Önemli Türkologlar

Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya
Prof. Dr. Hamza Zülfikar Hayatı
Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun
Prof. Dr. Muharrem Ergin Hayatı
Prof. Dr. Mehmet Kaplan Hayatı
Prof Dr. Zeynep Korkmaz Hayatı
8 Mar, 2008 Yorum yapılmamış
8 Mar, 2008 Yorum yapılmamış
Wilhelm Radloff Hayatı - Eserleri

Hayatı
(1837 - 1918)
“Türk Dünyası’nı türlü yönlerden araştıran yabancı bilginler arasında müstesna bir yer tutan ve devir açan şahsiyetlerden biri de, hiç şüphesiz 81 yıllık uzun ömrünün (1837-1918) altmış yılını bu uğurda çalışmaya hasretmiş olan Alman asıllı Rus Türkoloğu Wilhelm Radloff’tur. 1813 Savaşları’na katılmış olan Prusya Ordusu yedek subaylarından ve Berlin şehri polis komiseri Wilhelm Radloff’un biricik oğlu olarak 5 Ocak (yeni takvime göre 17 Ocak) 1837’de Berlin’de doğmuştur.
İlk ve orta tahsilini aynı şehirde yaptıktan sonra, gelirleri mahdut olduğu halde çocuklarının ciddi bir tahsil görmesini isteyen ailesinin teşvikiyle 1854 yılının sonbaharında, Wilhelm henüz 17 yaşında iken Berlin Üniversitesi Felsefe Fakültesi’ne kaydolmuştur.
Lisede iken en çok Alman Edebiyatı ve klasik filoloji hocalarının derslerini sevmiş, bunlardan bilhassa klasik edebiyat öğretmeni ve iyi bir pedogog olan üniversite doçenti Benari’nin, Radloff’un yetişmesinde mühim rolü olmuştur.
Üniversite hayatının ilk aylarında manevi ilimlerin türlü dallarını denemiş, esas olarak önce ilahiyat tahsil etmek istemişse de, az zaman sonra fikrini değiştirerek filolojide karar kılmıştır. Tahsilinin büyük bir kısmını Berlin’da yapmış, iki sömestir Halle’de bulunmuş ve doktora sınavını da Jena’da vermiştir. (20 Mayıs 1858)…
Radloff mukayeseli dilbilgisini kuran ve bilhassa İndocermen dillerinin mukayeseli gramerini yazan F.Bopp’un son derslerini dinleyebilmiş, dilci ve filozof H.Steinthal’in derslerine devam etmiş Jena’da A.F.Pott’un takririlerini dinlemiştir. Bütün bu genel dersler meyanında Radloff Şark dillerini de merak ederek Berlin’da başlıca W.Schott’un talebesi olmuştur…
Radloff’un hocaları arasında W.von Humbold’un fikirlerini devam ettirenlerden A.F.Pott ile H. Steinthal’i görmekteyiz. Fakat bunların fikirleri de sonraları birbirinden ayrılmıştır…
..Radloff, üniversite tahsili esnasında H.Steinthal’den ziyade A.F.Pott’un fikirlerine bağlanarak, önümüzdeki eserinde dil hadiselerini halk psikolojisiyle değil de, insanların ferdi hususiyetleriyle açıklamaya çalışmıştır.
Radloff’u şark dillerine meraklandıran hocası, daha sonra A.Castren’den önce linguistik özelliklere dayanarak Türk, Mançu, Moğol, Fin ve kuzeydeki diğer diller arasındaki akrabalığı göstermeye çalışan Wilhelm Schott olmuştur.
Bunlara Abel Rėmusat gibi ‘Tatarische Sprachen’ adını veren ve sonra da ‘Hochaslatiscih Sprachen’ tabirini teklif eden W.Schott, 1836’da ifade ettiği gibi, yaptığı araştırmanın sağlam bir zemine dayanabilmesi için daha çok çok zamana ihtiyaç olacağını müdrikti.
Böylece Radloff, W.Schott’un tesiriyle Orta Asya ve Sibirya’nın az tanınmış dillerini kendisine çalışma sahası olarak almış, Türkçe ile birlikte Moğol, Mançu ve Çin dillerini öğrendiği gibi, İbrani, Arap ve Fars derslerine devam etmiştir. Radloff bunları içerisinde bilhassa Mançu Tunguz dilleri üzerinde durarak ilerideki araştırmalarını da bu konu üzerine yöneltmeyi düşünüyordu…
Jena Üniversitesi’ne sunduğu Über den Einfluss der Religion auf die Nationalitäten und Sprachen Hochasiens’ adlı teziyle 20 Mayıs 1858 tarihinde felsefe doktoru payesini kazanıp, halk mektebi öğretmenlerinden birinin kızı olan Pauline-Auguste Fromm ile nişanlandıktan sonra, aynı yıl hocası Wb.Schott’un tavsiye mektubu ile Petersburg’a hareket etti.
1854’de Petersburg’da açılmış bulunan Vostoçnıy Fakültet’e (Şark Fakültesi’ne) Kazem-beg Şeyh Tantavi, İ.N Berezin, D.A.Chwolson, V.P Vasilyev ve Popov gibi tanınmış şahsiyetlerin de çağrılmış olması, Radloff’un Rusya’ya giderek doğu dillerini yerinde öğrenmek hususunu körükleyen hadiselerdendi.
Yakut dili gramerini yazan O.Böhtligk de o zaman Petersburg’da yaşıyordu. Bu sıralarda L.vonSchrenk idaresindeki sefer heyeti (1858) Amur civarında bulunuyor, fakat Radloff’un da iştirak etmek istediği F.B.Schmidt’in doğu seferi heyeti ise bir türlü harekete geçemiyordu.
Bunun üzerine Baron P.Meyendorff ve F.A.Schiefner gibi hamileri 1859 Mayısı’nda (tayin tarihi 14.Mayıs.1859) onu Batı Sibirya’da bulunan Barnaul şehrindeki yüksek madencilik mektebine (Barnaulskoye Visşoye Gornoye Uçilişçe) Almanca ve Latince öğretmeni olarak tayin ettirdiler.
İlk anlaşması beş yıl müddetle olup, maaşı senede 1000 ruble idi ve bundan başka, yazın yapacağı geziler için her yıl ayrıca 700 rublelik tahsisat ayrılmıştı.
İşte W.Radloff’un ilmi faaliyeti esas bundan sonra başlar. Barnaul’a gelirken henüz 22 yaşında olduğu halde, kafasında ne muazzam planlar taşıdığını sonraki senelerde yaptığı çalışmalarla ispat etti.
Radloff Sibirya’da 1859’dan 1871’e kadar 12 yıl kalmış, kışın öğretmenlik yapmış, yazları da dil, etnografya ve tarih malzemesi toplamak üzere Sibirya ve Türkistan’da yaşayan türlü Türk boyları arasında seyahat etmiştir.
Radloff bu zaman içinde (Kuznetsk havalisi madencilik müfettişi Freze’nin daveti üzerine 1859’da yaptığı ilk kısa gezi müstesna), ilk defa 1860 yazında ve son defa da 1870’de olmak üzere on defa seyahat etmiş, ancak 1864’de kesilen tahsisatı yeniden temin etmek maksadıyla Petersburg’a gitmek zorunda kaldığından gezisini tatbik edememiştir.
…Freze’nin daveti üzerine yaptığı kısa gezisinden Barnaul’a döndüğü zaman, tesadüfen orada bulunan Tomsk Valisi Ozerskiy’i ziyarete gelmiş olan Altay Türkleri mümessillerinden ibaret bir heyetle karşılaştı ve onun başkanından, kendisine söze usta birini öğretmen olarak göndermesini rica etti. Radloff, kısa zaman içinde gelen Yakob adlı bu öğretmenle bütün yaz ve kış çalışarak Altay ağzını öğrendi ve 1860’da başlayacak gezisine hazırlandı.
1860-1863 yılları yazında Altaylı, Soyon, Kazak-Kırgız, İli ve Abakan Türkleri’ni ziyaret ederek onların dilleri üzerine ve bundan başka Rus-Moğol ticareti hakkında da malzeme topladı. 1860 yazında Berlin’den yeni gelmiş olan karısının veöğretmen Yakob’un iştirakiyle yaptığı ilk gezi esnasında, 1843-1865 yıllarında misyoner Landışev ile tanışarak sonra onu kendisine öğretmen ve anmaraş edindi ve onun hayatını Proben der Volksliteratur’un 1.cildinde yayımlayarak ebedileştirdi.
1864’de tahsisatı yenilemek maksadıyla Petersburg’a gidince, P.Meyendorff ölmüş olduğundan başka hamiler aramak icabetti. Akademi üyesi Ber, onu saray nedimesi Fräulein Editha von Rahden’e takdim etmek suretiyle, bu yolda ona yeni imkanlar açtı. Radloff, E.von Rahden’in salonunda o zamanki Rusya’nın birçok münevver şahsiyetleriyle tanışmak fırsatına nail oldu. Saray nedimesi onu büyük prenses Elena Pavlovna’ya takdim etti, bu suretle tahsisat işi çabuk halledildi. Oradan Berlin ve Tirol’e seyahat ederek dinlendi ve yeni kuvvetle Barnaul’a döndü.
Radloff bu gezileri esnasında her şeyden evvel Türk boylarının dil ve halk edebiyatına ve bu meyanda halk bilgisi, arkeoloji, coğrafya, istatistik ve ekonomi sahasına ait malzeme topladı. Barnaul’da kaldığı müddet zarfında hepsi 20 adet eser neşretmekle beraber, ilk beş senede malzemesini tasnifle uğraştığından, bu müddet içinde yayınladıkları birkaç makale ile seyahati hakkındaki raporlara inhisar etmiştir. Proben der Volksliteratur der Turkischen Stämme ‘Türk boylarının halk edebiyatı denemeleri) gibi büyük eserleri ancak 1866’dan sonra çıkmaya başlamıştır (1.bölümün metin ve tercümesi 1866; 2. ve 3. bölümleri 1868 ve 1870). Bunlar ilim dünyasında geniş bir ilgiyle karşılanmış ve Dorpat Üniversitesi Radloff’a bu eserleri yüzünden fahri doktor ünvanını tevcih etmiştir. “Honoris causa pro maxima intelligentia orlentalium”.)
Radloff, 1871 yılının ilk aylarında Barnaul’dan ayrıldı ve yol üzerinde Kazan’dan geçerken birkaç gün tanınmış Rus misyoneri N.İ.İlminskiy’nin (1822-1891) evinde misafir kaldı. 15 yol Kazan ve Mısır medreselerinde tahsil etmiş olan ve Kazan’daki Rus İlahiyat Akademisi’nde profesörlük yapan İlminskiy, İdil boyu Türkleri’ni çok iyi tanıyor, bir yerliden farksız Türkçe konuşuyor ve buradaki Türk boyları arasında Hıristiyanlığı yaymak için canla başla çalışıyordu.
O zamanki Kazan Maarif Müdürü Şestakov, İlminskiy’nin evinde Radloff ile tanışarak, ona, İdil boyu Müslüman mektepleri müfettişliği vazifesini teklif etti. Bu iş, zorla Hıristiyanlaştırılmış Mazanlılar’a (Kreşinler’e) ait mektepleri idare eden İlminskiy’nin faaliyetine paralel bir çalışma teşkil edecekti.
Esas itibariyle bunu kabul eden Radloff, plan üzerinde etraflıca konuştuktan sonra Petersburg’a gitti. Şestakov da meseleyi Maarif Nazırı Graf D.A.Tolstoy’a (1823-1889) arz etti. Radloff, Prens Konstantin Nikolayeviç vasıtasıyla bu işin devlet şûrasında sıradışı görüşümesini teklif etti ve halk mektepleri üzerinde araştırma yapmak maksadıyla, Rus maarif nezaretinin emri altında tekrar Batı Avrupa’ya gitti. Radloff Berlin’de Rus maarif nazırı Tolstoy tarafından tertiplenen bir ziyafette, nazırın daveti üzerine, azınlık milletlerin mektepleri hakkında bir konuşma yaptı.
1872’de Müslüman mektepleri meselesi müspet olarak çözüldü ve böylece Radloff, Kazan bölgesi Tatar, Başkurt ve Kazak mektepleri müfettişliğine tayin edildi. O zaman Rusya’da Ruslar’dan başka milletlerin (Rus tabiriyle azınlık milletlerin) devlet tarafından idare edilen mektepleri yoktu. Türk-Tatar medreselerine, mahalli idare veya yerli zengin şahıslar tarafından bakılıyordu.
Misyoner mektepleri iç işleri vekaletine bağlı olup, maarif nazırlığı, ezilmiş milletlerin aydınlanma ve terbiyesine karşı cephe almıştı. Bundan başka, dini taassubun tesiri ve Ruslaşma korkusu yüzünden, Türk ahali kendisi de kısmen yeni usul mekteplere muhalif bulunuyordu. Bu yüzden Radloff, muallim mektepleri açmakla işe başladı. Kazan muallim mektebi ancak 12.Kasım.1876’da açılabildi.
Muallimlerin bir kısmı başta Ruslar’dan ibaretti. Önce muallim olarak Kazanlı Türkler’den ancak birkaç kişi celbedilebilmiştir ki, bunlar Veteriner Teregul (tabii ilimler için), Kazan Üniversitesi okutmanlarından Ahmer idi. Bundan başka Radloff meşhur Kazan tarihçisi Şehab ed-Din Mercanî ile de yakından tanışmış ve onun eserleri hakkında batı dünyasına bilgi vermiştir.
Mercanî, Kazan arkeoloji cemiyetine üye olan ilk imamdır ve sonraları Kazan’da Radloff tarafından açılan muallim mektebinde o da öğretmenlik yaparak İslam dini bilgisi ve tarih okutmuştur. Radloff, Kazan muallim mektebinde bilhassa tabii ilimler terdisatına önem veriyordu. İlk yıllarda buraya alınan talebeler çocuklardan değil de yetişmiş imam namzetlerinden ibaretti ve halkın şüphesini gidermek için, mektebe alınırken dini mevzulardan iyice imtihan ediliyorlardı.
