması ve maddî tatminsizliğin yanısıra, manevî tatmine erişememek,
» Üniversite eğitim ve öğretim kadrolarına girişte doğan engeller,
» İstihdam imkânlarının gelişmekte olan ülkelerde sınırlı olması, işsizliğin ve bilhassa aydın işsizliğinin görülmesi, eğitimistihdam ilişkilerinin yeterince düzenlenmemesi,
» Yaratıcı gücün teşvik edilmemesi, araştırma ve inceleme konusunda imkânların yetersizliği, ilim zihniyetinin ve ikliminin bulunmaması, araç gereç ve kalkınma hedefleriyle bütünleşmiş bir araştırmageliştirme politikasının noksanlığı,
» Millî ideallerin eğitim ve kültür politikaları yoluyla gençlik ve aydınlar arasında yer edememesi,
» Siyasî ve ekonomik istikrarın bulunmaması, demokratik yapının zedelenmesi, can ve mal güvenliğinin azalması,
» Mevcut eğitim sisteminin ve bilhassa bazı eğitim kuruluşlarının gelişmiş ülkeler içi pazar olabilme özelliği,
» Gelişmiş ülkelerin teknolojik gelişme ve yeniliklerini merkezi olmaları,
» “Alıştırma” ve “telkin” yoluyla gelişmiş ülkelerin cazip gösterilmesi için sürdürülen kültürel baskı ve yüksek öğretimde yabancı dille eğitim ve öğretim,
» Özellikle lisans düzeyinde burslu ve kendi hesabına okumak üzere yurt dışına öğrenci gönderilmesi,
» Siyasi tercihler.

Beyin göçünü tahrik eden ve arttıran bu gibi sebeplerin dışında göçü azaltan bazı faktörlerden de bahsedebiliriz. Tabiatıyla, yukarıda belirttiklerimizden ters yönde doğacak eğilimler, göçü hafifletebilir. Bunların dışında ekonomik büyüme dönemleri, genişleyen yatırım hacmi, eğitimistihdam ilişkilerinin düzenlenmesi, araştırma ve geliştirme kuruluşlarının yeterli olması, üniversite öğretim üyeliğine geçişte fırsat eşitliğini önleyen engellerin kaldırılması ve yeni kadroların tahsisi, yurt dışındaki insangücümüzle temas yollarının arttırılması ve ilişkiler kurulması gibi tedbirler de göçü hafifletebilir. Yapılan bir araştırmada, göçü önleyici çareler arasında Türkiye’de ilmi araştırma faaliyetlerinin özendirilmesi ve genişletilmesi, başarıya prim verilmesi, üniversite kariyer sisteminin ele alınması, ücret ve maaş düzenlenmesi dış temasların arttırılmasına yer verilmektedir.

Eğitimin “millî” olup olmaması da beyin göçü üzerinde tesirli olabilir. Burada eğitim nasıl milli olur sorusunu cevaplandırmamız gerekmektedir. Meselâ, iktisat öğretimi, Türk İktisat Tarihinin diğer toplumların iktisat tarihlerinden ayrılan kendine has özelliklerini vermediği sürece, o iktisat öğretimi milli sayılamaz. Tıp öğreniminde tıp tarihi ve dünya tıp kaynaklarına girmiş Türk ve İslâm bilginleri ve katkıları öğrenciye verilemiyorsa, o tıp öğrenimi millî olamaz. Sanat tarihinde Türk kültürünün maddeye yansımış üstün özellikleri öğrenciye verilemiyorsa, gayet tabii ki aydınımız Anadolu’da yaşamış küçük toplulukların yaşayış ve medeniyetleri ile ilgilenir ve karşısında bir dev gibi duran Osmanlı, Selçuklu ve eski Türk sanat ve medeniyetinden habersiz olur. Sosyoloji öğretiminde şehirleşmesanayileşme süreci ele alınırken sadece Batı Avrupa’da ticaretin filizlendiği şehirler (burglar) ele alınıp özellikle X. ve XI. Yüzyıllarda Doğu’da beyin göçü dahi alan; Türklerin yerleşik hayatını belgeleyen medeniyette ve teknikte o yüzyıllar için ileri sayılan Türk şehirleri ihmal ediliyorsa, bu öğretime de milli denemez. Bunları bilmiyorlar diye de genç insanlar suçlanamaz. Yabancı dil öğreniminde yabancı dilin bir araç olduğu,Türkçe konuşulması gereken yerde Türkçeden taviz verilmeyeceği öğrenciye kazandırılmazsa, yabancı dilin kültür dairesi içinde insanımız kaybolup gider. Yabancı dile bakış, gerçekçi olmalı ve yerinde kullanılmalıdır.


