Türkçe İle İlgili Yazılar

Cep Telefonlarındaki Türkçe Karakter Sorununun Nedeni

Cep Telefonlarındaki Türkçe Karakter Sorununun Nedeni

Araştıramlarım sonucunda bir gazetenin telefonlarımdaki türkçe karakter sorunu ile ilgili yaptığı ayrıntılı araştırmayı veriyorum.Bu araştırmadaki en trajik bölüm ise türkçe karakter sorununu biz türklerin göz göre göre yaratmış olmalarıydı.Nasıl göz göre göre böyle bir sorun yaratılır diyorsanız, yazının ortalarında sizde en az benim kadar, yüzünüzde oluşacak buruk bir tebessümle alimize acıyacaksınız.Umarım geçte kalınsa iletişim şirketlerimizin bu sorunu çözmek için atılım yaparlar.

Turkcell‚ Vodafone ve Avea’nın gündemine‚ 3G ve numara taşınabilirliğinden sonra şimdi de Türkçe karakterli harfler {ç‚ ğ‚ i‚ ı‚ ş} girdi.

GSM sektörü faturayı ikiye katlayan Türkçe karakterli kısa mesajlara {SMS} bir çözüm getirmek amacıyla harekete geçti. Operatörler‚ cep üreticileri‚ Tüm Telekomünikasyon İşadamları Derneği {TÜTED} gibi sektörün önde gelen isimleri Telekomünikasyon Kurumu’nun {TK} başkanlığında gelecek hafta bir araya gelerek bu konuda ortak bir adım atılmasını görüşecek.

Telekom sektörü yetkilileri‚ bu sorunun çözülmesi için 100 milyon dolar seviyesinde yatırıma ihtiyaç olduğunu belirtiyor. TÜTED Yönetim Kurulu Başkanı Murat Dikici‚ mobil yazılımın Türkçeleştirilmesi konusunda Dünya GSM Birliği’ne sunmak üzere bir strateji geliştireceklerini belirterek “1998’den beri süren sorun nedeniyle sektörde bütün tarafların yer aldığı bir girişimde bulunuluyor. Belirlenecek stratejiyle sorunu artık çözeceğimize inanıyoruz” dedi.

Mobil yazılımın Türkçeye uyumlu hale getirilmesinin kolay bir iş olmadığını kaydeden Dikici‚ “Sorun cep telefonu üreticileri ile GSM operatörlerinin birlikte yer aldığı bir yapıyla çözülebilir. TK’nın tek başına müracatı çözüme yetmez” diye konuştu.

Dünya GSM Birliği’nin alacağı kararın bilgisayar sektörüne de örnek olacağını belirten Dikici‚ “Bilgisayar üreticileri‚ Türkçe klavyeye önem verecek. Bu uygulamada Türkiye’nin uluslararası prestiji ilk planda. 9 milyon nüfuslu ülkeler için bile cep telefonlarında özel yazılım kullanılırken 70 milyon nüfusa sahip Türkiye için bunun olmamasından eziklik duyuyoruz” dedi.

TK’nın daha önce belirlediğine göre Türkçe 5 karakterin ortak GSM alfabesine girebilmesi için Türkiye’nin 100 milyon dolarlık bir yatırımı göze alması gerekiyor. Maliyetin ikinci planda olduğunu belirten Dikici‚ “Teknik ve hukuki yönlerinin araştırılıp Dünya GSM Birliği’ne sunacağız. Kabul edilirse de lobi faaliyetleri yürüteceğiz” ifadesini kullandı.

PARİS TURU TÜKETİCİYE PATLADI

Dünya GSM Birliği 1998’de GSM alfabesi oluştururken Türk heyetinin toplantılara katılmak yerine Paris’te gezmeyi tercih etmesinin faturasını cep telefonu kullanıcıları ödüyor.

Cep telefonlarının kullanımına dair standartların yeni yeni şekilenmeye başladığı 1998’de Avrupa Telekomünikasyon Standartlar Komitesi {ETSI}‚ cep telefonunda kullanılacak ortak yazılımı belirlemek için Paris’te toplandı. Ortak alfabeye her ülke kendi alfabesinde yer alan karakterlerini koymak için kıran kırana pazarlık yaparken‚ Türk heyeti toplantıya katılmayıp şehir turuna çıktı. Bu nedenle Çince‚ Japonca‚ Arapça‚ İbranice ile Avrupa ülkelerinde kullanılan farklı karakterler GSM alfabesini oluştururken Türkçeye özgü 5

{ç‚ ğ‚ İ‚ ı‚ ş} harf alfabede yer alamadı.

ÜCRET NEDEN İKİ KAT PAHALI

ETSI standartlarının belirlediği Standart GSM Alfabesi’nin {GSA} kullanıldığı mesajlarda 160 karakter bir kısa mesaj olarak tanımlandı. Bu alfabedeki karakterlerden her birinin büyüklüğü ise 7 bit. ETSI standartlarına göre bir SMS‚ 140 byte ve bunun karşılığı da 160 GSA harf. GSA dışında olan harfler de cep telefonu mesajında kullanılabiliyor. Ancak GSA dışındaki harflerden her birinin büyüklüğü 16 bit. Bu durumda 140 byte olarak tanımlanan SMS alanına GSA harfleriyle 160 karakter yazılabilirken unicode harfleriyle ancak 70 karakter yazılabiliyor. Örnekse SMS Türkçe karakterlerden oluşan “çığlık” olarak yazıldığında 78 bit yer kaplarken “ciglik” olarak yazıldığında 42 bit yer kaplıyor. Bu nedenle Türkiye yıllarca Avrupa’nın 2 katı ücretle mesajlaştı.