Radloff, bu meyanda Müslüman kızları için de bir ilk mektep açmak istiyordu. Fakat önce hiçbir İslam kadını böyle bir mektepte muallimlik yapmayı kabul etmedi. Kızlar mektebi nihayet tahsilli bir kadının evinde açılabildiyse de, bu ilk deneme çok yaşamadı ve talebe azlığı sebep gösterilerek Rus Hükümeti tarafından kapattırıldı. (İlk senede 4 ikinci yıl 8 talebesi vardı.)
Radloff, eskimiş camilerin tamiri sırasında, Rus Hükümeti tarafından bu gibi camilerin yanında bir Rus mektebi açılmasının şart konmasına da şiddetle karşı geldi ve bu şartın, Rus mektebi yerine Müslüman mektebi açılması şeklinde değiştirilmesini talep etti. O, iki taraftan da engellerle karşılaşıyordu. Rus Hükümeti yerli halkın uyanmasını istemiyor, Müslüman ahali ise Radloff’a Rus misyoner teşkilatının bir mümessili olarak bakıyordu. Bazı mütaassıp Tatarlar’dan rüşvet alan Rus polisi, eski zihniyetli Müslümanlarla bir olarak Radloff’a karşı çalışıyordu.
Fakat bu gibi tatsız hadiseler geçici oldu. Birkaç yıl içinde İdil boyu Türkleri arasında ve az sonra Rusya içerisindeki bütün diğer Türk ülkelerinde de geniş bir medeni kalkınma gözüküyordu. Bu yolda her hareketin Radloff’un tesiriyle açıklanması doğru olmamakla beraber denebilir ki, onun tarafından girişilen faaliyet, Rusya içerisindeki Türk halklarının uyanma hareketini çabuklaştırmaya hiç şüphesiz yardım etmiştir. Türkler arasında basım ve kitabevleri, gazete ve mecmualar ve yayımlanan eserlerin sayısı gün geçtikçe arttı ve 1905’de geniş kalkınma halini aldı. Muallim birlikleri tedris usulü için yeni cereyanlar (usulü ceditçilik), Müslüman kadın birlikleri ve nihayet bütün bunların bir neticesi olarak muhtariyet veya Rusya’dan ayrılmak için tam istiklal hareketleri meydana geldi.
Radloff Kazan’da 1872’den 1884’e kadar 12 yıl kaldı ve bu esnada bilhassa pedagoji, felsefe ve genel linguistik problemleriyle uğraştı. Bu zaman içinde irili ufaklı 11 kadar eser yayımladı ki, en mühimleri şunlardı: Uçebnik nemetskago yazıyka (Almanca derslik), “Proben der Volksliteratur”un 4.bölümü (metin ve tercüme), “Bilik” (Kazan lehçesinde okuma kitabı), “Grammatika russkago yazıyka” (Tatarlar için Rusça gramer), “Phonetik der nördlichen Türk-Sprachen” v.s. Bu meyanda “Aus Sibirien” adlı eserini tab’a hazırladı ve Koman dili üzerine de bir makale yazdı.
Radloff Petersburg’ta
1881’de Berlin’de toplanan müsteşrikler kongresine iştirak ettikten sonra Radloff 1884’de Kazan’daki vazifesinden ayrıldı ve 47 yaşında iken 25 yıllık bir ilmi çalışmasına istinaden Petersburg İlimler Akademisi’nin ‘Tarih ve Eski Eserler’ kısmına üye seçildi ve oraya gidip yerleşti. Bu suretle kendisini büsbütün ilme vermek imkanını kazanmış oldu.
Aynı yıl ‘Kudatku Bilik’ (Kutadgu Bilig)’in nüshasını tetkik etmek üzere Viyana’ya, 1886’da Kırım’a, 1887’de Batı Karamları’na seyahat etti, 1891’de Petersburg Akademisi tarafından Orhon Bölgesi’nin arkeolojik tetkiki için tertiplenen heyetin başında bulundu, 1898’de yine aynı müessese tarafından tertiplenen bir heyetle Turfan’a ve 1907’de etnografya müzelerini tetkik etmek amacıyla Batı Avrupa’ya gitti.
Roma’da toplanan 12. Milletlerarası Şarkiyatçılar Kongresi’nde (1899) Radloff’un teklifiyle, merkezi Petersburg’da olmak üzere ‘Assosiation Internationale pour I’exploration archėologique et linguistique de I’Asie Centrale et de I’Extrėme Orient’ adı altında bir cemiyetin kurulmasına karar verildi ve bu iş Hamburg’da toplanan 13.. kongrede (1902) tekrar konuşularak tasdik edildi.
Radloff, Rus akademisindeki çalışmasıyla aynı zamanda daha şu vazifeleri de görüyordu: a) Rus arkeoloji cemiyetinin şarkiyat bölümü neşriyatının (Trudıy Vostoçn. Otdeleniya Imp. Russk, Arch. Obşçestva) tahrir heyetinde azalık, b) Yine aynı müessesenin etnografya bölümünde azalık, c) Sibirya’yı araştırma cemiyeti başkanlığı, d) Petersburg’da yapılacak Budist mabedi inşa komisyonu başkanlığı ve e) 20 Ocak 1894’de ölen Schrenk’in yerine 16 Mart 1894’den başlayarak akademinin etnografya müzesi müdürlüğü.
Radloff’un Petersburg’da yayımlanan eserlerinin sayısı 100’e yakındır. O burada çalışmasını modern ağızlara tahsis ettirmeyip, orta devir Türkçesi ile eski Türkçe üzerinde de büyük işler başarmıştır.
Modern lehçelerle ilgili en mühim eseri olan ‘Proben der Volksliteratur…’un son 10 cildi, Petersburg’da bulunduğu zaman yayımlanmıştır. 1859’da Barnaul’a yerleşerek metin toplamayabaşladığı zaman, ikinci büyük eseri olan ‘Versuch Wörterbuches der Türk Dialecte (Türk ağızları için sözlük denemesi)nin planını da kurmuştu. Fakat bunun ikide bir eklemelerle tamamlanması icabettiğinden, ilk fasikülü çıkıncaya kadar (1888) aradan 29 yıl geçti. Nihayet bu lûgat, her altı fasikülü bir cilt teşkil etmek üzere 26 fasikül ve 4 cilt halinde (hepsi 8161 sütun +256 sayfa) 1911’de tamamlanabildi.
1887’de ‘Das Türkische Sprachmaterial des Codex Comanicus’u ve 1890, 91, 1900, 1910 yıllarında 4 cilt halinde ‘Kudatku Bilik’in metin ve tercümesini neşretti. Bundan başka Anadolu’daki Selçuk metinleriyle de ilgileniyordu.
Onun eski Türkçe üzerindeki çalışma ve eserlerine gelince, bu mesele başlıbaşına bir tarihtir. Çin kaynaklarıyla Alâ ed-Din Cüveynî gibi bazı İslam yazarları istisna edilirse, Avrupalılar, eski Türk yazıtlarının ancak 18.yüzyılın ikinci yarısında farkına varmışlardır. Bunlardan ilk bahseden kimseler Hollandalı N.C.Wiytsen, (1641-1717) Çar 1.Petro (1672-1725) zamanında yaşamış S.U.Remezov adlı bir Rus memuru ve Poltava Savaşı’nda (1709) Ruslar’a esir düşerek Sibirya’ya sürülen İsveçli subaylardan Strahlenberg (1726-1730) olmuştur…
Radloff’un henüz okunmamış olan bu yazıtları araştırmak maksadıyla 1891’de Petersburg Akademisi tarafından tertiplenen bir sefer heyetinin başında Orhon Bölgesi’ne gitti. Bu heyette ondan başka Sçegolev, Klementz, Dubin Yadrintsev ve Levin gibi bilginler de vardı. Radloff önce bu gezi hakkında bir önhaber (…1892-93) yayımlandı ve toplanan mazemeyi iki seri halinde neşre başladı…
… Yenisey ve Orhon yazıtları hakkındaki Fin neşriyatına (1889-1892) ve Radloff tarafından yayımlanan atlasa dayanarak (1892, 93, 96, 99), Danimarkalı dil bilgini Vilhelm Thomsen de, Radloff ile yarış halinde bu yazıtların alfabesini çözmek için çalışıyordu. Thomsen 25 Kasım 1893 tarihinde eski Türk yazıtlarında kullanılan alfabenin sırlarını tamamıyla çözmeye muvaffak oldu ve araştırmalarının neticesini bir mektupla Radloff’a bildirdi. Bu keşifle ilgili Dėchiffrement de In******ions de I’Orkhon et de I’Iėnissėi, 1894 adlı 15 sayfalık broşürünü 15 Aralık 1893’te Danimarka Akademisi’ne sundu ve çözümünü gösteren bir listeyi Radloff’a da yolladı.
Bu sırada Radloff da 11 kadar işareti çözmüş olmakla beraber, bütün metni ancak 1894’da Thomsen’in anahtarını kullanmak suretiyle okuyabildi ve ilk denemesini Die alt-türkischen Inschriften der Mongolei I.Das Denkmal zu Ehren des Pirnzen Kül Tegin adı altında 1894 kasımında 35 sayfalık bir broşür halinde ancak 50 nüsha bastırarak meslektaşları arasında dağıttı.
Kısa zaman içerisinde üç fasikül halinde (Mart 1894, Mayıs 1894, Ekim 1895) Koşo Tsaydam yazıtlarını da neşretti ve bunları sonradan bir cilt halinde birleştirerek tekrar yayımladı. 1897’de bu eserlerin ‘Neue Folge’ (yeni serisi) aynı yılın aralığında Radloff ve Melioranskiy tarafından hazırlanmış Rusça tercümesi ve nihayet 1899 martında Tonyukuk yazıtlarının Zweite Folge (ikinci serisi) neşredildi.
Radloff, Uygurca el yazma metinler üzerinde ancak 1898’den sonra çalışmaya başladı. Bir yıl sonra Altuigursche Sprachproben aus Turfan, 1906’da A.Grünwedel’in seferinde bulunan Uygurca metinler ile Ein uigurischer Text aus dem XII. Jh., 1909’da Cuastuanit, Buss gebet der Manichäer 1909-1912’de altı kitap halinde Alttürkische Studien ile Uygurskie Fragmenti 1911’de Kuan-şi-im Pusar ve 1913’de Suvarnaprabbasa’nın metnini neşretti, Radloff’un ölümünden sonra Malov 1928’de Uigursche Sprachdenkmäler adı altında bir cilt halinde diğer metinleri ve 1930 yılında Suvarnaprabbasa’nın yine Radloff tarafından yapılmış olan tarcümesini yayımladı…
… Fakat onun hususi hayatı hakkında kaynaklardan pek çok bilgi edinmek mümkün değildir. Şternberg’in makalesinden öğrendiğimize göre, Almanya’daki 1848 isyanları küzüklüğünde Radloff’a büyük tesir yapmıştır. Radloff, hayatı müddetince filoloji ile birlikte bilhassa felsefe ve kalisek edebiyatı da sevmiştir.
Halen Seattle’de bulunan Prof. Dr. N.Pope’nin bana yazdığına nazaran, Radloff’un ölümünden sonra karısı Berlin’e dönmüş ve birkaç yıl sonra aynı şehirde ölmüş, biricik oğulları Aleksander ise 1930 sıralarında Paris’te mide kanserinden vefat etmiştir. Ayrıca Radloff’un iki kız çocuğu vardı.
Friedrich Wilhelm Radloff kendisi 29 Nisan (yeni takvime göre 12 Mayıs) 1918 günü Petersurg’da hayata gözlerini kapamıştır.
Radloff’un ölümünden sonra kurulan Dadlovdkiy krujok (Radloff Birliği) Barthold’un reisliği altında her ay toplanarak yıllarca ilim çalışmasını devam ettirmiştir. 1930 yılında Barthold’un ölümünden sonra bu işi A.Nsamoyloviç idare etmiş, fakat 1937’de bu birlik dağıtılarak Samoyloviç öldürülmüş ve Radloff’un da Alman casusu olduğu ileri sürülerek adının eserlerde anılması yasak edilmiştir. Son yıllarda onun adı (1953) ilmi eserlerde yine gözükmeye başlamıştır.
8 Mar, 2008 Yorum yapılmamış
Hüseyin Namık Orkun Hayatı - Eserleri

Hayatı
H. Namık Orkun 1902 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. İlk,orta ve lise eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü bitirdi. Derin tarih merakı yüzünden Macaristan’a gitti. Orada Budapeşte Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’nde ünlü Macar Türkoloğu Gyula Nemeth’in öğrencisi olarak türkoloji öğrenimi yaptı.
1930 yılında yurda döndü ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü tarih öğretmenliğine atandı. Daha sonra buradaki görevi yanında Polis Koleji’nde, Devlet Konservatuarı’nda ve Ankara Tıp Fakültesi’nde Türk Tarihi ve İnkılap Tarihi dersleri verdi. Bu okullarda Türk tarihini seven, milli tarih şuuruna sahip binlerce gencin yetişmesine vesile ve yardımcı oldu.
Hüseyin Namık Orkun ilmi araştırmaları ile de Türklüğe çok değerli hizmetler sunmuştur. Bu araştırmaların sonuçlarını makaleler ve kitaplar halinde Türk ilim dünyasının bilgi ve eleştirisine sunmayı da ihmal etmedi.Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri, Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, Atasözleri, Bulmacalar, Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar, Astroloji, Roman Özetleri
1944-1945 yıllarında bu öğretim ve araştırmalarına ara vermek zorunda kaldı. Çünkü “Irkçılık-Turancılık Davası” sanıklarından biri de Hüseyin Namık Orkun’du. Ne yazık ki haksız yere kalmaya mecbur edildiği zindan hayatı sağlığını bozmuş, vefatına kadar süren rahatsızlıklar yaşamasına sebep olmuştu.
Hüseyin Namık Orkun, Türk Milliyetçiler Derneği’ne destek olmuş, 1951′de Türk Ocağı Ankara Şubesi’nin açılmasını, Dr. Tevetoğlu ile birlikte sağlamış ve vefatına kadar hizmet etmiştir.
H.Namık Orkun 23 Mart 1956 tarihinde Uçmağa varmıştır.Kabri Ankara Asri Mezarlığındadır.
8 Mar, 2008 Yorum yapılmamış
Tahsin Banguoğlu Hayatı - Eserleri

Hayatı
(1904 - )
1904 yılında Drama’da doğdu. MEB (1948-1950) , Milletvekili (1943-1950), Senatör (1961-1968) YTP Genel Başkanı (1966), TDK Başkanı, dil profesörü, yazar.1989 yılında İstanbul’da öldü.