4. TÜRKİYE’NİN VERDİĞİ BEYİN GÖÇÜNÜN NİTELİKLERİ

Ülkemizin dışarıya verdiği beyin göçünü tam anlamıyla tesbit edebilmek güçtür. Ücret farklılığı, mesleki tatminin elde edilememesi, yaratıcılığın teşvik görmemesi, yeterli bilgi ve kabiliyete sahip olmak yerine siyasî mülâhazalarla statü kazanılması, siyasî istikrarsızlık ve huzursuzluk gibi sebeplerle yüksek vasıflı insangücü beyin göçüne konu olmaktadır. Önceki dönemlere göre, beyin göçüne konu olan doktor sayısında azalma görülmesine karşılık, mimar ve mühendis sayısında artış izlenmektedir. Ayrıca; beyin göçünün alışılmış geçici merkez bölgelerinin Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkeleri olmasının yanısıra, son yıllarda Orta Doğu ülkelerine de göç izlenmektedir. Yüksek vasıflı insangücünün yanısıra; son yıllarda zaten yetersiz olan orta vasıflı teknik insangücünün de beyin göçüne konu olması, insangücü kaynağının yurt içinde değerlendirilememesi bakımından olumsuz sonuçlar yaratmaktadır.

Daha önce belirttiğimiz sebeplerden dolayı süregelen beyin göçü konusunda bugünkü nitelikli insangücü mevcudunun yaklaşık olarak onda birinin yurt dışında bulunduğu, Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planında tahmin edilmektedir. Nitekim, stratejik önem taşıyan fen adamı, mühendis ve doktor gibi elemanların son 15 yıl içinde, yurt dışında bulunan oranı, bu elemanları yetiştiren kurumların toplam mezun sayısının yüzde 1118′i kadardır.

İnsangücü yetiştirilmesinde, eğitime ayrılan kaynakların yetersizliğini, kaynakların etkin bir şekilde kullanılmamasını, teknik, mesleki ve genel eğitim arasında yatırımların dengesiz dağılımını; eğitim sistemi ile ekonomik gelişme arasındaki uyumun yetersizliğini, eğitim yatırımlarından sağlanacak hâsılanın uzun süreyi gerektirmesini, laboratuar, araç ve gereç gibi darboğazları da göz önünde tutarsak ve bir de yetişkinlerin göç ettiklerini düşünürsek, Türkiye’nin bundan ne kadar zarar gördüğü daha iyi anlaşılır.

Meselâ Birinci ve İkinci Plan dönemlerinde % 7′lik bir kalkınma hızı esas alınmış, Birinci Plan döneminde % 6,7 İkinci Plan döneminde de % 6,9 kalkınma hızı sağlanabilmiştir. Sanayi sektöründe ise, Birinci Plan döneminde % 12.3 hedef alınmış ve % 9,7 oranında gelişme sağlanmıştır. İkinci Plan döneminde ise % 12 olarak tesbit edilen gelişme hızı % 7,6′da kalmıştır. Sanayi sektöründe hedef alınan gelişme hızı ekonominin yıllık genel büyüme hızından yüksek tutulmuştur. Sanayi sektöründe planlanan gelişme hızının altında bir oranın ortaya çıkışı birçok faktöre dayandırılabilir. Sermaye, teknoloji, hammadde, enerji, emek ve altyapının yetersizleşmesi bunların belli başlılarındandır. Ancak, bu gerilemede insangücü açığının, nitelikli insangücünün ve yerinde kullanamayarak verimi düşen emeğin etkisi büyüktür.