Cumhuriyet Dönemi Kültür Politikasında Türk Dilinin Yeri

Cumhuriyet Dönemi Kültür Politikasında Türk Dilinin Yeri

Türk dilinin Cumhuriyet Dönemi kültür politikasındaki yerinin tam olarak anlaşılabilmesi için önce Cumhuriyet Döneminin devlet yapısında ve kültür politikasında yer alan temel özelliklere işaret etmekte yarar vardır. Osmanlı Devleti’nin parçalanıp yıkılmasından sonra çetin bir kurtuluş savaşı verilerek kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türk siyasi tarihinde devlet anlayışı bakımından önceki dönemlerden çok farklı, kendine özgü nitelikte önemli ve özel bir yeri vardır. Bu dönemde artık devletin, imparatorluk yapısındaki Osmanlı toplumunu şekillendiren çeşitli etnik unsurların oluşturduğu “Devlet-i Osmaniye”, “Millet-i Osmaniye” gibi terimler ile karşılanan “ümmet” anlayışı ve “şeriat” düzenine bağlı yönetim yapısı ile hiçbir bağlantısı kalmamıştır. Cumhuriyet Döneminin siyasi ve sosyal yapısında, çağdaş ölçülere ve bütün gelişmelerin önünü açacak “laik” sis¬teme bağlı bir devlet anlayışı egemendir. Doğunun gelenekçi ve cemaat düzenine dayanan mistik, ilahî devlet anlayışı yerine, kalıplaşmış ideolojik değerlerden uzak, gerçekçi, akılcı ve geliştirici bir sistem benimsenmiştir. Dolayısıyla, devletin temel yapısı, çağdaş değerlere bağlı, modernleşme temelinde bir zihniyet değişikliğine dayandırılmıştır. Devlet anlayışında kendini gösteren bu temel nitelik, doğal olarak toplum yapısının da bu anlayışa uygun bir şekillendirmeden geçirilmesini gerekli kılmıştır. Esasen, Osmanlı toplumunda, ta Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar uzanan süreçte yer alan kısmi birtakım yenileşme hareketleri, toplum yapısında gerçekleştirilecek yeni sosyal değişimler için elverişli bir zemin hazırlamış bulunuyordu. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Mustafa Kemal Atatürk, bilindiği üzere, yalnız bir devlet kurucusu değildir. Kurduğu devleti, Türk halkının tarihî ve sosyal koşullarının gerekli kıldığı geliştirici ve sağlam temeller üzerine yerleştirmeyi de ön planda tutmuş bir düşünür, çok uzak görüşlü, devrimci bir devlet adamıdır. Gerçekleştirdiği devrimlerin dayandığı temel ilke, Türkiye Cumhuriyeti’ni hem siyasi yapısı hem de sosyal yapısı bakımından çağdaş, modern bir devlet durumuna getirmektir. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti’ni biçimlendiren devlet felsefesinde iki önemli boyut göze çarpar. Bunlardan biri büyük Nutuk’ta. “istikbal-i tam” diye nitelendirilen ve kayıtsız-şartsız ulusal ege-menliğe dayanan bağımsız bir Türk devletini kurma ilkesi, öteki de millet ve devlet varlığını dünya durdukça yaşatacak ve rejimin de güvencesi olacak sağ¬lam sosyal temeller üzerine oturtma anlayışıdır. Bu anlayış ifadesini, her biri başlı başına bir kültür davası olan ve ‘Atatürk inkılapları” veya ‘Atatürk ilke ve Devrimleri” diye adlandırılan köklü yenileşme hareketlerinde bulmuştur. Cumhuriyetin ilanı, nasıl Türk ulusuna bağımsızlık yolunu açmış ise, çeşitli yenileşme hareketlerinin ifadesi olan devrimler de Türk ulusuna sosyal ve kültürel alanda yeni birer gelişme yolu açmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderlik ettiği, “muasır medeniyet seviyesi” veya “modernleşme” diye adlandırılan “çağdaşlaşma” hareketi, batıyı körü körüne taklit yönünde bir yenileşme hareketi değildir. Batıyı gelişmişliğe ulaştıran ger¬çekçilik, akılcılık, bilimsel görüş gibi temel değerlerin ulusal değerlerle kaynaştırılmasından oluşan kültürel temelde yenileşme hareketleridir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet politikasında kültürün önemli bir yeri vardır. Uygulanan politika, ulusal bir kültür politikasıdır. Çünkü, Türk ulusunun bağımsızlığını ayakta tutacak ve varlığını sonsuza ulaştıracak olan değerler, kültür değerleridir. Nitekim bu görüş en veciz söylemini Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür. Kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir”1 sözle¬rinde bulmuştur. Bilindiği üzere, kültür bir ulusun, bir toplumun tarih boyunca biriktire-geldiği değerler bütünüdür. Dil, tarih, edebiyat, hukuk, din ekonomi, ziraat, aile yapısı vb. birçok alan hep kültürün temsilcileridir. Bunların varlıkları kül¬tür kapsamı içinde yer alır. Onun için kültür bir ulusu oluşturan toplum yapısının ayrılmaz bir parçası durumundadır. Ulusların gelişmişlik derecesi de kül-tür alanındaki gelişmişlik derecesi ile orantılıdır. Bir toplumun geleceğe uzanan sağlıklı yol alışında kültürün önemli bir yeri vardır. Çünkü kültür, tıpkı bir ağaç fidesindeki, bir çiçek tohumundaki öz gibi, toplumu canlı tutan, yeşerten ve geliştiren bir öz niteliğindedir. Sağlıklı bir toplum da zamanın getirdiği yenilikleri, kendi öz değerleri ile kaynaştırarak yol alan bir toplumdur. İşte Atatürk tarafından gerçekleştirilen devrimler de bu amaca yönelmiş yenileştirme ve geliştirme hareketleridir. Konu bu bağlamda ele alınınca, dil ile toplum ve dil ile kültür arasında da çok sıkı, ayrılmaz bir bağlantının varlığı ortaya çıkar. Çünkü dil, niteliği bakımından sosyal bir manevi varlıktır. Bu özelliği dolayısıyla, toplumun bireyleri arasında karşılıklı bir anlaşma sağladığı gibi, aynı zamanda o toplum bireylerini birbirine kenetleyen, aralarında sosyal bir akrabalık bağı kuran ve bu yolla ulu-sal birliği sağlayan bir perçinleme görevi de yüklenmiş bulunmaktadır. Bir toplumun ulus yani millet niteliğini kazanabilmesi, öncelikle o topluma özgü gelişmiş bir dilin varlığını gerekli kılmaktadır. Bu bakımdan dil, bir ulusun kimlik belgesi niteliğindedir. Kısacası ulus (yani millet) demek dil demektir. Bir ulusun varlığının geleceği de yine dille güvence altına alınabilmektedir. Dillerini yitirmiş toplumlar, zamanla ulus olma niteliklerini de yitirmişlerdir. Tarihte bunun belirgin örnekleri vardır. Türk dilinin geçmişte, dil-toplum bağlantısı açısından ne denli ihmale uğradığını dikkate alan M. Kemal Atatürk, daha Dil Devrimi öncesinde bile 1931 yılında Sadri Maksudî Arsal’ın yayımladığı Türk Dili İçin adlı kitabının kapak sayfasında, bu gerçeği “Millî his (yani toplum bilinci) ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında (yani ulusal duyguların gelişmesinde) başlıca etkendir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla (yani bilinçli olarak) işlensin.” “Ülkesini, yüksek istiklâlini (bağımsızlığını) korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabana diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” sözleri ile, daha sonra bir plan ve program çerçevesinde ele alınacak olan Dil Devrimi için de ilk sinyali vermiş bulunuyordu. Öte yandan dilin kültürle de iç içe girmiş ayrılmaz bir bağlantısı vardır. Çünkü, bir sosyal yapıyı biçimlendiren bütün değerler dile aktarıldığı için, o ulusun bütün kültür değerleri dilde yaşamakta, dilde depo edilmektedir. Bu bakımdan dil, sosyal yapının sadık bir aynası durumundadır; bir ulusun kültür hazinesidir. Bu hazineyi dolduran bütün kültür değerleri, kuşaktan kuşağa da ancak dil yolu ile aktarılmaktadır. Bu nedenle, dil, aynı zamanda kültürün koruyucusu durumundadır. Bir ulusun çağdaş değerlere sahip bir toplum olabilmesi de kültür düzeyinin yükselmesi ise, dilin gelişmişliği ile orantılıdır. Dilinde üstünlüğe erişememiş bir toplumun, kültür düzeyi bakımından da gelişip gürleşmesi düşünülemez. Çünkü dil, aynı zamanda insan beyninde biçimlenen çok yönlü düşüncelerin dışa vurma aracıdır. Yüksek nitelikte, gelişmiş bir dil olmadan insan kafasında biçimlenen bu yaratıcı, engin düşünceler, dışa vurulmaktan yani anlatım gücünden yoksun kalır. Dil bu önemli özelliği dolayısıyla aynı zamanda kültürün yaratıcısı durumundadır. Atatürk, dilin bir toplum, bir ulus varlığı için ne denli kutsal bir değer taşıdığını göz önünde bulundurarak dil ile kültür arasındaki bağlantıyı çok açık ve anlaşılır bir biçimde şu sözlerle dile getirmiş¬tir. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı Türk milletidir. Türk milleti demek Türk dili demektir. Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaket¬ler içinde ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir. ” Konu bu bağlamda ele alınınca, devletin kültür politikası ile dil politikası arasında da çok sıkı bir bağlantının ve bir koşutluğun bulunduğu göze çarp-maktadır. İşte bu önemli bağlantı dolayısıyladır ki ilk kez Cumhuriyet Döneminde dile devlet eli uzanmış; planlı ve programlı bir dil politikası izlenmiştir. Böyle bir dil anlayışının temelinde, yukarıda işaret edildiği üzere, dilin yapı ve işleyişini, dil ile toplum, dil ile kültür arasındaki bağlantıyı ön planda tutan derinlemesine bir görüş yer almaktadır. Atatürk’ün bu derinlemesine görüşü de Dil Devrimi ile gerçekleştirilmiştir.