Tahsin Banguoğlu; Drama eşrafından merhum Ahmet Cevdet Efendi ile merhume Rukiye Hanım’ın sevgili oğulları Fazıl Salih, Tahsin Banguoğulları Züleyha Serdaroğlu, Nezihe Onbaşıoğlu Bedra Üçok’un kardeşidir.
8 Mar, 2008 Yorum yapılmamış
Prof. Dr. Nevzat Gözaydın Hayatı - Eserleri

Hayatı
Ayda Konukoğlu’nun Nevzat Gözaydın ile yaptığı söyleşiden…
- Sayın Gözaydın bize kendinizden söz eder misiniz?
Ankara’da 1938 yılında doğmuşum. Babam MSB Emekli Şubesinde bir sivil memur ve annem ev hanımı. Beş kardeşten ortadakiyim; bir erkek bir kız benden büyük ve küçük… İlkokulu Denizciler Caddesi ile Anafartalar Caddesi arasında kalan İstiklâl Mahallesi’ndeki büyük ve eski bir konağın selamlık bölümünde erkek çocuklarla birlikte İstiklâl İlkokulunda 4. sınıfa kadar okudum. Kız çocukları konağın harem bölümünde, Albayrak İlkokulunda okurlardı. O güzelim koca konak yok artık! Son yılı sınıf yokluğundan kale yolundaki Ulus İlkokulunda bitirdikten sonra Sıhhiye’deki Atatürk Lisesinin orta kısmına yazıldım ve liseyi de orada tamamladım. Çok sıkı disiplinli, fevkalade değerli ve bilgili öğretmenlerim oldu. Türkçe ve edebiyat derslerine gelen öğretmenlerim arasında Cahit Okurer, Şükrü Elçin, Şeref Tarlan, Hicran Aktürk ve Fevziye Abdullah Tansel’in de etkileriyle kendime bu dalı yol olarak seçtim.
O zamanlar YÖK ve ÖSYM olmadığından serbestçe dilediğim dal olan Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü (DTCF’de) seçip giriş kartımı aldım ve kürsü başkanı Prof. Kenan Akyüz’e bu öğretmenlerimin adlarını sayınca ancak kartımı onaylatıp imzalatabildim. 1958’in Ekim ayında derslere başladığımızda birinci sınıfta 17 kişiydik (5 askerî, 3 erkek, 9 kız öğrenci). Burada Necmettin Halil Onan (sadece 2 ay), Seyid Yüksel, Ali Gündüz Akıncı, Hasibe Mazıoğlu, Zeynep Korkmaz, Saadet Çağatay, Vecihe Hatipoğlu, Ahmet Temir, Hasan Eren hocalarımızdı. Genel Türk Tarihi dalında Şinasi Altındağ, M. Altay Köymen, Farsçada Walther Björkman, Meliha Anbarcıoğlu, Arapçada Şevkiye İnalcık’tan dersler aldım. Yeni açılan Tiyatro bölümünde İrfan Şahinbaş, Bedretttin Tuncel, Cüneyt Gökçer’in derslerini izledim. İngilizcemi Hamit Dereli ve A. Edip Uysal ile geliştirdim. Sözün kısası her şeyiyle mükemmel bir kadro sayesinde DTCF’de yoğruldum.
- Doktoranızı Almanya’da yaptığınızı biliyorum. Oraya nasıl gittiniz?
Lisedeki mayam, çok iyi ve kaliteli öğretmenlerin sayesinde, sağlamdı ve DTCF’de hiç sıkıntı çekmedim. Fakülte bitince 8 ay Alanya Lisesinde öğretmen olarak görev yaptıktan sonra MEB’in doktora öğrenimi için, 1416 sayılı kanuna göre yurt dışına gönderdiği ilk öğrencilerdenim. Alanım folklor idi ve İngiltere’ye gidecektim. Ancak Almanların bu konuda daha iyi olmasından ve o zamanki kanuna göre ileride ikinci bir dil sınavından geçmemiz gerektiğinden, yolumu Almanya’ya çevirdim. 12 Şubat 1964 günü Münih’te birinci kuşak işçilerimizle trenden indiğimde bando-mızıka ile karşılandık. Onları otobüsler alıp gittiğinde yapayalnız ve tek kelime Almanca bilmeden ortada kaldım. Bonn’daki öğrenci müfettişliğine uğramam, gideceğim dil okulunu öğrenmem gerekiyordu. Gece yolculuğu yapıp Bonn’a vardım. Mart başında Brilon/Westf. kasabasındaki Goethe Institut ilk dil okulumdu. Sonra Lüneburg’da da bir ay okudum. Orada birçok Orientalist ve Türkolog ile yazıştım, sonunda Mainz’a İstanbul’dan yeni gelmiş olan Prof. Dr. Johannes Benzing’in yönetiminde J. Gutenberg Üniversitesi Orientalistik ve Türkoloji bölümünde derslere başladım. Helmuth Scheel, Heribert Horst, Hanna Erdmann bu bölümde, Lutz Röhrich, Günter Wielgelmann, Bischoff, Herbert Schwedt Alman folkloru kürsüsünde, E. Haberland, E. W. Müller, Sulzmann ve Nowotny Etnoloji kürsüsünde benim yetişmeme yardımcı oldular.
- Ne zaman Türkiye’ye döndünüz temelli olarak?
1969-1972 arasındaki mecburi vatan görevimi önce 6 ay Polatlı’da sonra Gen. Kur. Bşk. Lojistik Plan Dairesinde Almanca mütercimi olarak bitirip yine Mainz’a döndüm. Evliya Çelebi Seyahatnamesi üzerinde hazırladığım doktora tezimi ve son sözlü sınavlarımı başarıyla verip Kasım 1974’te Ankara’ya kesin dönüş yaptım. Eski yuvam DTCF’de folklor kadrosu olmadığından kadrolar gelene kadar kendime iş bulmam tavsiye edildi. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine bağlı Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Y.O. Müdürü Doç. Cevdet Perin ile görüşüp orada “Folklor ve Halk Edebiyatı” dalında “Dr. Asis.” olarak Aralık 1974’te göreve başladım. Bir süre sonra Türk Dili, Türk Edebiyatı, Kompozisyon, Dünya Edebiyatı, Folklor ve İletişim konularındaki derslere öğretim görevlisi olarak girdim. Bir ara 1980-1981’de Almanya’da Türk öğrencileri arasında araştırmalar yaptım. Doçentlik sınavını başardıktan sonra ve DTCF’de nihayet kadro ilan edilince 1987’de yuvama dönebildim. Şimdi burada göreliyim. 1976-1980 arasında Fırat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne ayda bir kez gidip bir hafta boyu kalarak Folklor ve Halk Edebiyatı derslerini düzenli olarak verdim. 1979’da bir yıl Eskişehir Anadolu Üniversitesinde aynı dersi verdim. 1985/86 döneminde Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde de bir yıl öğrencilerim oldu.
- Çok geniş bir yelpazedeki öğrenci topluluğuna ders vermişsiniz. Bunun yararı oldu mu?
Görüyorsunuz ya, bilim eri olma yolunda geçen yıllar pek de kolay geçmemiş, Almanya’da yeterli olmayan öğrenci aylığı yüzünden her yaz bir iş bulup çalıştım, para biriktirdim kitap ve diğer masraflar için… Marangozluk, dülgerlik, garsonluk, yeminli tercümanlık bu işlerden bazıları… Böylece insanları ve hayatı daha iyi tanıdım, ki bir halk bilimcinin böyle bir donanıma mutlak ihtiyacı var. Alandaki derleme ve araştırmalarımda bu deneyimlerimin çok yararını gördüm. İnsanlarla çok çabuk iletişim kurabiliyorum, onların kullandığı dille kendilerine yaklaştığım için… Bu öğretimi ve eğitimi veren bütün hocalarımı saygı ve minnetle anmak isterim.Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri, Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, Atasözleri, Bulmacalar, Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar, Astroloji, Roman Özetleri
-Dile, kültüre, iletişime nasıl bakıyorsunuz?
Dil iletişimin, ilişki kurmanın temeli olduğuna göre, çok iyi bilinmelidir. Bütün kıvraklığı, farklı anlamları, bunların kullanım yerleri ve zamanları tam olarak değerlendirilmezse, arada oluşması düşünülen bağ güçlü olmaz. O zaman -ki buna yanlış anlaşılma da diyebilirim- ters düşmeler, aykırı tutum ve davranışlar, kırgınlıklar, bölünmeler, parçalanmalar ortaya çıkar. Ana dilimiz, Türkçemiz ifade gücüyle, bu ifadeyi kolayca belirleyecek kök ve ekleriyle oluşturduğu kelime dünyasıyla gerçekten verimli ve zengin bir dil… Usta kalemlerin romanları, yazıları bunu zaten çoktan kanıtlamış bile… Bizlere ve gençlere düşen görev, bu değerli verilere sık sık başvurmak, bol bol okumak… Böyle yaparsak kendi dil zevkimizin geliştiğini görecek, kelime hazinemizin giderek zenginleştiğinin farkına varacağız. Ama televole-magazin dilinin kısır döngüsüne bel bağlayan gençlerin biraz da geleceklerini düşünmeleri gerekmez mi? Dil ve kültür birikimi, bu birikimin doğru, iyi ve güzel kullanılması onları her zaman ve her yerde başarılı kılacaktır, diyebilirim. Bu birikim için de günlük yaşamamaları, eski dediklerini yeni ile bağlayabilmeleri, sebep-sonuç ilişkisini göz önünde tutup biraz şüpheci olmaları, araştırmaları, bu yolda çaba harcamaları, onları çok daha güzel günlere kavuşturacaktır sanıyorum.
- Uzun yıllardan beri dergimizde de görevlisiniz. Türk Dili için neler söylemek istersiniz?
Dergimize gelen yazıların bilimsel olanlarının dışındakiler ne yazık ki çok kaliteli değil… Yazılı kültüre pek önem vermediğimizden, sözü yazıya dökmekten kaçındığımızdan, bol bol test çözerek eğitildiğimizden Türkçeyi kullanmakta zorluk çeken genç kuşaklardan gelen yazı ve şiirler, dergi yazı kurulunda hayal kırıklığı yaşatıyor. Gönderilenler arasından nispeten daha iyiceymiş gibi görünenleri seçmek bir hayli zor. Bunları ayırıp bir sonraki ay tekrar tekrar okuyoruz, dergimizde basılabilir mi sorusuna cevap arayarak… Hani nerede, yüzlerce olmasa bile, onlarca hikâyecimiz, romancımız, şairimiz, eleştirmenimiz, yorumcumuz?… Askerlikteki gibi sağdan say aynı, soldan say aynı sayı çıkıyor karşımıza… Kitap, gazete, dergi okuma alışkanlığını çocuklarımıza, gençlerimize kazandırmadığımız sürece, testlerden de başımızı kaldıramadığımız takdirde, önümüze gelen yemek bu sonuçta… Çürük, bozuk, kokuşmuş sebzeden, yanmış yağla nasıl nefis ve lezzetli bir yemek pişirilemezse, okumayı beceremeyen bir toplumda yazarak güzel şeyler ortaya çıkaran bir kadronun size kaliteli yazılar, şiirler göndermesini de bekleyemezsiniz. Haa, bu kaliteyi sağlamak nasıl olur derseniz, tek cevabım şu: Kaliteli öğretmenler sayesinde olur bu!… Geçim derdine düşmüş veya öğrencisine özel ders verip geçiren yahut onlardan pahalı hediyeler bekleyip alan öğretmenlerden kalite bekleyemezsiniz. Acı ama gerçek…
-Günümüzdekileri sizi yetiştiren öğretmenlerle mi karşılaştırarak bu düşünceye vardınız?
Değerini bütün Türkiye’ye kabul ettirmiş lise yıllarımdaki edebiyat öğretmenlerimin destekleriyle dil ve edebiyat konularına kendimi yakın hissettiğim için, hiç duraksamadan ve sınavsız kaydolma fırsatı varken, diğer fakültelere başvurmadım. Benim idealim gençlik yıllarının heyecanıyla ya pilot olmak, ya da edebiyat profesörlüğüne yükselmekti. Bunu daha lise birinci sınıfta doldurduğum bir anket defterindeki “ileride ne olmayı hayal ediyorsunuz?” sorusuna cevap olarak yazdığımı biliyorum, çünkü bu defter şu anda elimde, bir sınıf anısı olarak saklamışım…
-Türkçeye olan ilginiz mi bilimsel çalışmalarınıza yön verdi? Bilim dünyası biraz farklı yapıda değil mi?
Almanya’da doktoramı yaparken Türk dilinin ne kadar zengin ve yaygın olduğunun bilincine daha iyi varmıştım. Orada Türk lehçeleriyle ilgili dil ve folklor metinleri üzerinde her dönem Prof. Dr. Benzing ile durmuştuk. Araştırılacak konu ve soruları hemen her derste hocam not ettirir, Türkiye’ye dönünce bunlarla uğraşmamı isterdi. O notlarımı hâlâ saklıyorum. Ama bir ömür yetmiyor bu kadar soruya cevap bulmaya, konuları araştırmaya… Bunun için daha çok ortak çalışmalara yönelmek istedim. Türk Dil Kurumu bünyesinde görev verildiğinde hiç yüksünmeden bu tür çalışma gruplarında diğer meslektaşlarımla birlikte olmaktan büyük zevk aldım. Yine eski hocalarımla oldum, onlardan yeni şeyler öğrendim. Genç arkadaşlara mesleki birikimimden -isterlerse- bazı şeyleri aktarmaktan, onlarla tartışmaktan mutluluk duydum. Türkçe Sözlük ile Okul Sözlüğü ve diğer katkı yaptığım çalışmalarda, Türk Dili dergisinde, Kütüphane Komisyonunda, İmla Kılavuzu toplantılarında, Yabancı Kelimelere Karşılıklar Çalışma Grubunda yahut diğer faaliyetlerde heyecanla ve şevk duyarak bilgilerimi, düşüncelerimi sundum. Belki biraz yararlı olmuşumdur…
- Sizin, Basın-Yayın Yüksek Okulundan kalan bir basın ilginiz ve çok geniş bir kupür arşiviniz varmış. Buna biraz açıklık getirir misiniz?