Birleşmiş Milletler istatistiklerinden alınan bilgilere göre çeşitli sebeplerle gelişmiş ülkelere (19621967 ortalamasına göre) her yıl ortalama 375 Türk bilim adamı ve yüksek nitelikli eleman göç etmektedir. Aslında, bu rakam bir fikir vermesine rağmen, oldukça düşük sayılabilir. Göç eden elemanların % 51,l’i tıp, % 40′ı mühendislik % 5,5′i tabii ilimler ve % 3′ü sosyal ilimler alanlarındadır20. Ancak, son yıllarda daha önce de belirttiğimiz gibi, göç edenler arasında doktor oranında azalma görülmesine karşılık, mimar ve mühendis oranının artışı konusunda, özellikle hangi mühendislik branşlarında göçün yoğunlaştığı da ülkemiz açısından önem taşımaktadır. Zira, mimar, inşaat mühendisi gibi mühendislik branşlarında arz fazlası görülmesine karşılık, elektrik, maden; petrol ve harita mühendisliği gibi branşlarda bir açıkla karşı karşıya bulunmaktayız.

Arz fazlası bulunan inşaat mühendisliği ve mimarlık gibi dalların dışında konuya bütüncü bir açıdan eğilirsek, eldeki verilere göre ülkemizden diğer ülkelere yüksek düzeyde eleman göçünü, arz fazlası veya ihtiyaç fazlası elemanların yurt dışına taşması olarak kabul edemeyiz. Nitekim, P. G. Frenck tarafından Türkiye’de kabiliyet göçünün temelde ihtiyaç fazlası elemanınülkedışına taşması şeklinde bir olayla karşılaşıp karşılaşamadığı konusunda yapılan araştırmada, Türkiye’de, genellikle, yüksek düzeyde eleman için istihdam piyasasının elverişli olduğu, pek az alanda ihtiyaç fazlası mezun bulunmasına karşılık, pek çok alanda mütevazı ölçüler içinde de olsa yetişen mezun sayısını aşan eleman ihtiyacı bulunduğu belirtilmiştir. “Bununla birlikte Türkiye’nin yüksek düzeyde eleman istihdamında karşılaştığı başlıca sorunlar, özellikle sağlık ve teknik alanlarda süregelen ara insangücü eksikliği ile işletmecilik alanındaki kalifiye insangücü yetersizliği gibi yapısal bozukluklar ile tipik olarak hekimlerin coğrafi dağılımında kendini belli eden bölgesel dengesizliklerdir1.

Ülkemizde, sağlık alanında hekimlerin dağılımı açısından dengesizlikler vardır. Özellikle. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana gibi gelişmiş illerimizde ve bu illeri kapsayan yörelerde doktor sayısının % 69′ı faaliyet göstermekte, 1963 yılından itibaren az gelişmiş yörelerimizde başlatılan sosyalizasyon çalışmaları ise; tesis ve sağlık hizmeti açısından âtıl kapasite yaratmıştır. Birinci Beş Yıllık Plan Döneminde, az gelişmiş yörelerimizde arttırılan eğitim ve sağlık yatırımlarına rağmen, standart kadroların çok altındaki sayılarda sağlık personeli ile çalışmaya mecbur kalmıştır. Az gelişmiş yörelerimizdeki sağlık ocaklarının çok sayıda kurulmasının hedef olarak kabul edilmiş olması bir hata olmuş ve sosyalizasyon programının maliyetini arttırmıştır. Fizikî hedeflere paralel olarak insangücü hedeflerinin tam olarak gerçekleşmediği görülmüş ve kaynak israfına yol açılmıştır.