Dil Devrimi’nin amacı, dilimize kendi kendini yenileme ve geliştirme gücüne ulaşmış bir işleklik kazandırmak; onu toplumun edebiyat, felsefe, bilim, sanat, teknik ve teknoloji alanlarındaki her türlü gereksinimini karşılayabilecek yüksek düzeyde bir kültür dili durumuna getirebilmektir. Bu noktada, ister istemez şöyle bir soru hatıra gelmektedir. Eldeki yazılı belgelere göre, en az 2000 yıllık bir tarihî geçmişi olan Türk dili, gelişmiş bir dil değil mi idi ki dilde böyle bir yönlendirme gereği duyulmuştur? Türk dili sistem yapısındaki mükemmellik bir yana, tarih boyunca verdiği pek değerli ve kapsamlı birtakım eserler ile de gücünü ortaya koyabilmiş bir dildir. Bu konudaki gelişme süreçlerini böyle bir yazı çerçevesine sığdırmak mümkün değildir. Yalnız, ele aldığımız konu dolayısıyla belirtilmesi gereken önemli husus şudur: Anadolu’da Oğuz Türkçesi temelinde başlayıp gelişen Türk yazı dili, XV yüzyıl ortalarına kadar uzanan ve Eski Anadolu Türkçesi diye adlandırılan dönemde, çok sağlam bir kuruluş temeline oturtulmuş ve yüzlerce değerli eser ortaya konmuştur. Ancak, XVI. yüzyıl ortalarından başlayarak Osmanlı Devleti’nin bir imparatorluğa dönüşmesi ile siyasal ve sosyal yapısında kendini gösteren gelişmeler, Arap ve Fars dillerinin dilimiz üzerinde yoğun bir etki ve baskı oluşturmasına yol açmıştır. Bu baskı dolayısıyla, her biri Türkçeden ayrı birer dil ailesine bağlı bu iki dilden Türkçeye aktarılan sözler, yalnız yalın durumları ile değil, aynı zamanda gramer kalıpları, ekleri, edatları, bağlaçları ve zarfları ile birlikte girmiştir. Bu yabancı sözler ve kurallar, dilimizi her yönden sarıp sarmaladığı için, Türk dili XVI-XIX. yüzyıllar arasındaki süreçte, Arapça, Farsça ve Türkçenin karışmasından oluşmuş melez bir dil durumuna girmiş ve kendi kendini yenileyip geliştirme olanaklarından yoksun kalmıştır. Ayrıca, yazı dili ile konuşma dili de birbirinden kesin sınırlarla ayrılmıştır. Bu duruma rağmen, devletin belirli bir dil politikası da olmamıştır. Üstelik Tanzimat Döneminden başlayarak dilimize yığınlarca Fransızca söz de girmiştir. Bugün bile Türkçede, Fransızcadan geçme 6.000 söz vardır. Gerçi, Tanzimat Döneminden başlayarak yazım kurallarında, Arap yazısının ıslahında ve dilin sadeleştirilme-sinde, bazı girişimler yapılmıştır. Ancak, bu girişimler devletçe belirli bir plana bağlanmadığı ve yalnızca o dönemin edebî hareketlerinin yönlendirdiği düşünce ve uygulamalara bağlı kaldığı için başarılı olamamış; “Fesahatçılık” ve “Tasfiyecilik” gibi birbiri ile çelişen aşırılıklar yaşamıştır. Böylece, dilimize, kendi kendini besleyip geliştirme olanaklarını yok eden bir hastalık musallat olmuştur. Bu hastalık, ancak 1911 yılında, yeni bir akım olarak ortaya çıkan “Yeni Lisan” hareketi ile önlenmeye çalışılmıştır. Millî bir edebiyatın millî bir dille yaratılabileceği görüşünden hareket eden Yeni Lisancılar, dildeki Arapça ve Farsça kuralların atılarak Türkçe kurallara yer verilmesi, dilimizin doğu ve batı taklitçiliğinden kurtarılarak İstanbul ağzına dayalı canlı bir yazı dili oluşturulması temelinde uygulamalara geçmişlerdir. Böylece Yeni Lisan akımı, dil davasında, Cumhuriyet dönemindeki gelişmelere elverişli bir ortam hazırlamıştır. Cumhuriyet Dönemine girildiği zaman, sırf edebî hareketlerin geliştirdiği bu çok sınırlı değişmeler yeterli görülmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma amacı güden devleti, Türkçemizi de bütün kültürel gereksinimleri karşılayabilecek nitelikte bir kültür dili durumuna getirme amacına yöneltmiştir. Bu amaç, doğal olarak planlı ve programlı bir dil politikasının uygulanmasını gerekli kılmıştır. Dil Devrimi işte böyle ulusal bir dil politikasının eseridir. Bu bakımdan Dil Devrimi’nin dayandığı düşünce temeli ile devletin temel yapısını oluşturan ulusal kültür politikasını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Nitekim 12 Temmuz 1932 tarihinde Atatürk’ün direktifi ile, dil işlerini yönlendirmek üzere kurulmuş olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti (günümüzdeki adıyla Türk Dil Kurumu) nin Atatürk tarafından çizilen Tüzük taslağında, Cemiyetin amacı: “Türk dilinin öz güzelliğini meydana çıkarmak, onu dünya dilleri arasındaki değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak belirtilmiştir. Dil konusunun çeşitli katkılarla olgunlaştırılabilmesi için, belirli aralıklarla dil kurultaylarının toplanması da kabul edilmiştir. 26 Ekim-4 Kasım 1932 tarihleri arasında toplanan 1. Türk Dil Kurultayında seçilen Merkez Heyeti, dil konusunda gerçekleştirilecek işleri şu iki özlü madde ile açıklamıştır. Bu maddeler: ” 1. Türk dilini millî kültürümüzün eksiksiz ifade vasıtası hâline getirmek, Türkçeyi, muasır (çağdaş) medeniyetin önümüze koyduğu bütün ihtiyaçları karşılayabilecek bir mükemmelliğe erdirmek, 2. Yazı dilinden Türkçeye yabancı kalmış unsurları atmak, halkçı bir idarenin istediği biçimde halk ile aydınlar arasında birbirinden nitelikçe ayrı dil varlığını ortadan kaldırmak ve temel unsuru öz Türkçe olan millî bir dil yar atmak. Yukarıdaki 1. maddede görüldüğü üzere, alınan bu temel kararla, dilin sos¬yal yapı ve kültürel alan bağlantısı ön plana çıkarılmıştır. Türk Dil Kurumu, 1932 yılından başlayarak Türk dili üzerindeki çalışmalarını; derleme, tarama, dilimize girmiş yabancı sözlere Türkçe karşılıklar bulma ve terimler yapma konularında yoğun bir tempo ile yürütmeye başlamıştır. Ancak, o yıllarda bu alanda yetişmiş hazırlıklı bir kadronun bulunmaması, eksikliğini her an hissettirmekte idi. Bu nedenle Atatürk 1932-1935 yılları arasında yapılan dil ve tarih çalışmaları ile yakından ilgilenirken, bir yandan da kendi düşüncesinde bu çalışmaları sağlam temellerine dayandıracak yeni bir yol araştırıyordu. Dil ve tarih konularının taşıdığı ayrıcalık dolayısıyla bunun tek çıkar yolu, doğrudan doğruya bu alanların öğretim ve araştırması ile uğraşacak, Dil ve Tarih Kurumlarının çalışmalarını yönlendirecek özel nitelikte bir fakültenin kurulması idi. Bu fakülte; dil, tarih ve coğrafya gibi temel bilim alanları dışında, yapacakları araştırmalar ile bu temel alanlara yardımcı olacak öteki bazı bilim dallarını da içine almalıydı. İşte 14 Haziran 1935 tarihinde çıkarılan 2795 Sayılı yasa ile gerçekleştirilen ve 9 Ocak 1936′da öğretime açılan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, böyle bir temel düşüncenin ürünüdür. Adı da niteliğine uygun olarak Atatürk tarafından konmuştur.Binasının alnına da kurucusunun “Hayatta en hakikî mürşit ilimdir” (Hayatta en doğru yol gösterici bilimdir) sözleri kazılmıştır. 2008′de kuruluşunun 73. yılına girmiş olan Fakültemiz, bugün artık ulusal kültür değerlerinin ve çağdaş bilim anlayışının simgesi olan, sağlam temeller üzerine oturtulmuş bir bilim yuvasıdır.

Bu bilim yuvasında Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, ilk yıllarda TDK Genel Sekreteri ibrahim Necmi Dilmen, Prof. Dr. Saim Ali Dilemre, Agop Dilaçar, Hasan Reşit Tankut, Abdülkadir inan, Abdülbaki Gölpınarlı ve Besim Atalay gibi hocalar tarafından temsil edilmiştir. Daha sonra bunların yerini Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Prof. Dr. Saadet Çağatay, Prof. Dr. Necip Uçok, Prof. Dr. Necmettin Halil Onan, Prof. Dr. Pertev Boratav, Prof. Dr. Kenan Akyüz, Prof. Dr. Hasan Eren, Prof. Dr. Gündüz Akıncı, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu, Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Doç. Dr. Şedit Yüksel, Prof. Dr. Doğan Aksan, Prof. Dr. Hamza Zülfikar, Prof. Dr. İsmail Parlatır gibi değerli hocalar almış; bölüm sağlam bir bilim temeline oturtulmuştur. Bugün bu hocalardan çoğu Tanrı’nın rahmetine kavuşmuş, bir kısmı da emekliye ayrılmış bulunmaktadır. Ancak, Türk dili ve edebiyatı alanındaki bilim zincirinin halkalarını oluşturan değerli yeni genç profesör, doçent ve yardımcı doçent öğretim üyeleri devreye girmiştir. Bunlar öğretim ve araştırma yönündeki çalışmalarını zevkle ve inançla yürütmektedirler.