Türkiye’de basın uzun yıllardan beri “alaylı” tabir edilen kişilerin tekelinde kaldığından, “okullu” olmak bir suç gibi, bir eksiklik gibi nitelendirildi. Şu son on yıldır okullulara yer veriliyor. O da tekelleşen iletişim dünyasında gerçek gazetecilerin değil, patronların arzu ve eğilimlerine göre… Ankara’daki lisede basketbola heves ettiğimden ve bir ara fakültede okurken Yenimahalle Genç Futbol Takımını çalıştırdığımdan spora ilgi duyuyordum; hâlâ da vazgeçmedim. Bu bakımdan YÖK sonrası adıyla İletişim Fakültesinde ders verirken önce Türkçemizin doğru, iyi ve güzel kullanılması konusuna dikkat çektim. Hele spordaki haber ve yorumlar üzerinde daha çok durmanın ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştım. Bu çabalarımı mezun olup basında ve televizyonlarda görev alan öğrencilerim unutmamışlar. Birkaç yıl üst üste Türkiye Spor Yazarları Derneği Genel Merkezince İstanbul, KKTC., Antalya ve Abant’ta düzenlenen seminerlere dil ve eğitim-öğretim konularını götürüp, sporla uğraşanlara yardımcı olmaya çalıştım. Dilimizi kullanmada ve titizlik göstermede bir hayli düzelme varsa, bunda bir tutam tuzu da benim koyduğumu söyleyebilirim. Türk dili bilinci geliştirildikçe gençlerin titizlendiklerini ve başarılı olma yolunda yürüdüğünü görünce gerçekten mutluluk duyuyorum.
- Yurt dışı bilgi, görgü ve deneyimlerinizle yabancıların dil ile ilgisi hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Yurt dışında uzun yıllar kaldım. Birçok ülkeyi gezdim, insanlarını tanıdım. İngilizce ve Almanca iyi-kötü iletişim kurdum. Gördüm ki, herkes kendi dili, kendi kültürü, kendi varlığı konusunda tam anlamıyla “şoven” bir anlayış ve tutum içinde… En küçük bir yanlışa bile tahammül edemiyorlar… Sokaktakiler de, köylüler de, bilim adamları da… Vatandaş, yurttaş olmanın temelini buna dayandırıyorlar ve asla taviz vermiyorlar. Bizdeki tablo ise çok farklı: Bırakınız sokaktaki insanımızı, “sözde” bilim adamlarımız bile kendi varlığının temeli olan Türkçeyi aşağılamaktan tuhaf bir zevk alıyor. Hadi televoleciler, manken ve “sanatçı” geçinen ayak takımı bu yabancı dil hayranlığına kendini kaptırabilir, diyelim; ama devleti ve hükûmetleri yönetenlerin, bürokratların, üniversitelilerin bu yaklaşımı, ancak Atatürk’ün dediği gibi, “gaflet ve dalalet, hatta hıyanet” ile açıklanabilir. Bunların kısa vadeli, verimsiz, tutarsız, tuhaf, gösteriye dönük, aciz, zavallı tutum ve davranışları Türkçemizin gelişmesine de ayak bağı, köstek olmuştur ve olmaktadır da… Kendi kendine, kendi diline, kültürüne, varlığına böylesine yabancı kalmak isteyen hiçbir ülke vatandaşını görmedim, doğrusu… “İmam-cemaat” meselesi… Böyle olunca da sokaktaki insanımızın, esnafın, memurun, köylünün, işçinin ne suçu var ki?…
- Sayın Gözaydın, Türk dili ile ilgili yurt içindeki programları, oluşumları, düşünceleri genel olarak nasıl değerlendirirsiniz?
Yıllardan beri Türk Dili’nde, derslerimde, konferanslarımda, 18 yıldır sürdürdüğüm TRT radyo programlarında hep yabancıların Türkçeye, kültürümüze yaptığı katkıları işledim, işliyorum… Onların eserlerini görüp okudukça, Türkçeyi, Türkiye’yi, Cumhuriyetimizi, bizlere bunu sağlayan Atatürk’ümüzü ve yakın arkadaşlarını binlerce kez saygı ve rahmetle anıp daha çok seviyorum. Bunları bizlerin gözüne sokarcasına işleyen yabancılar bizim için çalışıyorlar, bize hizmet ediyorlar bu kadar masraf edip ömür çürüterek… Bunlara karşılık bizim yöneticilerimiz, politikacılarımız ne yapıyor? Kendini sömürülen bir ülkenin uşağı gibi niteleyip, batı ülkelerinden gelen ve çoğu kasıtlı olan önerilere uysallıkla boyun eğiyor. Bunun eksisini, artısını düşünmüyor, tartışmıyor, önünü-ardını araştırmıyor… Millete, memlekete yararı var mı, yok mu? Uzun vadede sonuçları ne olur? Niye böyle bir öneri geldi? Amaç nedir gerçekte? Ne çıkar sağlayacaklar bu öneriyle?… ve daha birçok sorunun cevabını arayıp açıklamadan paldır küldür her öneriyi kabul edip teslimiyetimizi bildiriyoruz. Osmanlı Devleti topraklarını böyle böyle yitirdi, Balkanlar, Girit, Adalar, bereketli Mezopotamya toprakları ve bugünlerde de Kıbrıs… Gitti… Gidiyor… İki yüz yıldır hep aynı oyunu yabancı politikacılar sahneye koyup, bizi de işlerine geldiği yerde ve zamanda oynatıyorlar… Kendi ülkelerinde yapmadıklarını, yapılmasına izin vermedikleri uygulamaları bizden “hemen, derhâl, acilen” isteyip “uyum paketleri” içinde koyduruyorlar. Sanki Lozan’dan yüz geri edip, Sevr’e yönelmişiz ve onu onaylamışız gibi azınlık kavramı böyle, adlarla ilgili oyunu böyle, alfabe değişikliği böyle, federasyon yönetiminin başlangıç olan yerel yönetim-eyalet düşüncesi böyle, UEFA tutumu böyle, böyle, böyle… Kendimizi aynaya bakıp düzeltmezsek, daha ne öneriler gelecek, göreceksiniz…
- Size göre, AB ülkeleri Türkiye’yi istemiyorlar mı? Bir yandan yabancıların araştırmalarını övüyorsunuz, diğer yandan onların “şoven” yaklaşımını vurguluyorsunuz? Bunu biraz daha açıklar mısınız?
Evet, tam da söylediğiniz gibi!… Yabancılar Türk dili, kültürü, ekonomisi vb. konularla bizleri daha iyi tanıyıp bilmek istiyorlar. Türkiye’nin ve Türk dünyasının gücünü, azmini, başarılarını, özellikle jeopolitik durumunu, stratejik konumunu çok iyi biliyorlar. Onun için bu toprakları kendi denetimleri altında bulunduracak önerilerle geliyorlar. Bu ticarette, ekonomide, politikada çabucak onların lehine sonuç veriyor, ama kültürde daha uzun bir süre alıyor. Bunu da düşünce ve görüş farklılıklarını körükleyerek kendilerine yandaş arayıp buluyorlar. Yandaşlarını da basın, politika ve üniversite gibi etkili çevrelerden seçiyor, onlara maddi-manevi çıkarlar sağlıyorlar. Dergimizde ve TTK kongrelerinde Atatürk dönemi ile ilgili belgeleri yayımladığımda, bu rüşvet olayı apaçık ortaya çıktı. O gün neyse, bugün de aynı; değişmedi bir şey!
- Bizim için AB öyleyse bir rüya mı, demek istiyorsunuz?
Bakınız hiç çekinmeden şunu belirteyim. AB’ye bizi değil 2010’da, 2020’de bile almayacaklar. Türkiye 90-100 milyonluk genç nüfusuyla onları korkutuyor. Osmanlının geri geleceğinden çekiniyorlar. Zaten Ostlaender “Kemalizmden vazgeçin” demedi mi? Verheugen durmadan olumsuz görüşlerle çıkış yapmıyor mu? 2004 seçimlerinde Almanya’da iktidara gelecek Hristiyan Demokratlar Türkiye’nin AB’de asla yeri olmadığını açıkça ve şimdiden söylemiyorlar mı? Yarın da KADEK’le görüşün, TBMM’ye girsin; ordunuzu küçültün, Ege Ordusunu hatta 3. Orduyu kaldırın o topraklardan, azınlıklara daha çok hak verin, ekümenik patriği kabul edin Ermenilere tazminat verin, soy kırımını yaptığınızı kabul edin ve daha neler ileri sürecekler, AB’ye alınabilmemiz için… Perşembenin gelişi çarşambadan belli… Türkiye Cumhuriyeti’ni neredeyse hakaret dolu sözlerle aşağılamaktalar ama bunları niye politikacılarımız sineye çekiyor, asla anlamıyorum (bkz. Türk Dili, sayı: 608, Ağustos 2002). Böylesine kişiliksiz bir toplum muyuz biz? Bütün bunlar gözler önünde… Daha şimdiden Fransa-Almanya güç birliği yapıp, AB içinde borçlarını ödemekten vazgeçtiler, ötekilerin muhalefetine rağmen… Kuzey-güney ülkeleri, aralarında bile, özellikle kültür konularında anlaşamıyorlar. Şimdi de ekonomik ayrılık belirginleşti. AB bence uzun vadede pek de bir arada kalacak gibi değil! Gücü olan, güçlü görünen ülke, ötekilere her dediğini yaptıracak gibi… Zaten her ülke kendi dilini, alfabesini, kültürünü ön plana çıkararak gücünü kanıtlamak için uğraşıyor ve hatta savaş veriyor (Bk. Türk Dili, sayı: 619, Temmuz ve 620, Ağustos 2003). Bu da nereye kadar sürer?… Benim ömrüm yetmez ama siz gençler bunları göreceksiniz…
-Böyle giderse, kısa zamanda olursa, siz de görürsünüz inşallah, ama buna bağlı olarak bir sorum daha var. Bu yıl Frankfurt Kitap Fuarına katıldınız. Bu konu hakkında bilgi verir misiniz? Türkiye’deki kitap fuarlarıyla bir karşılaştırma yapılacak olursa izlenimleriniz nelerdir?
Yaklaşık 5-6 yıldan beri katılıyorum. Çok büyük bir hareket… 6-7 gün içinde yaklaşık üç yüz bin kişi sekiz adet hangar gibi binalarda (her biri de üç kat!) dolaşıyor, kitap seçiyor. Dünyanın her yerinden yüzlerce yayın evi, kurum ve kuruluş geliyor, kendi ülkesinin propagandasını yapıyor. “Yılın ülkesi” olma fırsatı geçti 2-3 yıl önce elimize, ama kısır görüşlü, aciz Kültür Bakanlığımız bu öneriyi reddetti ve olağanüstü bir tanıtım faaliyetini kaçırdık. Bir daha da kolay kolay böyle bir öneri bize yapılmaz. Türkiye küçük bir bölümde, Yayıncılar Birliği aracılığıyla ve KB desteğiyle, parasıyla tanıtılıyor. Ayrıca her yayın evi isterse küçük bölümler kiralıyorlar. Bizim AKDTYK olarak, TDK ve TTK olarak mutlaka buralara (Frankfurt’tan başka önemli olan yerler de var.) yayınlarımızı götürmemiz gerek! AB içinde Türkçe, oralardaki Türklerin de etkisiyle giderek daha çok ilgi görüyor. Bunu desteklememiz şart!
-Sayın Gözaydın, devletimizin kültür politikası, hele de dış dünyada eksik mi demek istiyorsunuz?
Kültürü politikadan, hele de şu günlerde, ayıramazsınız. Ayırırsanız, başınıza olmadık çoraplar örülür uzun vadede… Devletimizin gücünü hafife almamak gerekiyor, ama bu işleri de iyi bilen insanlarla pişirip kotarmak şart; öyle eş-dostla, akraba-arkadaş-yandaş firmalarla yola çıkılmaz… Oralarda Türklerle ilgili yayın yapan yabancı yayın evlerinin yayınlarından da örnekler gösterilir; Türk dilinin, kültürünün kendi kalemleriyle nasıl araştırıldığı toplu olarak sergilenir, anlatılır. Çok iyi dil bilen insanlarımızın katılacağı konferanslar, paneller, açık oturumlar kitap fuarı haftası önünde, içinde ve sonrasında düzenlenir. Hatta Alman Türkologlara bir yıl öncesinden konular ısmarlanır, konuşmaları sağlanır. Yoğun bir ön çalışma ile bütün bunlar yapılabilir. Yoksa burada olduğu gibi, biz bize konuşuruz, sohbet edip güya tanıtım yapmış oluruz. Özellikle Almanya, Hollanda, Avusturya gibi ülkelerdeki Türkleri düşünüp (yaklaşık üç milyon!) oralara sık sık insanlarımızı gönderip, konferans turları düzenlememiz şart! Onlar bizleri bekliyor. Her yıl böyle isteklerle karşılaşıyorum, ama ancak bir ikisini kendi gücümle ve oradakilerin maddi desteğiyle gerçekleştirebiliyorum. Çocuklarımız, gençlerimiz bilgiye aç; heyecanla, istekle bunu gidermek istiyorlar. İyi bir düzenleme yapılarak hemen her konuda (dil, edebiyat, ekonomi, hukuk, politika, ilahiyat, halk kültürü, sağlık vb.) Türkçe ve Almanca konferans turları yapmanın tam da zamanı, bu AB curcunası, propagandası, hareketliliği sürerken… Kıbrıs, Ege adaları, hava saldırısı, Ermeni komploları, barajlar ve su sorunları, Yunan emelleri, Orta Doğu, Balkanlar, Kafkaslar, Türk cumhuriyetleri ve Rusya’daki diğer yarı otonom topluluklar vb. konularda iyi yetişmiş bilim adamlarımızın bu turlarda, on-on beş gün içinde, çok yararlı bilgilerle vatandaşlarımızın kafasındaki sorulara açıklık getireceğine eminim.
-Halk bilimi toplumun her alanı kapsamasına rağmen “folklor” birçok kişi tarafından halk oyunu olarak algılanmakta. Siz halk biliminin şu anki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ülkemizin tanıtımında yeteri kadar kullanılıyor mu? Türk folklorunun dünya kültüründeki yeri nedir?