Yüksek düzeyde insangücü göçünün ülkemize maliyeti konusunda bazı araştırmalara rastlanmaktadır. H. Üner tarafından yapılan araştırma bunlardan birisidir. 1967 yılında Türkiye’den A. B. D.’ne kabul edilmiş bulunan 203 eleman için hesaplanan maddi kayıp 18.270.000 doları bulmuştur. 1965 yılı değerine göre, yaklaşık olarak kişi başına 90.000 dolarlık bir kayıp sözkonusudur. Bulunan bu rakamlar içinde okul masrafları, bakım ve idame masrafları, öğrenim süresince vazgeçilmiş gelirler ile bu elemanların çalışma hayatına girmeleri halinde tahmini toplam gelirleri hesaplamanın kapsamı içinde tutulmuştur.

Yurt dışında çalışan doktoralı Türkler üzerine Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunca ve T. Oğuzkan tarafından yapılan araştırmada 1968 yılında yurt dışında çeşitli ülkelerde çalışan doktoralı Türk sayısı en az 217 olarak tahmin edilmiştir. Bu rakkam ülkemizin aynı tarihlerde yurt içinde iki yılda yetiştirebildiği toplam doktoralı eleman sayısına yaklaşmaktadır. Ayrıca, sadece fen ve mühendislik alanlarında yetişmiş doktoralı eleman dikkate alındığı takdirde, yurt dışında çalışan Türklerin sayısı, ülke içinde sırasıyla 6 ve 7 yılda verilen mezun sayısını buluyordu. Öte yandan, karşılaştırma yalnız fen alanında doktora sahipleri için yapıldığı zaman, yurt dışında çalışan grup Türkiye’nin 19331967 yılları arasındaki 36 yıllık dönemde yetiştirdiği toplam doktoralı eleman sayısının % 18′ini oluşturmaktadır.

Yapılan çalışmada göçün yönü, göç edenlerin yaş ve medeni durumları hakkında aşağıdaki noktalara temas edilmiştir: “Araştırmada bilgi toplamak üzere uygulanan ankete 150 kişiden gelen cevaba göre, göç edilen başlıca ülkeler, % 71 ile Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, % 10 ile Kanada, % 8 ile Almanya olarak saptandı. Geriye kalanlar, Fransa, İngiltere ve diğer ülkelere dağılmışlardır. Büyük çoğunluğu evli olan grubun yaş medyanı 40 olarak bulundu. Genel olarak incelenen grup, aile hayatlarında ve mesleklerinde yerleşmiş, çalıştıkları kurumlarda unvan ve mevki bakımından ilerlemeler kaydetmiş kimselerden oluşuyordu. Ankete alınan cevaplardan grubun % 79′unun Türk uyruğunu koruduğu görüldü.”

Araştırmalarda ayrıca tesbit edilen bir husus da şöyledir: “Türkiye’de çalışmakta iken, göç edenlerin yanında öğrenimini tamamladıktan sonra yurda dönmeyip çalışma hayatına intikal edenlerin sayıca geniş bir grubu oluşturduğu görüldü. Örneğin, incelenen grupta doktora derecesi aldıktan sonra Türkiye’de çalışmadığını bildirenlerin oranı % 58′i bulmaktaydı.

Buraya kadar olan açıklamalarımızda beyin göçünü coğrafi bir hareketlilik olarak ele aldık. Ancak, mekân değişikliği söz konusu olmadan da, beyin göçü olayına rastlamaktayız. Bu tip bir göçün gerçekleşmesi içi gelişmekte olan ülke devamlı veya geçici olarak gelişmiş ülke lehine eleman kaybetmeyebilir. Alıştırma ve telkin süreçleri sonunda dünya çapında yaygın kitle haberleşme araçlarının da etkisiyle, yabancı ideolojiler tarafından sömürgeleştirilen vasıflı elemanlar göç etmeseler de, ülkeleri için birer kayıp sayılırlar. Bu tip bir göç sonunda kaybedilenler, sosyal ve ekonomik kalkınmaya kendilerinden beklenen en uygun katılmayı gösteremeyecekleri gibi, Türkiye’nin milli menfaatleriyle de ters düşeceklerdir. Nitekim, 12 Eylül öncesi bazı sabotajlar, arızalar ile anarşi örgütleri içinde yer alan bazı yüksek vasıflı elamanlar bu konuda tipik birer örnektir.