PROF. DR. ZEYNEP KORKMAZ

Başbakan’ın Şiir Gafı, Türk Dil Kurumu’nun Cehaleti

Başbakan’ın Şiir Gafı, Türk Dil Kurumu’nun Cehaleti

Büyük şairimiz Faruk Hüsnü Dağlarca’nın anısına Başbakanımızın yaptığı konuşma ne kadarda güzel gidiyordu, ta ki bir başka büyük şairimiz Faruk Nafiz Çamlıbel’in yıllarca özellikle Anadolu insanımızın ağzında süzme çam balı lezzetinde dolaşan şiiri “Sanat” ı Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiiri diye okuyana kadar. Belli ki Başbakanımız “uzman” danışmanlarının azizliğine uğramış ve bu gafı uğramasına sebep olmuştur. Başbakanımızın gafı kırmasından bahsettik fakat şimdi işin daha trajik bir yönünü ele alalım. Türk Dili Kurultayında ki, sözde Türk Dili ile ilgilenen, Türkçemizi geliştirmek için çabaladıkları sanılan şahsiyetlerin bu hatayı düzeltmeleri gerekirken ayakta alkışlamaları, Türkçemizin daha, Faruk Nafiz Çamlıbel’in en tanınmış şiirlerinden biri olan “sanat” adlı şiirinden bile bir haber şahsiyetlere bırakıldığını üzülerek söylüyorum.

Türkiye Türkçesi Üzerindeki Gramer Çalışmaları ve Bu Çalışmaların Günümüzdeki Durumu

Türkiye Türkçesi Üzerindeki Gramer Çalışmaları ve Bu Çalışmaların Günümüzdeki Durumu

1. Gramer, yalnız bir dilin sağlıklı biçimde öğrenilmesini sağlayan ve o dilin sistem yapısını ortaya koyan kurallar bütünü değil, aynı zamanda, dilin kuşaktan kuşağa aktarılarak kaybolmasını önleyen bir araçtır da… bu bakımdan bir dilin yazı ve kültür dili olarak iki önemli dayanağı vardır. Bunlardan biri sözlük ise öteki de dilin anahtarı niteliğindeki gramer’dir. Gramer, aynı zamanda bir dilin sağlıklı gelişmesinin de temel dayanağıdır. Dil, kültürün ve ulusal varlığın başta gelen ögesi olduğuna göre, gramer de bu başta gelen ögenin temel koruyucusu ve besleyicisidir. Bu durumda bir dilin grameri, kültür değerleri açısından da dil tarihi açısından da o dilin önemli bir alanını temsil eder.

Konumuz Türkiye Türkçesi üzerindeki gramer çalışmaları ve bu çalışmaların günümüzdeki durumudur. Öncelikle, şunu belirtelim ki, Türkiye Türkçesi terimi, geniş ve dar kapsamlı iki anlam taşır. Bu terim, geniş kapsamı ile, Oğuz-Türkmen lehçesine dayanarak Anadolu ve Rumeli bölgesiyle bunlara yakın çevrelerde kurulup gelişen ve XIII-XX. yüzyıllar arasını dolduran Türk yazı diline verilen addır. Bu dönem kendi içinde, Selçuklu ve Beylikler dönemi Türkçelerini içine alan Eski Anadolu Türkçesi veya Türkiye Türkçesi, XV -XIX. yüzyılları içine alan Osmanlı Türkçesi ve günümüz Türkiye Türkçesi gibi alt dönemlere ayrılır. Bu ayrılış, dil tarihi açısından kendini gösteren farklı değişme ve gelişme süreçlerinden kaynaklanır. Dar anlamlı Türkiye Türkçesi ise, Osmanlı Türkçesinin son sınırı sayılan Millî Edebiyat Akımı’ndan ve Yeni Lisan hareketinden başlayarak, ortalama 1910 tarihinden günümüze kadar uzanan dönemi içine alan yazı dilinin adıdır. Buna genel çizgileri ile Cumhuriyet Dönemi Türkçesi de denebilir. Bizim üzerinde duracağımız dönem bu dönemdir; yani dar kapsamlı Türkiye Türkçesidir. Ancak, iki dönem arasındaki konu bağlantısını kurabilmek için, kısaca, birinci dönemin Türk gramerciliği açısından temel niteliğine işaret etme gereği vardır.

1.1. XIII-XIX. yüzyıllar arasını içine alan ve 1839 Tanzimat dönemine kadar uzanan klâsik dönem, gramer yazarlığı bakımından son derece kısır bir dönemdir. Bilindiği gibi, XIII-XIV. yüzyıllar, Türkiye Türkçesinin kuruluş dönemidir. Osmanlı Devletinin kurulup gelişmesi ile birlikte, XV. yüzyıl ortalarından başlayarak, Türkiye Türkçesi; Arapça, Frasça ve Türkçenin karışımından oluşmuş Osmanlıca diye adlandırılan karma bir dil yapısına dönüşmüştür. Bu değişimin ve o dönem anlayışının sonucu olarak gramer yazarlığı da Arapça, Farsça temelinde sarf ve nahivlerle yol almıştır. Osmanlı Türkçesi içindeki Türkçe nasıl horlanmış ve geri plana itilmiş ise, Türk dilinin grameri de aynı ihmal ve küçümsemeye uğramıştır. Osmanlı Devletinde medrese dilinin Arapça olması, bol bol Arapça gramerlerin yazılmasına yol açmıştır. XVI-XIX. yüzyıllar arasında Türkçenin yapısı ile ilgili olarak, yalnız Bergamalı Kadri’nin, Müyessiretü’l ûlum’u gibi tek bir eserin elde bulunması, genellikle böyle bir ihmalin sonucudur.

Bu dönemde batılılar tarafından yazılmış birkaç gramer ile gramer-sözlük arası bazı denemeler vardır. Ancak, bunlar da genellikle, batılı tüccar ve misyonerlere kılavuz niteliğinde pratik amaçlı küçük yayınlardır. Yalnız, içlerinde, bu genel niteliğin dışına çıkarak Osmanlı Türkçesi üzerine daha aydınlatıcı bilgi verenleri de vardır.1

Yapılan Çalışmalar:

1. 2. Gramer çalışmaları ve gramer yazarlığı açısından oldukça hareketli bir dönem, Tanzimat dönemidir. Tanzimat hareketi ile batıya yönelmiş olan Osmanlı toplumu, siyasal ve sosyal yapısı yeni bir düzene sokulmaya başladığından, bu durum, aynı zamanda dilde sadeleşme hareketine ve dolayısıyla gramer çalışmalarına da ağırlık kazandırmıştır. Tanzimat ve onu izleyen dönemlerde, dil konusunun-uygulama bir yana bilinçli bir düşünce olarak ortaya çıkması, o güne kadar geri plana itilmiş olan Türkçenin de ele alınması ve gramerinin yazılması gereğini gündeme getirmiştir. 1851 yılında Encümen-i Daniş’in kuruluşu ile Osmanlı Türkçesi gramerlerinin yazılması karar altına alınmıştır. İşte Ahmet Cevdet ve Fuat Paşa’ların birlikte yazdıkları Kavâid-i Osmaniyye (1851)’den başlayarak 1910 yılına kadar uzanan dönemde, birçok gramerin ortaya konmuş olması, bu anlayış değişiminin sonucudur.

Tanzimat’tan İkinci Meşrutiyet (1908) sonrasına kadar uzanan dönemde yazılan gramerlerin temel özelliği, genel olarak Türkçenin Arap grameri temelinde ele alınıp işlenmesidir. Daha açık bir anlatımla, Türkçenin dil malzamesi, Arap gramerinin kalıpları içine oturtulmuştur.

2. Türkiye Türkçesi ile ilgili gramerlerin başlangıcı 1908’e kadar uzanır. Bu dönemin gramer yazarları, genel olarak üç dilin karmasından oluşan Osmanlı Türkçesini değil, doğrudan doğruya Türkçeyi temel alan yeni bir anlayış ve yeni bir görüşle işe koyulmuşlardır. Ancak, bu tutum yanında, 1908’den Cumhuriyet dönemine hatta 1928 yazı devrimine kadar uzanan yıllarda, gramer anlayışına ve yazılan gramerlere yöntem bakımından batı gramerlerinin örneklik etmesi gibi bir tutum ve anlayışın da ağırlık kazandığı görülür. Böyle bir anlayışla eser veren ilk gramer yazarı Hüseyin Cahit (Yalçın)’tir. Hüseyin Cahit’in dört ayrı eğitim basamağını temel alarak hazırladığı Türkçe Sarf ve Nahiv adlı okul gramerleri (1908-1910) böyle bir temel görüşün ürünleridir. Yazar, Edebi Hatıralar adlı kitabında, siyası yaşamda olduğu gibi dilimizde de kapitülasyonların bulunduğunu Türkçenin içinde yabancı dillerin kanunlarının egemen olduğunu ve bundan dolayı da dilimizin bağımsızlığını ve adını bile yitirdiğini dile getirmiş; bağımsız bir Türkçenin varlığını ortaya koymak ve Türkçe öğrenmek için Arap ve Acem dillerini öğrenme gereğine set çekmek gerekir diyerek bir gramer yazmaya karar verdiğini bildirmiştir.2