Kendimizi en iyi tanımanın yolu, dilimizi ve kültürümüzü bilmenin çaresi, halk biliminin (folklorun) bütün alt dallarıyla anlatılması, öğretilmesidir. İlköğretimden başlayıp liselerde, fakültelerde bu dersler verilmeli… Böylece yargıcımız, doktorumuz, kaymakamımız, öğretmenimiz, subayımız ve diğer üst görevlerde bulunan aydınlarımız karşılarına gelen vatandaşı daha iyi anlar, onun ne hâlde olduğunu bilir… Kendi sırça saraylarında, halktan kopuk evlerinde, klüplerinde oturup zar veya taş atarak, kâğıt oynayarak zaman öldürmez. Millî kültürün ana damarı “folklor”, halk oyunları anlamına kaymışsa bu yanlışı düzeltmek için basının, TV’nin, MEB’in, hatta herkesin katkısı gerekiyor. Halk bilimi konusunu daha geniş bir yazıyla gelecek sayılarımızda ele alacağım için şimdilik buraya bir noktalı virgül koyalım, olur mu?
-Son zamanlarda Türkçenin bilim dili olamayacağı konusunda yorumlar yapıldı. Sizin bir bilim adamı olarak bu konudaki fikriniz nedir?
Atatürk döneminden beri asıl amaç Türkçenin geliştirilmesi, zenginleştirilmesi, geniş kitlelere sevdirilip işlenmesidir. TDK bu amacı gerçekleştirmek için kurulmuş olup, yirmi yıldan beri bunu akademik çalışmalarla ortaya koymaktadır. Ancak iki yıldır elinden tutan yoktur, daha verimli çalışabilmesi için zemin hazırlığı (kanunun çıkarılması) yapılmamaktadır. Yapılırsa, bilim adamlarının gayretleriyle elbette Türkçenin bilim dallarında gelişmesi görülecek, Türkçe bilim dili olarak kendini kanıtlayacaktır. Bu iş amatörlerle, uzman olmayan kişilerle, yarım aydınlarla yürümez. Gidilecek yol, Atatürk’ün sağlığındaki temel yapıyı, amacı yeniden yürürlüğe sokan bir yol olmalıdır; boşuna “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” dememiştir, büyük önderimiz… Politikaya, çıkar ilişkilerine girmeden ve sadece bilim yolunda giderek, Türkçeyi işleyerek başarıya ulaşabiliriz…
- Sayın hocam, değerli vaktinizi bize ayırdığınız ve sorularıma içtenlikle cevap verdiğiniz için teşekkür ederim.
8 Mar, 2008 Yorum yapılmamış
Prof. Dr. Efrasiyap Gemalmaz Hayatı - Eserleri

Hayatı
Belgin Tezcan Aksu’nun Efrasiyap Gemalmaz ile yaptığı söyleşiden…
8.9.1937 tarihinde Erzurum’da doğan sayın Gemalmaz üniversite hayatına Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümünde başlamasına rağmen ailevi sebeplerle Erzurum’da Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi bünyesinde yeni açılmış olan Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1963 yılında mezun olmuştur. 1966-1968 yılları arasında Fransa’da Strasbourg Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Türkçe Okutmanı olarak çalışmış, 1973 yılında “Erzurum İli Ağızları” konulu doktora tezini savunarak Atatürk Üniversitesinde Edebiyat Doktoru unvanını almış, 1978 tarihinde Doçentlik kadrosuna atanmıştır. 1989 yılında YÖK tarafından Türk Dil Kurumu üyeliğine seçilen sayın Gemalmaz, 1993 yılında profesör olmuştur. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Dekan Yardımcısı ve Fakülte Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulunmuş ve 2001 yılında emekli olmuştur. Hâlen bilgisayar dilleri ve tabii dillerin -özellikle Türkçenin- bilgisayar yardımıyla incelenmesi konularında kişisel olarak çalışmakta olan sayın Gemalmaz ile Türk dili konusunda yaptığımız söyleşiyi sunuyorum:
-Türkçe sizce yazıldığı gibi okunan bir dil midir?
Türkçeyi öğrenenlere, doğru telaffuz ve doğru imla kazandırmak için, önce, Türkçe öğretiminde düstur hâline getirdiğimiz “Türkçe yazıldığı gibi okunur ve söylendiği gibi yazılır.” sloganını zihinlerden silmemiz gerekir. Şunu bilmeliyiz ki en gelişmiş fonetik alfabe bile bir dilin doğru telaffuz inceliklerini yazıya aktarmakta yetersiz kalır. Konuşma dili ve yazı dili ayrı ayrı öğrenilmeli ve öğretilmelidir. Birincisi işitme, ikincisi görme yoluyla algılanır. Bu iki yol arasındaki ilişki ancak zihinde gerçekleştirilen karmaşık bir işlem sonucunda kurulur.
-Türkçe, fiil veya isim köklerine ekler getirerek yeni kelimeler oluşturma imkânı tanıyan eklemeli bir dildir. Buradan yola çıkarak şu anda okullarda kullanılan tümden gelim metodunu değerlendirir misiniz?
Diller insanların haberleşme ihtiyacını karşılamak üzere oluşturulmuş birer avadanlık, birer alet takımıdır. Her alet takımı gibi bir dilin de kendine özgü kullanım yöntemleri vardır. Bu alet takımının belli başlı parçaları, söz konusu dilin, soyut bir alet çantası olarak görebileceğimiz sözlüğünde; bu parçaların kullanımıyla ilgili bilgiler de yine bir kullanım kılavuzu olarak görebileceğimiz o dilin dil bilgisi kitaplarında yer alır. Bu alet takımı ve bu alet takımının kullanım yöntemleri, her alet takımında olduğu gibi ya kişinin yakınlarından bir şekilde -aynı ortamda uğraşmak gibi, bağışlama, miras gibi- devralınır ya da ödenen bir bedel karşılığında -ders araçları gibi, ders gibi- satın alınır. Hangi yolla alınmış olursa olsun, dil öğreniminde en doğal yol, her zanaat ve sanatta olduğu gibi, sınama yanılma yoludur. Kullanımda, haberleşmenin ürünü olarak seslendirilmiş veya yazıya geçirilmiş ifadeler vardır. Bu ifadelerin ihtiyacımız doğrultusunda benzerlerinin üretilebilmesini sağlamak için, önce bunlara ilgi duymamız ve duyurmamız, bunların ayrıntılarını kavramamız ve kavratmamız gerekir. Bu sebeple öğrenirken ve öğretirken bütünden parçaya gitmek; üretimde ustalık kazanmak ve kazandırmak için de parçalardan bütüne giden alıştırmalar yapmak ve yaptırmak gerekir. Alfabe ezberleyerek ve ezberleterek, ses, harf, hece tarif ederek, zihinleri dil bilgisi terimleri ve bu terimlerin tarifleriyle doldurarak dil öğrenilemez ve öğretilemez.Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri, Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, Atasözleri, Bulmacalar, Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar, Astroloji, Roman Özetleri
-Türkçenin ilkokul ve orta öğretimde gerektiğince öğretilemeyişinin nedenleri müfredatın yetersizliği mi, öğretmenin yetersizliği midir?
Müfredatın da, öğretmenin de yetersizlikleri olabilir. Ancak en önemli yetersizlik ihtiyaç duyma yetersizliğidir. İnsanlarımıza, Türkçeyi değil, iyi öğrenme ihtiyacını bile duyurmuyoruz. Duyursak, müfredat da, öğretmen de gelişir, yenilenir elbette. Toplumumuzda genel olarak bir kimseyi değerli görme eğilimi, o kimsenin, neyi bildiği, neyi becerdiği yönünde değil; hangi yüksek notu, hangi diploma ve sertifikayı aldığı, hangi unvanı taşıdığı, ne kadar çok para kazandığı yönünde geliştirilmiştir. İnsanımızdan Türkçeyi bilmesini değil, Türkçe dersinden de ne yolla olursa olsun sınıfını geçmiş olmasını bekleriz. Hele, benim gibi -bir zamanlar- hangi konuda olursa olsun profesör unvanı taşımış olanlarını bulunmaz bir şey sanırız.
-İnsanın ufkunu açmak, eğitmek, onu duyan, düşünen bir insan yapmak gibi amaçları olan edebiyat ile sosyal hayatın birbirinden ayrılması mümkün değildir. Bu nedenle hazırlanacak müfredatta yaşayan dilin esas alınması gerekmektedir. Bu yapılabilmiş midir sizce?
Gerekçenize katılmamam mümkün değil. Ancak böyle bir müfredatın oluşturulması için toplumun yukarıda belirttiğim değer hükümlerinin değişmesi gerekir. Bu değişme sağlanmadıkça müfredatın belirttiğiniz yönde değişmesi şekilden öteye gidemez. Dilin gelişmesi düşünceye; düşüncenin gelişmesi ifade edilip tartışılmasına bağlıdır. En aykırı, en saçma, en edepsiz düşünceler bile ifade edilip tartışılmalıdır. İfade özgürlüğünün sınırlı olduğu ülkelerde düşünce gelişemez; düşünce gelişmeyince dil de gelişemez.
-Çocuğu okumaya alıştırma ilk etapta ailelerin kültür seviyesine daha sonra öğretmenlerinin yönlendirmelerine bağlıdır. Bu konuda aileleri ve öğretmenleri yeterli görüyor musunuz?
Ben soruyorum: “Neden çok okuyalım? Okumak bir işe yarıyor mu? Okuyup bir şeyler öğrenip; sonra da sağda solda sarf edip başımıza iş mi açalım? Ülkemizde düşünen, düşündüğünü, özellikle aykırı düşüncesini ifade eden insanlarımızın sonu pek iyi olmamıştır. Bu deneyimleri yaşayan ve izleyen aileler, öğretmenler, öğrencilerin, devletimizin uygun gördüğü ders kitabı ve yardımcı kitaplar dışında başka kitap okumalarını pek istemezler. Bunları da sınıf geçecek kadar okumak yetişir. Yazacak bir şeyimizse yok denecek kadar az zaten. Adımızdan, numaramızdan tutun, hayatımızı dolduran at yarışı, spor toto, çoktan seçmeli sınav sorularının cevaplarına kadar her şeyi kodluyoruz. Küçük bir ovalin, yuvarlağın içini karaladık mı yetiyor. İnsandan yazacak bir şeyi olmasını beklemediğimize göre bir şeyler okumasını beklemenin bir anlamı olur mu? Önemli olan bilgi değil; “bilgilidir” diyen resmî belge değil mi? Toplum olarak ailelerin kültürlüsünü değil, ne yolla olursa olsun zenginini; öğretmenlerin kültürlüsünü değil, ne yolla olursa olsun bol not verenini; öğrencilerin ne yolla olursa olsun sınıfını geçip diplomasını alanını baş tacı ettiğimiz sürece, insanlardan çok okumasını beklemek safdillik olmaz mı?!
-Yabancı dil öğrenimi konusunda düşündükleriniz nelerdir?
Dil, bence ana dili bile, amaçlı olarak öğrenilir. Bu amaç; aş ekmek istemekten, kız ve erkek tavlamaya, KPDS’den geçip dil tazminatı almaya, UDS’den geçip doktor, doçent, profesör unvanlarını ve varsa bunların tazminatlarını almanın yolunu açmaya kadar “çıkarcı ve ilkel” bir amaç olabildiği gibi ticaret ve siyaset yapmaktan, bilgi edinip ülke ve insanlık yararına uygulamaya kadar “evrensel ve gelişmiş” bir amaç da olabilir. Bizde yabancı diller genelde “çıkarcı ve ilkel” amaçlar için öğrenilmeye çalışılır; ileri toplumlarda ise Türkçe de dâhil bütün yabancı diller genelde “evrensel ve gelişmiş” amaçlar için öğrenilir. Sözün gelişi, ben, Fransızcayı, ortaokul ve lisede diğer dersler gibi ders olduğu için öylesine okudum ve sınıflarımı geçtim; Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde okurken yabancı dil barajını geçmek için öğrenmeye başladım ve barajı geçecek kadar öğrendim; daha sonra, Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğrenci olan eşim İnci Hanımı tavlamak için geliştirdim; daha daha sonra da profesör oluncaya kadar her önüme çıkan yabancı dil sınavında, Fransızcamı, kimse “neden Fransızca” diye sormadığı için rahat rahat utanmadan kullandım. Doğrusunu söylemek gerekirse, diğer birkaç dile ilgim ise bir hobi olarak gördüğüm mesleğimdeki bilgimi ve diğer hobilerimi geliştirmek için oldu.
-Atatürk dil devrimi ile dilimizi yabancı kökenli söz ve tamlamalardan kurtarmayı amaçlamıştır. Nasıl ki Osmanlı aydını Arapça ve Farsça özentisi içindeyse bugün de bazı aydınlarımızın batı kökenli kelimeleri kullanma özentisi içinde olduğunu görüyoruz. Aydınlarımız bu durumdayken toplumumuzdan ne bekleyebiliriz?
Toplumların kültürlerini tanımak için dillerinden yararlanırız. Bu yararlanma işini ya söz konusu toplumun dilini öğrenerek doğrudan ya da o toplumun dilini ve bizim bildiğimiz bir dili bilen birisinin aracılığıyla dolaylı olarak gerçekleştiririz. Bir kültür, bir şekilde ilgimizi çekiyorsa her iki hâlde de az ve çok o kültürün taşıyıcısı olan dili ya doğrudan ya da dolaylı olarak tanımak zorunda kalırız. Doğal olarak kendi kültürümüz içinde doğrudan ulaştığımız yeni bir kavramı kendi dilimizin imkânlarıyla işaretlemeyi deneriz. Çok kere başarılı da oluruz. Ancak, bir başka kültür içinde ulaşılmış ve o kültürün taşıyıcısı dilin imkânlarıyla işaretlenmiş bir kavramı yeniden işaretlemek, iki dili bilen bir kimse için fazladan bir düşünme ve karar verme zamanı alarak haberleşmenin hızını keseceğinden gereksiz ve zorlama bir davranış olarak görülür. Hele anında çeviri yapılırken böyle bir davranışa girmek, çok kere, zor anlaşılabilir olanı da hiç anlaşılmaz hâle koyar. Osmanlı aydını, ufkunu açan kendi kültüründe bulamadığı kavramları, Arap ve Fars kültüründe bulmasaydı Arapça ve Farsça kökenli dil ögeleri; çağımız aydını da, ufkunu genişleten kendi kültüründe bulamadığı kavramları, batı kültüründe bulmasaydı batı kökenli dil ögeleri dilimize giremezdi. Gönül isterdi ki; bırakalım teknolojinin son ürünlerini; hiç olmazsa bugün hemen bütün işlemleri ülkemizde gerçekleştirilen bir “tişörtü” ilk biz tasarlayıp üretip dünyaya “Te-gömlek” adıyla tanıtabilseydik… Teknoloji ve kültürel değer üretmeyen toplumlar, ya bunları üreten toplumlara özenecekler ya da içlerine kapanıp yok olacaklardır. Adı konulmuş bir çocuğa yeniden bir ad koymak işgüzarlık; bu ikinci adı zorla kabul ettirmekse zorbalıktan başka nedir? Engelsiz özenti, giderek özene dönüşür ve yaratıcılığın yolunu açar.
-Aydınlarımız arasında ancak matematik gibi kuralları olan bir dilin bilim dili olabileceği konusunda bazı düşünceler var. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Bilim dili olmak, her konuda en çok ve en yetkin telif ve tercüme bilim eserini bulunduran dilin hakkıdır. Telif ve tercüme bilim eserlerinin çoğalması da sadece her alanda bilim adamlarının çokluğuyla değil; oturmuş, tutarlı ve yoruma kapalı terminoloji sözlüklerinin varlığına da bağlıdır. Bir bilim dilinin en önemli kusurları ise ya birden fazla kavramı tek bir terimle ya da bir tek kavramı birden fazla terimle karşılamaktır. Türkçeleştireceğiz diye giriştiğimiz terim üretme gayretimiz ve ürettiklerimizi çeşitli sebeplerle beğenmeyerek yenileriyle değiştirmemiz Türkçemizi hızla bilim dili olmaktan uzaklaştırmaktadır. Bilim dili her şeyden önce görsel, grafik ve daha daraltılmış bir ifade ile bir çeşit yazı dilidir. 24 büyüklü küçüklü grup fiil ve bir o kadar isim çekiminin olduğu, birçok anlam ve görev ögesinin bitişik yazıldığı ve anlamla ilgisiz şekli uyumlar yüzünden, aynı kavramı karşılayan bir ekin sekiz şekilde; bir kelimenin iki üç şekilde yazıldığı bir dil nasıl matematik bir düzen gösterir. Türkçe, bir oyun oynar gibi öğrendiğimiz ana dilimiz olduğu için bize kolay ve düzenli gelmektedir. Türkçenin çetrefilli yapısını ancak onu bir yabancıya öğretirken görebiliriz. Ben bu durumu yaşamış birisi olarak dil bilgisi kitaplarımızın bu konuda ne kadar yetersiz olduğunu itiraf etmeliyim. Üzülerek söylemeliyim ki yazı dili olarak İngilizce bu bakımdan da bilim dili olmaya Türkçeden daha yatkın.
-Bilgisayar teknolojisinde Türkçenin kullanımı konusunda düşünceleriniz nelerdir?
Teknoloji, özellikle bilgisayar yazılımlarının Türkçeleştirilmesi konusunda hâlâ işimizi zorlaştırıyor. Seri üretilen ve sürümü fazla olan malların fiyatlarının düşmesi ekonominin önemli bir kuralıdır. Ne yazık ki, Türkçe bilgisayar ortamında oldukça az kullanılan dillerden biridir. Yazılımları Türkçeleştirecek ve Türkçe yeni yazılımlar üretecek insan gücümüz ise yeterli değil. Birçok yazılım modası geçtikten sonra Türkçeye kazandırılmış oluyor ve bunların çoğu da ya orijinali gibi çalışmıyor ya da eksiklerle dolu. Yasal yollardan bir yazılımın İngilizcesini, hatta Arapçasını temin etmek Türkçesini temin etmekten kat kat ucuza gelmektedir. Yabancı dil bilenler pahalı Türkçe yazılımları kullanmaktansa temini kolay, ucuz ve sağlam yabancı dildeki yazılımları kullanmayı tercih ediyorlar. Gördüğüm kadarıyla bu konuda da “vatan, millet, Sakarya” nutukları bir işe yaramıyor.
-Fransa’da bir süre görev yaptığınızı biliyoruz. Oradaki bilim adamlarının Türkçeye ve Türk dili konusunda Türkiye’de yapılan bilimsel çalışmalara karşı olan bakış açılarını bizim için değerlendirir misiniz?
Tanıdığım, Türkçe ile ilgilenen yabancılar, her şeyi olduğu gibi Türkçeyi de amaçlı olarak öğrenirler. Adını şimdi hatırlayamadığım öğrencilerimden biri kendi ifadesiyle kendisine yeterli ölçüde Arapça ve Farsça biliyordu ve bir üniversitede tarih profesörüydü. Türkçeyi neden öğrenmek istediğini sorduğumda; tarihte Türk-Leh münasebetleri üzerinde çalıştığını, Lehçe bildiğini ve Osmanlıca kaynaklardan da yararlanmak istediğini söyledi. Diğer bir tarihçi hanım öğrencim de tarihte Türk-İsveç münasebetleri üzerinde çalışıyordu. Bir diğeri Türkiye ile ilişkileri olan ticari bir şirkette, bir başkası Türkiye’de arkeolojik kazılar yapan bir ekipte çalışmak amacıyla Türkçe öğrenmek istediklerini söylemişlerdi… Öğrencilerim arasında sınavda neler sorabileceğimi, diplomayı veya sertifikayı ne zaman alabileceğini, notunu soran tek bir öğrenci çıkmadı. En zorlandıkları konu ünlü uyumu ve ekleme sırasında karşılaşılan diğer ses türeme ve değişmeleriydi. Özellikle bu oluşumların yazıda gösterilmeye çalışılmasının sözlük kullanmayı zorlaştırdığını söylüyorlardı.
-Standart Türkiye Türkçesi konusuna niçin ilgi duyduğunuzu anlatabilir misiniz?
Dillere hep hayatımızı kolaylaştıran alet takımlarından biri olarak baktım. Ben geçmiş bir daha gelmemek üzere geçmiş olduğu için hep hâli ve geleceği düşledim. Standart Türkiye Türkçesine ilgim de bu sebeple arttı. Çağdaş bir insan olarak kendimi bir Türkten çok Türkiyeli olarak görmeye çalıştım. Bir milletten olmanın gönül işi; ama bir dili öğrenmenin akıl işi olduğunu biliyorum. Özellikle doğduğumuz ülkeyi, anamızı, babamızı, etnik kökenimizi seçemeyiz; ama, yaşayacağımız ülkeyi, kullanacağımız dili zor da olsa seçebilme ihtimal ve imkânımız vardır. Ben ve yakınlarım, Türkiye’de yaşıyoruz ve devletimizin resmî dili olan standart Türkiye Türkçesini bugün kullanıyor; onunla etkinliklerimize değer katıyoruz. Her üretimimizin olduğu kadar onun da standardını yükseltmenin, yararlılığını arttırmanın; etnik kökenimiz, dinimiz, ana dilimiz, örfümüz, âdetimiz, hangisi olursa olsun; Türkiye’de yaşayan herkesin görevi olduğuna inanıyorum. Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmî dili standart Türkiye Türkçesidir. Devlet kurum ve kuruluşlarında sadece resmî dilin kullanılması gerekir.
-Ters Sözlük hakkında bize biraz bilgi verdikten sonra kullanım alanı konusunda düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Sözlüklerimiz gibi, dil bilgisi kitaplarımız da, çok kere başka dillerin dil bilgisi kitaplarına benzetilerek, aklımıza geldiği gibi yazılmaktadır. Verilen kurallar ya yanlıştır, ya kesin değildir. Niçin, geniş zamanda /gel-/, /gel-ir/; /git-/, /gid-er/; /bit-/, /bit-er/ olur. Kuralı var mıdır? Yoksa; her bir durumun benzer şekilleri nelerdir ve kaç tanedir? Daha bunun gibi, yazıma yansıtılsın yansıtılmasın, ekleme sırasında karşılaşılan nice ses değişmeleri, dil bilgisi kitaplarında gereği gibi ortaya konulamamıştır. Neden, “at, yağız”; “kedi, kara”; “gömlek, siyah” olur? Bütün bu değişmeleri yeterince eksiksiz görebilmek için düz sıralanmış bir sözlüğe gerek duyulduğu kadar, özellikle sondan eklemeli bir dil olan Türkçenin, kök, köken, gövde, taban ve ek arası ilişkilerini görmek için de ters sıralanmış bir sözlüğe gerek duyulmaktadır.
Şimdi adını hatırlayamadığım bir yabancının güzel bir sözü var; anlamca şöyle: “Bir dilin, bütün bir dil bilgisi değil; belki her ögesinin kendine özel bir dil bilgisi vardır”. Bir sözlük nasıl eksiksiz düzenlenemezse, bir dil bilgisi de eksiksiz yazılamaz. Ancak, bir dil bilgisinde kurallar yanlış olmamalı; eksikler en aza indirilmelidir.
Ters sıralanmış bir sözlük, bize, uyak arama dışında kelime sonlarında hangi harflerin, dolayısıyla seslerin bulunduğu ve kelimelere ekler getirildiğinde, kelime sonlarında ve ek başlarında hangi harflerin, dolayısıyla seslerin değiştiği; hangi eklerin, ne türlü kelimeler türettiği konularında bilgimizi denetlememizi; dilimizin, eklemeyle ilgili kurallarını daha incelikli belirlememizi; varsa kural dışı örneklerin, hemen eksiksiz bir listesini oluşturmamızı sağladığı gibi, söz dizimi konusunda da, düz sıralanmış sözlükte tamlayanlarına göre verilmiş birleşik yapılara, tamlananlarına göre de ulaşmamızı sağlar.
-Genel ağ sayfamızda kullanıma açtığımız Güncel Türkçe Sözlük ve yapısı konusunda neler düşünüyorsunuz? Eleştiri ve katkılarınızı söyler misiniz?
Yaklaşık on yıl önce İnternetle ilk tanıştığımda, yabancı dillerdeki sözlükler dikkatimi çekmiş; standart Türkiye Türkçesinin de en az bir sözlüğünün İnternette bulunmasını istemiş; bu dileğimi Türk Dil Kurumunun bilim kurulu toplantılarında zaman zaman dile getirmiştim. Başlangıçta pek ilgi görmeyen bu isteğim birkaç yıldan beri gerçekleşmiş bulunuyor. Bu yolda çalışan arkadaşlara sonsuz teşekkür ediyorum. Şimdi Türk Dil Kurumunun İnternete Türkçeden, başta İngilizce olmak üzere yabancı dillere; ve yabancı dillerden Türkçeye sözlükler; terim sözlükleri koymasını da bekliyorum. Ayrıca Türkçe sözlüğe telaffuz eklenmesi de gerekmektedir.
-Türk Dil Kurumunun diğer çalışmaları konusunda neler söylemek istersiniz?
Bugünkü durumuyla Türkçe; İngilizce, Rusça, Çince, Japonca, Fransızca, Almanca, Arapça ve benzerleri kadar fen bilimleri ve sosyal bilimler alanlarında yaygın yararlanılan bir bilim dili değil. Ancak, Türk Dil Kurumu sayesinde en azından Türkoloji alanında en çok ve en yetkin telif ve tercüme bilim eserini bulunduran ve evrensel değeri de olan bir kitaplığın sahibi olmuştur.
-Sayın Gemalmaz, değerli düşüncelerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederim.
8 Mar, 2008 Yorum yapılmamış
Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu Hayatı - Eserleri

Hayatı
Mesut Çetintaş’ın Hasibe Mazıoğlu ile yaptığı söyleşiden…
-Sayın Mazıoğlu biraz kendinizden bahseder misiniz? Gördüğünüz eğitim, yetiştiğiniz çevre hakkında neler söylersiniz? Neden Türkoloji gibi bir alanı seçtiniz?
Burada özel yaşamımı ve meslek hayatımı ayrıntılı olarak yeniden anlatmak istemiyorum. Harward Üniversitesi yayınlarından Journal of Turkish Studies (Türklük Araştırmaları) 21 1977, Hasibe Mazıoğlu Armağanı I-III ile Bütün Yönleriyle Develi, Bilgi Şöleni, 26-28 Ekim 2002, Bildiriler, s. 425-429’da özel yaşamım ve meslek hayatımla ilgili bilgi bulunmaktadır. Bu ikisinde bulunan bilgilere doğum yerim, doğum tarihim yetiştiğim çevre ve ailemle ilgili olarak şunları ekleyebilirim:
Bana ‘Nerelisin?’ diye sorduklarında: ‘Öğünmek gibi olmasın, Kayseriliyim’ derim. Aslında Kayseri’nin ilçesi olan Develi’denim. Kayseri ile Develi arasında Erciyes Dağı vardır. Yalnız, Develi’den Erciyes’in görünüşü değişiktir. Kayseri yönü kayalıklı, muhteşem tek bir zirvedir. Develi’den ise düzgün üç zirve hâlinde görünür. Çok az yükseklikte olan ortadaki zirvenin üzerinden yaz aylarında bile kar hiç eksik olmaz. Develi’nin konumu Kayseri’den daha yüksekte, Erciyes’e daha yakın olduğundan yazları serin olur. Kayseri ile Develi arası 80 km olup Kayseri-Adana tren yolu üzerindeki Kayseri’nin İncesu ilçesinden ayrılan asfalt bir yolla Erciyes’in güneyinde bulunan Develi’ye varılır. Develi’nin bulunduğu yer sapa olup ticarete elverişli değildir. Bundan dolayı gençler ancak okuyarak iyi bir gelecek elde edebilirler. Bu yüzden Develi’de bütün çocuklar okutulur.
Develi’nin eski adı Everek’ti. Selçuklular zamanında Everek’e 4 km uzaklıktaki tepenin üzerinde Dev Ali adındaki bir Selçuklu kahramanı, askerî yönden önemli olan Kayseri-Adana yolunun gözetlenmesi için bir gözetleme yeri kurmuş. Dev Ali adının halk tarafından zamanla Develi biçiminde söylenmesinin yer adı olarak kullanıldığı halkın anlattığı etimolojik bir açıklamadır. Cumhuriyet’ten sonra Everek adı kullanılmamış, Develi bütün ilçenin adı olmuştur. Selçukluların kurduğu gözetleme yeri olan Develi, Yukarı Develi adıyla Develi ilçesinin bir mahallesidir. Bu yüzden XIX. yüzyılın tanınmış halk şairlerinden Seyranî hakkında yayımlanmış ilk eserde Everek adının belirtilmesi gerekli görülmüş olup: “Ahmet Hazım, Everekli Sânihât-ı Seyranî, 1924” yazılmıştır.