1908-1928 arası yıllarda yazılmış olan A. Cevat (Emre)’ın Lisan-ı Osmani: Sarf ve Nahiv (1912-1913); Maarif Nezareti Sarf Encümeni nin Sarf ve Nahv-i Türki (3 cilt 1920-1921)’si; Köprülü Zade Fuat-Süleyman Saip’in Türk Dilinin Sarf ve Nahvi (1923), Ahmet Cevat (Emre)’ın Türkçe Sarf ve Nahiv (1923)’i; Mithat Sadullah Sander’in Türkçe Yeni Sarf ve Nahiv (1924) gibi eserler, bu anlayışla kaleme alınmış olan gramerlerdir.3

2. 1. 1928 yılında, M. Kemal Atatürk ün önderliğinde yazı devrimini hazırlayan Türk Dili Encümeni, Gramer Hakkında Rapor’un eki olarak 69 sayfalık Muhtasar Türkçe Gramer’i yayımlamıştır. Bu gramer o günün koşulları içinde, Türkçenin kendi yapı ve işleyiş özelliklerine göre düzenlenmiş küçük bir taslaktır. Daha sonra, bu taslaktaki esaslara uygun olarak birtakım okul gramerleri yayımlanmıştır. Mithat Sadullah (Sander)’ın, Yeni Türkçe Gramer 1, 2 (İstanbul 1929); Peyami Safa’nın, Türk Grameri 1, 2 (İstanbul 1929, 1931); İbrahim Necmi (Dilmen)’nin, Türkçe Gramer-Yeni Türkçe Dersleri 2 cilt (İstanbul 1929); M. Baha (Toven)’nın, Yeni Türkçe Gramer (1930), Necmettin Halil (Onan)-Ahter (Onan)’in, Dil Bilgisi “Gramer” 2 C. (1930-1932) adlı kitaplarında ve daha başkalarınca yazılmış olan gramerlerde bu ilkeler temel alınmıştır.

2. 2. Atatürk’ün öncülüğündeki dil devrimi, dilimizi Türkçeleştirme çalışmalarında olduğu gibi, gramer çalışmalarında da Arap (Fars) ve Fransız gramerlerinin kalıplarını taklit dönemine son vererek dilin kendi yapısına dayanan bir gramer anlayışını benimsemiştir. Bu maksatla Milli Eğitim Bakanlığı 1941 yılında, bir kılavuz gramer hazırlatma işine girişmiştir. T. Banguoğlu tarafından bilimsel yöntemlerle yazılmış ve Milli Eğitim Bakanlığınca oluşturulan Yüksek Gramer Komisyonun değerlendirmesinden geçirilmiş olan Ana Hatları ile Türk Grameri (Maarif Vek. yay., İstanbul 1940, 96 s.), okullardaki gramer dersleri için öğretmenlere kılavuz ve gramer ana kitabı için bir anket olarak hazırlanmıştır. Bu kitap, Türkiye Türkçesinin ses ve şekil bilgileri ile söz dizimi bölümlerini çok kısa ölçülerle ele aldığı halde, Türkçenin temel yapısını bilimsel yömtemlerle ortaya koyan ve daha sonra yazılan gramerlere örneklik eden bir özellik taşımaktadır. Bu konuda bizdeki çalışmalara örnek oluşturan bir başka eser de Fransız Doğubilimcisi J. Deny’nin yayımladığı Gramaire de la langue Turgue (Paris 1921)’tür. Bu eser Ali Ulvi Elöve tarafından 1941 yılında Türkçeye Türk Dili Grameri (Osmanlı Lehçesi) adı ile aktarılmıştır. 1945 yılından sonra yayımlanan orta ve yüksek öğrenim düzeyindeki gramerlerde, aralarında sınıflandırma ve değerlendirme ayrılıkları bulunmasına rağmen, genellikle J. Deny’nin ve T. Banguoğlu’nun etkileri görülmektedir. Bugün bu her iki eser de tarihi görevini yerine getirmiş ve artık yerlerini yeni yeni çalışmalara bırakmıştır. Rus Türkoloğu A.N. Kononov’un yazdığı Grammatika Sovremennogo turetskogo literaturnogo yazıka (Moskova-Leningrad 1956) adlı eserin Türkçeye çevirisi yayımlanmadığı için4 yalnız bilim çevrelerince tanınmış; yazılmış gramerler üzerindeki etkisi çok zayıf kalmıştır.

Cumhuriyet hükûmetinin ana dili konusundaki tutumu, benimsediği devlet felsefesi ve öncü eserlerin açtığı ufukla, ülkemizde, gramer çalışmaları daha hızlı yol almaya başlamıştır. 1940’lı yıllardan başlayarak günümüze kadar uzanan dönemde; Tahsin Banguoğlu başta olmak üzere Muharrem Ergin, Tahir Nejat Gencan, Kaya Bilgegil, Haydar Ediskun, Hikmet Dizdaroğlu, Nurettin Koç, Rasim Şimşek, Yüksel Göknel, Sezai Güneş, Ahmet Bican Ercilasun-Leyla Karahan, Metin Karaörs ve başkaları tarafından yazılan gramerler hep bu temelde hazırlanmış olan eserlerdir. Bunlar içinde, T. Banguoğlu’nun Türk Grameri I, Ses Bilgisi (Ankara TDK yay., 1959); Türkçenin Grameri (Ankara TDK yay., 1974, 1986, 1990, 1995) ve M. Ergin’in Türk Dil Bilgisi (İstanbul Ed. Fak. yay., 1958, 1962 vb.) gibi bilimsel yönü daha ağır basanlar vardır.

Cumhuriyet döneminde, üniversitelerimizde Türk dilinin bağımsız birer bölüm, kürsü ve ana bilim dalları biçiminde kurulması, dilimizin öteki alanlarında olduğu gibi gramer alanında da yalnız öğretim açısından değil, araştırma açısından da yeni gelişmelere ve daha kapsamlı eserlerin ortaya konmasına zemin hazırlamıştır. Gramer çalışmaları yalnız orta ve yüksek öğretim düzeyindeki gramer kitapları ile sınırlı kalmamış; içerik bakımından dilin kendi malzemesine dayanan ve başlıbaşına tek bir konuyu işleyen küçük ve büyük çaplı eserlere kadar uzanmıştır. Son 20-25 yıldır bu konuda, daha çok üniversitelerimizde ve Türk Dil Kurumu’nda olmak üzere epey eser yayımlanmıştır. Ancak, daha sonra bu noktaya yeniden parmak basılacağı üzere, yapılan çalışmaların beklenen hedefe ulaşılabilmesi açısından, daha, yetersiz olduğu da bir gerçektir.

Bugüne kadar Türkiye Türkçesi grameri alanında yapılan çalışmaları nitelikleri bakımından ana çizgileriyle şöyle bir sınıflandırmadan geçirebiliriz:

2. 2. 1. Çoğu ders kitabı olarak da hazırlanmış bulunan ve gramerin bütün bölümlerini bir arada veya ses bilgisi, şekil bilgisi, söz dizimi gibi ana bölümlerinden birini ele alıp işleyen gramer kitapları: Bu nitelikte kitapların sayısı oldukça kabarıktır. 1945 sonrası yıllara giren başlıca örnekleri şunlardır: Ahmet Cevat Emre, Türk Dilbilgisi (İstanbul, TDK 1945); Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi (İÜEF yay., 1958, 1962 vb.), Tahsin Banguoğlu, Türk Grameri I, Ses Bilgisi (Ankara, TDK 1959); Türkçenin Grameri (Ankara, TDK, 1974-1995 vb.); Haydar Ediskun Yeni Türk Dilbilgisi (İstanbul 1963); Kaya Bilgegil Türkçe Dilbilgisi (Ankara 1964); Kemal Demiray, Türkçe Dilbilgisi (Ankara 1964); Hamza Zülfikar, Yabancılar İçin Türkçe Dersleri-Dilbilgisi (Ankara 1969); Tahir Nejat Gencan, Dilbilgisi (İstanbul 1966, 1976); Neş’e Atabay ve arkadaşları, Türkiye Türkçesinin Sözdizimi (Ankara TDK 1981); Rasim Şimşek, Örneklerle Türkçe Sözdizimi (Trabzon 1987); Nurettin Koç;Yeni Dilbilgisi (İstanbul 1990); Leyla Karahan, Türkçede Söz Dizimi Cümle Tahlileri (Ankara 1991); Metin Karaörs, Türkçede Söz Dizimi ve Cümle Tahlileri (Kayseri 1993); Ahmet Bican Ercilasun-Leyla Karahan, Türk Dili Lise 1, 2, 3 (İstanbul 1994); Fuat Bozkurt, Çağdaş Dil Bilgisi (İstanbul 1994); Mehmet Hengirmen, Türkçe Temel Dilbilgisi (Ankara 1998); Zeynep Korkmaz, Türkiye Türkçesi Grameri: Şekil Bilgisi (Ankara TDK yay., 2002) vb.

2. 2. 2. Yazılan gramerlerin bir kısmı da 1981 yılından sonra Yüksek Öğretim Kurulunca hazırlanan çerçeve programı gereğince üniversitelerin bütün bölümlerinde okutulacak genel nitelikteki daha dar kapsamlı Türk dili (gramer) ve kompozisyon dersleri içindir. Zeynep Korkmaz ve arkadaşları tarafından hazırlanan Yüksek Öğretim Öğrencileri İçin Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri (Ankara YÖK yay., 1990 ve sonrası 4 baskı, Ankara Yargı yay., 2001) başta gelmek üzere, Muharrem Ergin, Üniversiteler İçin Türk Dili (İstanbul 1986); Hasan Eren-Hamza ZülfIkar, Türk Dili I. Ünite 1-8 (Eskişehir 1990); Ş. Tuncay Uyaroğlu, Yüksek Öğretim Öğrencileri İçin Türk Dili (Konya 1995); Kemal Yavuz ve arkadaşları, Üniversitede Türk Dili ve Kompozisyon Dersleri (İstanbul 1996); Mehmet Sarı-İnci Özgüven, Fakülte ve Yüksek Okullar İçin Türk Dili (Afyon 1997); Bekir Sami Özsoy, Üniversiteler İçin Türk Dili Ders Kitabı (İzmir 2000) gibi çeşitli üniversitelere mensup öğretim üyelerince hazırlanan kitaplar bu niteliktedir.5

2. 2. 3. Üniversitelerimizin Türk Dili Ana Bilim Dallarında veya Türk Dil Kurumunda hazırlanıp yayımlanan eserlerin bir kısmı da gramerin yalnızca belirli bir konusunu dar veya geniş kapsamlı olarak ele alıp işleyen eserlerdir. Bu alanda son yıllarda yapılan irili ufaklı çalışmalar ilerisi için hayli ümit vericidir. Bu gruba sokabileceğimiz bazı örnekler de şunlardır: B. Atalay, Türkçede Kelime Yapma Yolları (İstanbul, TDK 1946); H. Dizdaroğlu, Türkçede Fiiller (Ankara TDK 1963); V. Hatiboğlu, İkileme (Ankara, TDK 1971); M. Kükey, Uygulamalı Örneklerle Türkçede Fiiller (Ankara 1972); V. Hatiboğlu, Pekiştirme Kuralları (Ankara, TDK 1973)-Türkçenin Ekleri (Ankara, TDK 1974); N. Selen, Entonasyon Analizleri (AÜDTCF yayını 1973); K. İmer, Türkiye Türkçesinde Kökler (Ankara 1976); S. Özel, Türkiye Türkçesinde Sözcük Türetme ve Birleştirme (Ankara TDK 1977); Ö. Demircan, Türkiye Türkçesinde Kök-Ek Birleşmeleri (Ankara, TDK yay., 1977); Y. Çotuksöken, Türkçede Ekler-Kökler-Gövdeler (İstanbul 1991); H. Zülfikar, Terim Sorunları ve Terim Yapma Yolları (Ankara TDK 1991); N. Engin Uzun, Türkiye Türkçesinin Türetme Ekleri (AÜDTCF yay., 1992); G. Gülsevin-S. Gülsevin, (Kâmûs-ı Türkî’ye göre) Türkçede Yapım Ekleri ve Kullanılışları 1. Fii/den İsim Yapan Ekler (Malatya 1993); T. Kahraman, Çağdaş Türkiye Türkçesinde Fiillerin Durum Ekli Tamlayıcıları (Ankara TDK yay., 1996); A. Erkman-F. Ş. Özil, Türkçede Niteleme Sıfat İşlevli Yan Tümceler (İstanbul 1998); F. Türkyılmaz, Tasarlama Kiplerinin İşlevleri (Ankara TDK 1999); E. Yaman, Türkiye Türkçesinde Zaman Kaymaları (Ankara TDK yay., 1999); G. Sev, Etmek Fiiliyle Yapılan Birleşik Fiiller ve Tamlayıcılarla Kullanılışı (Ankara TDK 2001); L. Tseng, Türkiye Türkçesinde Orta Hece Düşmesi (Ankara, TDK yay., 2002); . F. Süreyya Kurtoğlu, Türkiye Türkçesinde Ünlemler ve Fonksiyonları (Yüksek lisans tezi, GÜ, SBE, Ankara 1995) vb.

2. 2. 4. Bu konuda yapılan araştırmaların az sayıda bir bölüğü de Türkiye Türkçesi Gramerinin belirli bir konusunu, bağlı bulunduğu lehçeler grubu içinde ele alan eserlerdir: Ayşe İlker’in Batı Grubu Türk Yazı Dillerinde Fiil (Ankara, TDK yay., 1997); Himmet Biray’ın Batı Grubu Türk Lehçelerinde İsim (Ankara TDK 1999) adlı eserler bu gruba giren örnekleridir. Ayrıca, bir gramer konusunu Türkçenin bütünü içinde ele alan araştırmalarda, öteki lehçeler yanında Türkiye Türkçesini de değerlendiren eserler vardır sayıları da kabarıktır.

Z. Korkmaz’ın, Türkçede Eklerin Kullanılış şekilleri ve Ek Kalıplaşması Olayları (AÜDTCF yay., 1961, 1969 TDK 1994) - “Türkçede +ÇA Eki ve Bu Ekle Yapılan İsim Teşkilleri Üzerine Bir Deneme”, Türk Dili Üzerine Araştırmalar 1 (Ankara TDK 1995, s. 12-84); N. Hacıeminoğlu’nun Türk Dilinde Edatlar (İstanbul 1971); H. Zülfikar, Türkçede Ses Yansımalı Kelimeler İnceleme-Sözlük (Ankara TDK 1995) ; Y. Kocasavaş, Türkçede şahıs Zamirleri (Ankara TDK yay., 2002) adlı eserler gibi.

2. 2. 5. Gramerle ilgili çalışmaların bir bölüğü de herhangi bir konuyu makale çerçevesinde ele alan araştırmalardır: T. Banguoğlu, “Türkçede Benzerlik Sıfatları” (TDAY Belleten 1957 - Ankara 1957, s. 13-27) ; Ö. Demircan, “Birleşik Sözcük ve Birleşik Sözcüklerde Vurgu” (TDA Y Belleten 1977 - Ankara 1978 - s. 263-275); L. Johanson, “Türkçede Önceden Kestirilemez Nitelikteki Alomorflar” (TDAY Belleten 1977 - Ankara 1978 - s. 121-126); Z. Korkmaz, “Türkiye Türkçesinde İktidar ve İmkân Gösteren Yardımcı Fiiller ve Gelişmeleri” (Türk Dili Üzerine Araştırmalar, I. C., Ankara TDK, 1995, s. 607-619); M. Mansuroğlu, “Türkiye Türkçesinde Söz Yapımı Üzerinde Bazı Notlar” (TDED, İstanbul 1960, s. 5-25); E. Özdemir, “Türkçede Fiillerin Çekimlerine Toplu Bir Bakış” (TDAY Belleten 1967, -Ankara 1968-, s. 177-204) gibi çalışmalar bu niteliktedir.

2. 2. 6. Yapılan çalışmaların bir kısmı da gramer konularını genel dil bilimi çerçevesinde ele alan eser veya yazılardır. Bu gruba giren çalışmaların tipik örneğini Doğan Aksan’ın üç ciltlik Her Yönüyle Dil, Ana Çizgileri İle Dilbilim adlı eseri (Ankara, TDK yay., 1987) oluşturur. Bu eserin 2. ve 3. ciltlerinde Türkçenin, özellikle Türkiye Türkçesinin ses ve şekil bilimi konuları genel dil bilimi yöntem ve ölçüleri ile işlenmiştir. Doğan Aksan’ın, Anlambilimi ve Türk Anlambilimi (AÜDTCF yay., Ankara 1971) adlı eserinde de Türkiye Türkçesini ele alan anlam bilimi konuları aynı yöntemle işlenmiştir. Bir başka örnek de Kerime Üstünova’nın, Türkçede Yapı Kavramı ve Söz Dizimi İncelemeleri (Bursa 2002) adlı eseridir.