Develi’de eskiden Ermeni ve Rum çokmuş Ermenilerin çoğu “tehcir” olayında Suriye’ye gönderilmiş. Rumların hepsi mübadele yoluyla değiştirilerek Yunanistan’a gitmişler, Türklerle evlenen Rum kadınlardan çocuğunu bırakıp gidenler olmuş. Çocukları olan Ermeni kadınlar Türk adları alıp Müslüman olduklarını söyleyerek Develi’de kalmışlardır. Erkek çocuklar büyüyünce ayakkabıcılık, terzilik, marangozluk gibi işler yaparlardı. Kadınların hepsinin kıyafeti aynı olup kalın siyah kumaştan etek ve üstlük giyerlerdi. Bunun yas kıyafeti olduğunu sanıyorum. Genç kadın ve kızların giyinişi normal ve sade idi. Cumhuriyet Döneminde pazar günleri kiliseye giderek ayinlerini rahat yaparlardı. Develi’de kalanlar birer birer İstanbul’a göçtüler ve çok zengin oldular. Ancak yeşil Everek’i hâlâ unutmadıklarını söylerler.
Develi’nin Türk halkı XII. ve XIII. yüzyıllarda Orta Asya’dan birbiri ardınca sürekli olarak Anadolu’ya gelen Oğuz Türklerinden güneyde Maraş yoluyla gelmiş olan Türkmen aşiretleridir. Bu tarihî yerleşme dolayısıyla Develi halkı ile Kayseri halkı arasında Erciyes Dağı kadar fark vardır. Bu yüzdendir ki ben de Kayseri’de işe yaramayan okumuşlar sınıfındanım.
1928 Temmuzunda yeni Türk harflerini öğretmek için ev kadınları ve okulu eski yazıda bitirenlerle okumakta olan öğrenciler için “Halk Mektepleri” adıyla kurs açılmıştı. İlkokul ikinci sınıfta olan küçük ablamın yanında ben de altı yaşında bu kursa giderek okumayı öğrendiğimden, eylül ayında ilkokula başladım. 1933’te yaşımın küçüklüğü nedeniyle ortaokula gidebilmem için mahkeme kararıyla yaşım büyütülerek doğum tarihim nüfusa 1922 olarak kaydedildi.
Ortaokulda başarılı bir öğrenci idim. Özellikle edebiyat ile Fransızca derslerinde durumum çok iyi idi. Edebiyatı üç yıl Makbul Özdil Bey okuttu. Makbul Özdil Hoca deneyimli, bilgili, anlayışlı ve çok kibar bir öğretmendi. Öğrencilerle ayrı ayrı ilgilendiğinden edebiyatı bütün öğrencilerine sevdirmişti. Makbul Özdil Hocanın dersi beni de etkilemişti. Edebiyatı çok seviyordum. Yazmış olduğum iki kompozisyon ödevimi o zamanki adıyla Maarif Vekâletine gönderdiğini söyleyerek beni yönlendirmek istemişti. 1940 yılının Haziran ayında Kayseri Lisesinin Edebiyat Şubesini birincilikle bitirmemde ve Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne girmemde Makbul Özdil Hocamın beni yönlendirmesi etkili olmuştur.
Türkolojiyi meslek olarak seçmemin ikinci bir nedeni de ailemin edebiyata ve sanata olan sevgisi ve eğilimidir. Fakültenin ikinci sınıfında iken İranlı bilgin şair Sa’di’nin tanınmış eseri Gülistan’ı yaz tatilinde babamla birlikte okumuştuk. O zaman 60 yaşlarında olan babacığım rüştiyede okuduğu Farsçayı unutamamıştı. Hâlâ sakladığım diplomasında (şahâdet-nâme) şu dersler yazılıdır: Arabî, Farisî, Türkî, İmlâ ve İnşa, Tarih-i İslâm, Hesap, Hendese, Coğrafya, Sülüs, Rik’a. Not toplamı pekiyi (aliyyü’l-a’lâ) olan Şahâdet-nâme Muallim-i Evvel, Muallim-i Sâni ve beş mümeyyizin mühürlü imzası ile 1306’da Develi Kaymakamlığı tarafından verilmiştir. Bugün edebiyat fakültelerinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Arapça, Farsça, Rik’a ve Sülüs (Paleografya) seçmeli yardımcı ders olarak okutulmaktadır.
Ben doğduğumda babam 45, annem 42 yaşındaymış. İkisi erkek dört de kız kardeşin en küçükleri bendim. Anneciğim Ankara’ya beni görmeye geldiğinde veya ağabeylerimin yanına gittiğinde babam, annemin özlemiyle yazdığı şiirleri bizlere gönderirdi. Her iki ağabeyim de vakit buldukça şiir yazarlardı. Büyük ağabeyim saz, küçük ağabeyim de keman çalardı. Üç ablam eski yazı ile yeni yazıyı okurlar ve yazarlardı. Ortanca ablam ut dersleri de almıştı. Ben müzikle hiç uğraşmadım. Türk müziği ile klasik batı müziğini dinlemeyi severim. Benim de aruzla ve serbest olarak yazılmış birkaç şiirim vardır.
- Türk dili ile kültürü ve medeniyeti arasında nasıl bir ilişki vardır?
Dil ile kültür ve medeniyet arasında çok yakın bir ilişki vardır. Bu konuda önce dil ile kültür arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışayım. Yalnız daha önce kültürün ve medeniyetin tanımının yapılması yararlı olacaktır. Kültür ve medeniyetle ilgili eserlerde her ikisinin de çeşitli tanımları yapılmıştır. Burada ben kültürün kısa bir tanımını yaptıktan sonra dil ile olan ilişkisini belirtmeye çalışayım: Kültür, bir toplumun, bir ülke halkının tarih boyunca toplumsal yaşama biçiminin bütünüdür. Kültür, o toplumun veya o ülke halkının gelenekleri, ahlak görüşü, inancı, sanatı gibi toplumsal yaşama özgü maddi ve manevi bütün özelliklerini içine alır. Dil ile kültürün ilişkisine gelince: Toplumsal bir varlık olan insanlar konuşmak, düşündüklerini birbirlerine söylemek ihtiyacıyla dili yaratmışlardır. Dil ile düşünce arasında sıkı bir bağ, karşılıklı bir etkileşim vardır. Bir insan düşüncesini anlatırken kullandığı sözcüklere özen gösterdiği ölçüde dilini geliştirir. Ancak dil, asıl eğitim ve öğretimle geliştirilir. Eğitim ve öğretimde önde gelen en önemli araç dildir. Eğitim ve öğretimle geliştirilmiş bir dille kültürün tanıtılması daha etkili olur. Bu yüzden Türk kültürünün dünyaya tanıtılmasında Türk dilinin geliştirilmesi büyük önem taşır. Türk Dil Kurumunun, daha ilk kurultayında “Türk dilini kültürümüzün eksiksiz anlatım aracı durumuna getirmek” amacı belirtilmiştir (İstanbul, 17 Ekim 1933, s. 10; S. D. I, 380).
Dilin medeniyetle olan ilişkisi üzerinde durmadan önce medeniyetin de bir tanımını yapmaya çalışayım: Medeniyet, bir toplumun veya bir ülke halkının toplumsal yaşamında bir sorunu yoksa, insanlar düşünce ve inançlarını belirtmekte özgürse, başkalarının düşünce ve inançlarına da saygılıysa, insan sevgisi, toplumsal yardım, hoşgörü gibi insanlık duyguları gelişmişse, eleştiride gerçeği söylemekten korkulmuyorsa ve kişinin onuru düşünülerek ölçülü davranılıyorsa o toplum uygar olup medeniyette ilerlemiştir. Böyle bir toplumun insanları birbirleriyle ilişkilerinde düşünceli ve nazik davranırlar. İnsanlar bu düzeye eğitim ve öğretimle erişebilir. Dil ve kültür ilişkilerinde olduğu gibi bu konuda da dil en başta gelen önemli bir araçtır. Uygarlık yani medeniyet aileden başlayarak eğitim ve öğretimle gelişir. Eğitim ve öğretimin bütün basamaklarında gençlere yukarıda tanımlamaya çalıştığım niteliklerin kazandırılması, eğitim ve öğretimin bilimsel temele dayalı programlarla düzenlenmiş olan Türk dili ve Türk kültürünün okutulup öğretilmesine bağlıdır. Ulu önder Atatürk Türk milletinin kültürde ve medeniyette yükselebilmesi için ilimde ve teknikte (fende) yüksek meslek sahiplerinin yetiştirilmesini istemişlerdir (S. D. I. S. 230). Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve en uygar ülkeleri düzeyine eriştirmek yüce Atatürk için en büyük ideal olmuştur (S. D. II, s. 271).
-Üzerinde çalışmalar yaptığınız Eski Anadolu ve Osmanlı Türkçesi göz önüne alınırsa Türk dili, Türk kültürünü ve medeniyeti ne ölçüde yansıtmaktadır?
Eski Anadolu ve Osmanlı Türkçesinin Türk kültürünü ve medeniyetini ne ölçüde yansıttığı sorusunun yanıtı oldukça geniştir. Bu geniş kapsamlı soruyu burada ancak özetleyerek yanıtlamaya çalışayım:
Eski Anadolu Türkçesi bilindiği üzere 12. yüzyıldan 1453’te İstanbul’un fethine kadar olan dönemdir. 1071’de Malazgirt zaferiyle Oğuz Türklerine Anadolu’nun kapıları kesin olarak açılmıştır. 12. yüzyılda Anadolu’nun Türkleştirilmesi mücadelesi verilirken Oğuz Türklerinin sözlü gelenekle getirdikleri Oğuz Destanı, Ahmed-i Yesevî’nin hikmetleri, din büyüklerinin kahramanlık destanları, Anadolu’da yaratılmış olan Battal-nâme, Dânişmen-nâme, Dede Korkut gibi destan ve hikâyelerle birlikte atasözleri, fıkralar ve masallar vb. ile Türk kültürü Anadolu’da yerleşmektedir. Bunda savaşçı alperenlerin, şehirlerde ve köylerde yerleşmiş Türk halkı ile aşiretler arasında dolaşan Ahmed-i Yesevî, Harezmli Rıfâî, Kalenderî, Hayderî, vb. dervişlerle birlikte Rum (Anadolu) erenleri abdalların yararları olmuştur. Orta Asya’da Cengiz’in askerlerinin korkunç yıkıcı istilâsının önünden kaçarak Anadolu’ya sığınan bu derviş grupları arasında Yesevî, Kübrevî, Rıfâî gibi Sünnî inançlı dervişler yanında, toplum yaşamına ve karşı şeriata aykırı, Bâtınî düşünceler taşıyan Kalenderîler gibi yarı çıplak giyinişli, saç, sakal kaşlar tıraşlı cavlaklar (cevlakan) denen dervişler bulunmaktadır.
Ayrıca Cengiz istilâsından kaçarak Anadolu’ya sığınmış büyük mutasavvıflar vardır. Daha önce Âlimlerin sultanı (Sultânü’l-ulemâ) lâkabıyla ünlü Bahaüddin Sultan Veled, oğlu Mevlânâ Celâlüddin ile birlikte Harezm’de Belh’ten ayrılmış, İran yoluyla Hicaz’a gitmiş, oradan Anadolu’ya gelerek önce Karaman’da sonra da Konya’da yerleşmiştir. Sultanü’l-ulemâ’nın talebesi ve Mevlânâ’nın hocası Seyyid Burhanüddin Tirmizî de Konya’da yerleşmiş mutasavvıf bir bilgindir. Konya’da Sadrüddin-i Konevî, Mahmud-ı Hayrânî, Kayseri ve Sivas’ta Necmüddin-i Dâye, Tokat’ta Fahrüddin-i Irakî gibi büyük mutasavvıflar yaşamaktadır. Sadrüddin-i Konevî’yi yetiştiren Muhiddin İbni Arabî de Anadolu’da büyük ilgi ve saygı görmüştür. Bu mutasavvıflar eserlerini Farsça ve Arapça yazdıklarından dolayı bunların eserlerindeki tasavvuf düşüncesinden ancak medreseden yetişmiş olan insanlar yararlanmışlardır.
Hacı Bektaş-ı Velî Horasan’dan (Nişabur-1271 Hacıbektaş) Anadolu’ya gelmiş bir mutasavvıftır. Ahmed-i Yesevî (öl. 1166) etkisi altında kalarak onun ocağında yetişmiştir. Anadolu’ya Yesevî’nin işaretiyle geldiği Vilâyet-nâme menkıbesinde anlatılır. Hacı Bektaş Selçuklu Devleti’ne karşı isyan eden Baba İshak’ın müritlerindendir. Hacı Bektaş-ı Veli Makalât adındaki eserini Arapça ile yazmıştır. Hacı Bektaş şeriata bağlı bir mutasavvıf olduğunu Makalât adlı eseriyle göstermektedir. Ahmed-i Yesevî’nin Fakr-nâme’siyle aynı konuda yazılmış olan Makalât’da şeriat, tarikat, marifet ve hakikat ile bunlara bağlı kırk kapı anlatılır. 14. yüzyılda Yunus Emre’nin etkisi altında şiirler yazan Said Emre Makalât’ı nesirle, 15. yüzyılda Muhammed Hatipoğlu manzum olarak Türkçeye çevirmişlerdir. Esat Coşan Makalât’ın eksik ve dağınık el yazmalarını karşılaştırarak tam metnini tespite çalışmış ve kurduğu metni Türkçeye çevirmiştir (Seha Neşriyat, Ankara, 1971).