Türkiye Türkçesini geleneksel gramer yöntemi yerine, çağdaş dil bilimi yöntemi ile işleyen makale niteliğinde araştırma ve inceleme yazıları da vardır. Son yıllarda sayıları hayli artmıştır: Efrasyap Gemalmaz, Türkçenin Fonemler Düzeni ve Bu Fonemler Düzeninin İşleyişi, Fen. Ed. Fak. Edebiyat Bilimleri Araştırma Derg., Sayı: 12, fasikül (Atatürk Ü., Fen-Edeb. Fak. yay., 1980) s. 1-36.

Özkan Göksu, “Dilde Yapı Kavramı ve Geleneksel Yaklaşım”, Dilbilim ve Dilbilgisi Konuşmaları (Ankara TDK yay., 1980), s. 46-61; Talât Tekin, “Dilbilim Açısından Türkçe Gramerler”, Dilbilimin Dünü, Bugünü, Yarını Sempozyumu (18-19 Haziran 1987), HÜ. yay., 1987, s. 56-59;

Ünsal Özünlü, “Dilbilim ve Edebiyat Konusu Olarak Yinelemeler”, Dilbilimin Dünü, Bugünü, Yarını Sempozyumu (18-19 Haziran 1987), HÜ. yay., 1987, s. 44-51; Sumru Özsoy, “Söylem İçin Dönüşlü Yapı”, Dilbilim Araştırmaları, 1990, s. 35-40;

H. İbrahim Delice, “Türkçede Çatılım ve Edilim”, VII. Dilbilim Kurultayı Bildirileri, AÜDTCF yay., Ankara 1993, s. 141-154;

Fatma Erkman Akersan, “Türkçede Eş İşlevli Dilbilgisel Yapıların Kullanım Değerleri”, VII. Dilbilim Kurultayı Bildirileri, AÜDTCF yay., Ankara 1993, s. 95-103); Fatma Erman Akersan, “Türkçe Yüklemde Görünüş, Zaman ve Kip”, VIII. Dilbilim Kurultayı Bildirileri, İÜ İletişim Fak. yay., İstanbul 1994, s. 79-88; Kerime Üstünova, “Cümle Çözümlemelerinde Yüzey Yapı Derin Yapı İlişkileri”, Türk Dili, S. 563 (Ankara 1998), s. 398-406; Engin Uzun, “Türkçenin Uyumsuz Uyumları”, Dil dergisi, s. 115 (Temmuz-Ağustos 2002), s. 20-35 vb.

2. 2. 7. Gramer çalışmalarının bir kısmı da bu alandaki gelişme süreçlerinin nitelikleri ile birlikte ortaya konabilmesi ve yeni araştırıcılara daha elverişli bir ortam hazırlanabilmesi için, 1928 öncesi Türkiye Türkçesi ve tarihi devir gramerlerini bilimsel ölçülerle yeniden yayın alanına çıkaran çalışmalardır. Türk Dil Kurumu Gramer Bilim ve Uygulama Kolu içindeki bir proje çerçevesinde yürütülen çalışmaların konumuzla ilgili başlıca örnekleri şunlardır:

N. Özkan, Ahmet Cevdet Paşa-Fuat Paşa, Kavaid-i Osmaniyye (Ankara TDK 2000); N.Özkan, Ahmet Cevdet Paşa, Medhal-i Kavâ’id (Ankara TDK 2000); Emir İş İdben, Abdullah Ramiz Paşa, Emsile-i Türkiyye (Ankara TDK yay., 1999); K. Türkay, Halit Ziya, Kavaid-i Lisân-ı Türkî (Türkçe Dil Bilgisi) (Ankara TDK 1999); L. Karahan- D. Ergönenç, Hüseyin Cahit, Türkçe Sarf ve Nahiv (Ankara TDK 2000); G. Sağol-E. Şahin, N. Yıldız, Ahmet Cevat Emre, Türkçe Sarf ve Nahiv Eski Lisân-ı Osmanî Sarf ve Nahiv, (Ankara TDK yay., basılmakta); L. Karahan-Ü. Gürsoy, Tahir Kenan, Kavaid-i Lisân-ı Türkî (Ankara TDK yay., basılmakta), ile basılmakta veya hazırlanmakta olan öteki bazı gramerler.

Durum Değerlendirmesi ve Çözüm Bekleyen Sorunlar:

3. Yukarıdan beri yapılan açıklamalarla, Türkiye Türkçesi üzerindeki gramer çalışmalarını özet olarak ana çizgileri ile belirtmeye çalıştık. Sıralanan örnekler açıkça ortaya koymaktadır ki, Cumhuriyet dönemindeki gramer çalışmaları, sayıca daha önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak derecede çoktur. İçlerinde verimli ve göreceli olarak kapsamlı olanlar da vardır. Kuralların ortaya konmasında daha çok hazır kalıplara değil, dil malzemesinin verdiği sonuçlara dayanıldığı için hayli yol alınmıştır da… Ancak, yapılan bütün bu çalışmalar üzerinde bir durum değerlendirmesi yapıldığında, ulaşılan noktaların ulaşılması gereken hedefler açısından asla yeterli olmadığı kolaylıkla söylenebilir. Bunun birkaç temel nedeni vardır. Başta gelen neden, Türk grameri alanındaki çalışmaların, yukarıdaki bölümde açıklandığı üzere, yüzyıllarca ihmale uğratılmış, dolayısıyla bir boşluk ve umursamazlık içinde bırakılmış olmasıdır. Bu durum, Cumhuriyet döneminde gramer alanını yeni eğitim ve öğretim politikası gereği olarak ister istemez büyük açıklıklar ve çözüm bekleyen birçok sorunlar ile karşı karşıya getirmiştir. Ayrıca Cumhuriyet dönemindeki acil sosyal ve kültürel gereksinimler de okul gramerleri yazımını ön plana geçirmiş; derinlemesine gramer araştırmaları ya çok ağır tempo ile yol almış ya da uzunca bir süre geri plana itilmiştir. Bunların dışında, Türk dilinin tarihi ve coğrafi yayılma alanı çok geniş olduğu ve araştırıcıların büyük bir kısmı da çalışmalarını Türkiye Türkçesi dışında kalan eski ve yeni yazı dilleri veya lehçeleri alanlarına yönelttiği için, Türkiye Türkçesi grameri üzerindeki çalışmaların payı da o oranda azalmıştır. Bu durumların doğal bir sonucu olarak da genellikle ayrıntılı araştırmalara dayanan bilimsel nitelikte gramerler ortaya konamamıştır.

Bu türlü süreçlerden geçen gramer çalışmalarının günümüzdeki genel durumu şu noktalarda özetlenebilir:

3. 1. Elde var olan eserlerin hemen çoğu, orta veya yüksek öğretim düzeyinde ders kitapları niteliğindedir; dolayısıyla, konuları değerlendirme ölçüleri sınırlıdır. Konuların işlenişi bakımından örnekler farklı olsa da verilen bilgiler çok kez doğrusu ile yanlışı ile birbirinin tekrarı durumundadır; yahut da çeşitli yönlerde birbiriyle çelişen yargılar ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan yer yer düzeltilmeye muhtaçtır.

3. 2. Türkiye Türkçesinde 80-90 yıllık dil malzemesine ve derinlemesine incelemelere dayanan temel gramerlere ihtiyaç olduğu halde, bu alanda halen büyük bir boşluk yaşanmaktadır. Yalnız, yüksek öğretim düzeyindeki bazı gramerlerde, bir dereceye kadar daha derinlemesine bir yöntemin yer aldığı göze çarpar. M. Ergin’in Türk Dil Bilgisi (1958, 1962 yay.) ve T. Banguoğlu’nun Türkçenin Grameri (1974, 1986, 1990, 1995 baskıları) gibi. Tarafımızdan hazırlanan Türkiye Türkçesi (Şekil Bilgisi) adlı gramer, (baskıda) böyle temel bir ihtiyacı karşılama hedefine yönelmiştir.

3. 3. Ülkemizde, geniş kapsamlı temel gramerlerin yazılamamasının başlıca nedeni, her bir gramer konusu üzerinde derinlemesine araştırma sonuçları veren monografilerin yazılamamış olmasındandır. Bu bakımdan, temel gramer niteliğinde, kapsamlı eser hazırlayacak olan bir kimse, öncelikle bütün gramer konularını didik didik edecek araştırmalar yapma güçlüğü ile karşı karşıya gelmektedir. Bu da tek kişinin altından kalkabileceği bir yük değildir. Biz Türkiye Türkçesi (Şekil Bilgisi)’nin bölümlerini yazaken, bu güçlüğü yakından yaşamış bulunuyoruz.