Hacı Bektaş-ı Velî şehirlerde halk arasında özellikle köylerde dolaşarak Türkmenlere tasavvufu anlatmış, onları aydınlatıp doğru yola yöneltmeye çalışmıştır. Tanrı’ya sevgi ile ulaşılacağını, Tanrı’nın niteliklerini taşıyan insanı sevmeyi, bütün insanların kardeş olduğunu, bu yüzden dinî ayrılıkların gereksizliğini anlatan Hacı Bektaş-ı Veli halk arasında büyük bir ün kazanmıştır. Bektaşîlik tarikatı Hacı Bektaş-ı Veli tarafından kurulmamıştır. Balım Sultan (öl. 1516) Hacı Bektaş‘ın düşünceleriyle hakkında söylenegelen menkıbeleşmiş bilgilerden de yararlanarak Bektaşîlik tarikatının esaslarını kurmuştur. Bundan dolayı Bektaşîler Balım Sultanı ikinci pir olarak kabul ederler. Hacı Bektaş’ın menkıbeleştirilmiş olan hayatını 15. yüzyılın ilk yarısında II. Murad zamanında yazıya geçirilmiş olan Vilâyet-nâme’den öğrenmekteyiz. (Abdülbaki Gölpınarlı, Vilâyet-nâme, Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî, İstanbul, 1958).
Hacı Bektaş’ın Vilâyet-nâme’sinde anlatıldığına göre Ahi Evren de Hacı Bektaş-ı Veli gibi Anadolu’ya Horasan’dan gelmiş bir mutasavvıftır. Kırşehir’de kurduğu tekkesinde Horasan’dan getirdiği Ahilikle ilgili düşüncelerini halka yaymaya çalışmıştır. Dinî-tasavvufi-ekonomik bir lonca kuruluşu olan Ahilik 13. yüzyılın ikinci yarısında Selçuklu Devleti’nin zayıfladığı, Moğollara verilen ağır vergiler yüzünden halkın sıkıntı çektiği bir dönemde çok yararlı olmuş dinî-tasavvufî toplumsal bir kuruluştur. Zengin kişilerin yardımıyla kurulan vakıfların imarethanelerinde açlar doyurulmuş, yolcular yaptırılan hanlarda parasız yatırılmış, yedirilmiştir. İlk kuruluşta dokumacılık ve dericilik (debbağlık) geçerli iş olduğundan Ahi Evren ilk olarak debbağlık loncasını kurarak loncanın şeyhi olmuştur. Ahi Evren insanların Ahilik yoluna girerek dine ve tasavvufa bağlanıp çalışmakla iki dünya için de yararlı bir insan olmalarını öğütlemiştir. 676 / 1277 tarihinde düzenlenmiş Arapça vakfiyesi Vakıflar Genel Müdürlüğünde vardır. Vakfiyenin çevirisi de yaptırılmıştır. Elimizde başka eseri yoktur.
13. yüzyılda Anadolu’da din ve tasavvufun iyice yerleşmiş ve yayılmış olması edebiyat alanını da etkilemiştir. Şairlerin ve yazarların eserlerinde din ve tasavvuf konusu ağırlıktadır.
Mevlânâ bütün eserlerini Farsça olarak yazmıştır. Mevlânâ’nın Dîvân-ı Kebîr veya Şemsü’l-Hakayık adındaki Divanı’nında Türkçe ancak bir iki dize ve birkaç kelime vardır. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled’in Farsça Divan’ındaki tasavvuf konusunda yazılmış olan Türkçe gazelleriyle Farsça yazılmış İbtidâ-nâme mesnevisinde 76 Türkçe beyit, Rebab-nâme mesnevisinde 162 Türkçe beyit vardır. Mecdut Mansuroğlu tarafından Sultan Veled’in Türkçe Manzumeleri adıyla yayımlanmıştır (İstanbul 1958). Bu Türkçe şiirler daha önce Veled Çelebi (İzbudak) tarafından Dîvân-ı Türkî-i Sultan Veled adıyla eski harflerle bastırılmıştı (İstanbul 1341). Sultan Veled’in Türkçe şiirlerinde dili kuru olup başarılı değildir. Kendisi de Farsça daha kolay şiir yazdığını söyler. Mevlevîlik tarikatını Sultan Veled kurmuş ve 28 yıl Mevlevî tarikatının şeyhliğini yapmıştır.
Ahmed Fakih Câmiü’n-nezâir’de bulunan “Çarh-nâme Der Bî-vefâî-i Rûzgâr” başlıklı tasavvufî şiiriyle ilk kez Fuat Köprülü tarafından tanıtılmıştır. Köprülü, Fakih’in 13. yüzyılda yaşamış olduğu görüşündedir. Mevlânâ’nın babası Bahâüddin Veled’in talebesi ve Mevlânâ’nın da hocası olan Ahmed Fakih ile Çarh-nâme yazarı Ahmed Fakih karıştırılmıştır. Mevlânâ’nın hocası Ahmed Fakih’in Konya’nın batısında türbesi vardır. Türbenin kapısı üzerindeki taşta ölüm tarihi h. 618 ve 628 okunabilmektedir. Çünkü taşın tarih kısmında hafif bir kırıklık vardır. Ben de Konya’da türbeyi ziyaret ettiğimde bu durumu gördüm.
British Museum Kütüphanesinde Ahmed Fakih’in Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe adıyla Hicaz’a giderken ziyaret ettiği camileri anlattığı 339 beyitli bir eserini buldum. Önce Türk Dili dergisinde ve X. Türk Dili Kurultayı’nda eseri tanıttıktan sonra yayımladım (TDK yayını 1974). Bu eserin de Çarh-nâme’nin yazarı Ahmed Fakih’e ait olduğu kanaatindeyim.
-Bu duruma göre bir yazar hem din hem de tasavvuf konusunda eser verebilir mi?
Bir yazarın hem din hem tasavvuf konusunda eserler ve şiirler yazdığının örnekleri çoktur. Vezinleri aynı, dilleri birbirinden farksız, konuları tasavvuf ve din olan Çarh-nâme ile Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerife’nin ikisi de Ahmed Fakih’in eseridir. Fuat Köprülü’nün Çarh-nâme yazarı Ahmed Fakih’in 13. yüzyıl şairi olduğunu herhangi bir araştırma gereğini duymadan ben de kabul etmiştim. Osman Fikri Sertkaya’nın Ahmed Fakih’in dil özelliği dolayısıyla 14. yüzyılın ikinci yarısı ya da 15. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olabileceğini ve Çarh-nâme sahibi olan Ahmed Fakih’ten başka bir Ahmed Fakih olduğunu ileri sürmesi yetersiz bir dayanaktır. Bir eserin yalnız dili, yazıldığı zamanı göstermeye yetmez. 13. yüzyılda Dehhânî’nin, 14. yüzyılın başında Yunus Emre’nin (öl. 1320) dillerinin özelliğinden ve güzelliğinden dolayı 15. yüzyıl başında yaşadıklarını söyleyebilir miyiz? Ben Çarh-nâme ile Mesâcidi’ş-Şerîfe yazarı Ahmed Fakih’in en geç 14. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olacağını söyleyebilirim.
13. yüzyıl şairlerinden Dehhânî Horasan’dan gelerek Konya’da I. Alâüddin Keykubad (veya III. Alâüddin Keykubad) zamanında yaşamıştır. Dehhânî’nin Alâüddin Keykubad’a yazdığı bir kasideyle 6 gazeli vardır. Kasidesinde memleketine dönmesi için padişahtan izin istemektedir. Alâüddin Keykubad’ın emriyle yazdığı 20 bin beyitli Farsça Şehnâme kaybolmuştur. Dehhânî usta bir şairdir. Kasidesinde ve gazellerinde dilinin güzel ve akıcı olması Farsçayı çok iyi bilmesi yüzündendir. Anadolu’da divan şiirini ilk başlatan şair Dehhânî’dir.
Şeyyad Hamza’yı da ilk kez tanıtan ve 13. yüzyılda Anadolu’da yaşamış olduğunu bildiren Fuat Köprülü’dür. Şeyyad Hamza gezgin bir şair olup aruz ve hece vezinleriyle din ve tasavvuf konusunda şiirler yazmıştır. Kızının Akşehir’de bulunan mezar taşından, Şeyyad Hamza’nın Akşehir’den veya yöresinden olduğu sanılmaktadır. Din dışı konuda iki gazel ile doğu Türkçesine yakın bir de gazel yazmıştır. Şeyyad Hamza’nın Yûsuf ve Zeliha mesnevisi Anadolu’da bu konuda yazılmış ilk eserdir. Yûsuf ve Zeliha’nın elde bulunan tek ve bozuk yazması Dehri Dilçin tarafından Türk Dil Kurumu yayını olarak bastırılmıştır (1946). 1529 beyit olan eldeki tek yazmada bulunan dil bozuklukları düzeltilemediğinden eserin dilinden yeterince yararlanılamamaktadır. Metin Akar tarafından yayımlanan bir kasidesinde veba salgınını anlatması, kasidenin sonunda tarihini de vermiş olmasından Şeyyad Hamza’nın 14. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı kesinleşmiştir. Metin Akar bu önemli bilgiyi V. Millî Türkoloji Kongresi’ndeki (1983) bildirisiyle duyurmuştur.
13. yüzyılın ikinci yarısı ile 14. yüzyılın başlarında yaşamış olan Yunus Emre (1240-1320) yalnız Eski Anadolu Türkçesi döneminin değil Anadolu’da gelişen Türk dili ve edebiyatının en büyük ilk şairidir. Yunus Emre, dehasıyla Oğuzcanın yaşadığı dönemde mükemmel edebî bir dil olduğunu şiirleriyle göstermiştir. 13. yüzyılda Anadolu’yu kaplamış olan tasavvuf düşüncesini en rahat bir söyleyişle şiirlerinde anlatmıştır. Yunus Emre’nin içtenlikle söylediği şiirleri sekiz yüzyıl boyunca canlılığını yitirmemiş, her devirde halkın en çok severek okuduğu tek şairimiz olmuştur. İlahi aşkın yüceliğini, Tanrı aşkının gerçek aşk olduğunu içten duymuş, gece ve gündüz (dün ü gün) hep bu heyecanın coşkusuyla yaşamıştır. Bazı yazarların hümanist (insanlık yanlısı) bir şair olduğunu vurguladıkları Yunus Emre insan sevgisinde ruhunun bütün inceliklerini doruğa çıkarmıştır. Tasavvuf ona yetmiş iki millete bir gözle bakılmasını öğretmiştir.
Yunus Emre’nin en çok okunan şiirleri hece vezniyle millî nazım birimimiz olan dörtlük biçiminde söylenmiş olanlardır. Bunlar yazma Yunus Emre divanlarında divan şairlerinin şiirleri gibi beyitler hâlinde yazılmıştır. Onun aruz vezniyle yazdığı şiirleriyle Risâletü’n-Nushiyye adındaki tasavvuf ve ahlak konulu mesnevisi de ustaca yazılmış şiirlerdir. Yunus Emre’nin dili arı bir Türkçe değildir. Arapça ve Farsça kelimelerin de kullanıldığı herkesin anlayabileceği sade bir Türkçedir. Yunus Emre’nin etkisiyle 14. yüzyılda şiirler yazan Said Emre ile tasavvuf konusunda manzum ve mensur eserler yazmış olan Kaygusuz Abdal tasavvufi halk edebiyatını başka bir deyişle tekke edebiyatını başlatmışlardır.
14. yüzyıldan 15. yüzyılın ortasında 1453 İstanbul’un alınmasına kadar süren Beylikler Döneminin Türk dilinin gelişmesine büyük katkısı olmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti Döneminde Anadolu’nun uç sınırlarına çoğu Türkmen aşireti olan beyler yerleştirilmişti. Selçuklu Devleti 1343’te Moğollara Kösedağ Savaşı’nda yenilmiş, 1346’da Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in de ölümüyle büsbütün zayıflayarak Moğolların egemenliği altına girmiştir. Selçukluların gücünü yitirmesini ve Moğolların bütün Anadolu’yu ele geçirmemiş olmasını fırsat bilen uç beylerinin özgürlüklerini elde etmesiyle büyüklü küçüklü yirmi kadar beylik ortaya çıkmıştı. Beyliklerin başında bulunan beylerin yeterli kültürleri bulunmadığından, Arapçayı ve Farsçayı da bilmediklerinden bilginleri, yazarları ve şairleri korumuşlar, kendilerinin ve halkın yararlanması için onlardan din, ahlak, tarih, tıp gibi konularda eserler yazmalarını, tanınmış Arapça ve Farsça eserlerinden de Türkçeye çeviriler yapmalarını istemişlerdir. Bundan dolayı yazarların ve şairlerin sayıları arttığı gibi telif ve tercüme pek çok eser yazılmıştır. Din ve tasavvuf konusunda yazılan eserlerden başka din dışı konularda da eserler, şiirler yazılmış, şairler divanlar düzenlemişlerdir. 14. yüzyılda yazılmış bütün eserlerde 13. yüzyılda olduğu gibi Arapça, Farsça kelimeler ve tamlamalar bulunmakla birlikte Türkçe kelimeler ağırlıkta olup dil çok sadedir.
Beyliklerde beyler birbirleriyle yarışırcasına bilginleri, yazarları, sanatçıları koruduklarından beyliklerin bazılarında daha çok eser ortaya konmuştur. Aydınoğulları bölgesinde Hacı Paşa adıyla ünlü Celâlüddin Hızır (1325-1425) tıpta Arapça olarak çok önemli eserler yazmıştır. Aydınoğlu Mehmed Bey adına 1381’de Arapça olarak yazdığı Şifâu’l-eskam ve devâu’l-âlâm adlı önemli eserinden dolayı Hacı Paşaya Anadolu’nun İbn-i Sînâ’sı denilmişti. Mehmed Bey adına Kısasu’l-Enbiya ile Tezkiretü’l-Evliyâ adında iki eser de Arapçadan çevrilmiş olup kimin çevirdiği bilinmemektedir. Mehmed Beyin oğlu İsa Beyin isteği üzerine Hacı Paşa, tıptaki bilgisini Teshîlü’ş-şîfâ adlı eseriyle özetleyerek onun yararlanmasını sağlamıştır. Kütüphanelerde kısaca Teshîl adıyla kayıtlı olan bu eser halk tarafından da çok okunmuştur. Fahrî adındaki şair İsa Beyin isteği üzerine Nizâmî’nin Farsça Hüsrev ü Şîrin mesnevîsini Türkçeye çevirmiştir (Barabara Flemming, 1974, Wiesbaden). Mehmed Beyin oğlu Aydınoğlu Umur Bey adına Kul Mes’ud aslı Sanskritçe olan ahlaki hayvan hikâyeleri Kelile ve Dimne’yi Farsçadan Türkçeye çevirmiştir.