3. 4. Yazılan gramerlerin hemen hepsi de tasvirci gramer niteliğindedir. Gerçi, Türkiye Türkçesinin tarihi dönemdeki kaynaklarını metin olarak yayımlayan eserlerde, çok kez bu eserlerin gramer yapıları da ele alınıp işlenmiştir. M. Mansuroğlu’nun yayımladığı Ahmed Fakih’in, Çarhname’si (İÜ, Edebiyat Fak., yay., 1956); L. Karahan’ın yayımladığı Erzurumlu Darîr’in, Kıssa-i Yûsuf (Ankara TDK yay., 1994); Z. Korkmaz’ın yayımladığı Sadrü’ddîn Şeyhoğlu’nun, Marzubân-nâme Tercümesi (AÜDTCF yay., 1973); M. Ergin’in yayımladığı Dede Korkut Kitabı II (Ankara TDK yay., 1963); Paşa Yavuzarslan’ın yayımladığı Musa bin Hacı Hüseyin el-İznikî’nin, Münebbihür-Râhidîn (uyurları uyandurucu) (Ankara TDK yay., 2002) adlı eserlerin gramer bölümleri gibi. Ama Türkiye Türkçesinin tarihi dönemlerini bir bütün olarak ele alan ve yer yer günümüz gramerine de ışık tutacak olan gramer çalışmaları yapılmamıştır. Bugün elimizde, Eski Anadolu Türkçesi ile Osmanlı Türkçesini kaynaklara dayanarak işleyen ve Türkiye Türkçesine uzanan gelişme köprüsünü kuran bir temel gramer yoktur. Eski Anadolu Türkçesinde Ekler (Gürer Gülsevin, Ankara TDK yay., 1997) örneğinde görüldüğü gibi, tek bir konuyu işleyen araştırmaların sayısı bile bir ikiyi geçmemektedir. Bu konuda yabancılar tarafından yapılmış olan bir iki araştırma bir istisna oluşturur.

3. 5. Yazılan Türkiye Türkçesi gramerleri, daha çok şekil bilgisi ve söz dizimi temelinde yol almıştır. Ses bilgisi konusundaki yayınlar, Banguoğlu’nun Türkçenin Ses Bilgisi (Ankara TDK yay., 1959) adlı eseri bir yana bırakılırsa, sayıları oldukça sınırlı makalelerden ibarettir. Burada bir istisna olarak J. Deny’nin, Oytun Şahin tarafından Türkçeye de aktarılmış olan Principes De Grammaire Turque ( “Turk” De Turquie): Türk Gramerinin Temel Kuralları (Ankara TDK yay., 1995) adlı eseri de verilmelidir. Anlam bilgisi ile ilgili yayınlar da pek sınırlıdır. Var olanlar batı kaynaklarındaki bilgilerin Türkçeye uyarlanması biçiminde ve bir başlangıç niteliğindedir. Gramer konularını bütünü ile ele alan ve bir dereceye kadar doyurucu sayılan araştırmalar tek tük denecek kadar azdır. Sonuç olarak, Türkiye Türkçesi gramerinin her bir ana bölümünde veya bir ana bölümün alt konularında, ayrıntılı araştırma ve incelemelere dayanan eserler verilememiş veya pek az sayıda verilebilmiş olduğu için, bugün genellikle eksikleri tamamlanmış ve yanlışlarından arındırılmış, birleştirici ve bütünleştirici geniş kapsamlı gramerlerimiz vardır denemez. Ama, üniversitelerimizce yapılan veya yaptırılan yeni araştırmalar ve Türk Dil Kurumunun aracılığı ile yayın alanına çıkan bir kısım çalışmalar ilerisi için umut vericidir.

Ülkemizde, gramer konuları üzerindeki çalışmaların içinde bulunduğu genel durum dolayısıyla, bugün çözüm bekleyen birtakım sorunlarla karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz. Değerlendirme ayrılıklarından kaynaklanan ve ortak bir noktada birleştirilmesi gereken bu sorunların çözümü için, dilcilerimizin yakından bildiği üzere, Türk Dil Kurumu, 1993 yılından beri yılda iki kez üniversite öğretim üyelerinin de katılımı ile “Türk Gramerinin Sorunları” toplantıları yapmaktadır. Bu toplantılarda, üzerinde durulması gereken konular ikişer bildiri ile katılımcıların dikkatine sunulmakta; daha sonra da konu tartışmaya açılarak, var olan sorunlar bilimsel değerlendirmelerle bir ortak görüş noktasına getirilme amacı gütmektedir.6

Hâlen gramerlerimizde var olan ve bundan sonraki çalışmalarda çözüm bulması beklenen sorunlardan birkaç örneği burada bilginize sunmak istiyorum.7 İşte örnekler:

4. 1. Bir kısım gramerlerimizde, Türkiye Türkçesinin dil malzemesi eski alışkanlıkla yine Arap grameri ile Fransız ve dolayısıyla batı gramerleri kalıplarına sokulmuş ve konuların sınıflandırılmasında bu yönteme dayanılmıştır. Bilindiği gibi Arap gramerinde konular başlıca isim, fiil ve harf olmak üzere üç ana bölüme ayrılmıştır. Bu bölümler Osmanlı Türkçesi gramerlerine isim, fiil ve edat olarak aktarılmıştır. Edatlar, isimler ve fiiller gibi anlamlı değil, görevli sözler oldukları için Türkiye Türkçesi gramerlerinde de konuların bir bölüğü edatlar kalıbı altında ele alınmış ve bu gruba giren konular kendi içlerinde “son çekim edatları” (gibi, için, kadar, göre, dolayı, sonra vb.), “bağlama edatları” (ve, ile, dahi, ya…ya, hem… hem, ne…ne vb.), “cümle başı edatları” (ama, ancak, fakat, lakin, yani vb.) ve “ünlem edatları” (arkadaş!, haydi!, hey, işte, hay hay vb.) gibi bir sınıflamadan geçirilmiştir. M. Ergin’in Türk Dil Bilgisi adlı gramerinde ve N. Hacıeminoğlu’nun Türkçede Edatlar başlıklı araştırmasında böyle bir sınıflandırma yer almıştır. Aynı durum daha başka gramer ve çalışmalarda da görülmektedir.

1921 yılında yayımlanmış olan J. Deny’nin grameri8 konuların ele alınış ve işlenişi bakımından bir dönüm noktası oluşturur. Ancak, Deny, bu hacimli eserini Fransız üniversite öğrencilerine Türkçeyi öğretmek amacı ile yazdığından, eserde Fransız dilinin kalıpları egemendir. Sözcüklerin sınıflandırılması bakımından da Arap dilinin kalıplarına uyulmuştur.

Türkçenin bütünü üzerinde duran Danimarkalı Türkolog K. Grönbech ise, Türkçedeki bütün kelimeleri isim ve fiil olarak iki ana gruba ayırmıştır. Grönbech konuya gramer ögelerinin kökeni açısından yaklaştığı için edat, zarf, zarf-fiil gibi gramer ögelerini de asıl yapıları açısından isim ya da fiil grubuna sokmuştur.9

Türkiye Türkçesinin gramer konularını sınıflandırırken hem genel çizgileri ile türler hem de kelime sınıflarının gösterdiği farklı belirtiler üzerinde durmuş olan A. N. Kononov da10 ikili bir sınıflamayı benimsemiş görünür. Ancak, Kononov gramerinde de yöntem bakımından Rus dilinin etkisi göze çarpmaktadır.

Yerli gramer yazarlarının bir kısmı da konuları Türkçenin yapı ve işleyiş özelliklerine göre değerlendirerek doğrudan doğruya isim (veya ad), sıfat, zamir, zarf, fiil, edat, bağlaç ve ünlem olmak üzere sekiz söz sınıfına ayırmışlardır. Bizce de gerçek durum böyledir. Ancak, daha anlamlı ve işlevlik bir değerlendirme ile gramer ögelerini kendi içinde önce 1. Anlamlı ögeler, 2. Görevli ögeler diye iki temel gruba ayırmak uygun olur. Anlamlı ögeler içinde ad ve ad soylu sözler ile fiil ve fiil soylu sözler yer alır. Görevli ögeler içinde ise, işlevce birbirinden çok farklı görevler yüklenmiş olan edat, bağlaç ve ünlem niteliğindeki sözler yer alır. Bunların, yüklendikleri işlev ayrılıkları dolayısıyla elbette ayrı ayrı adlandırılmaları gerekir.11

Gramerlerimizde yer yer böyle birbirinden farklı bir sınıflandırmanın yer almış olması, ister istemez gramer eğitim ve öğretiminde de bir kutuplaşma ve ayrılığa yol açmıştır. Dilimizin gramer malzemesi, Türkçenin yapı ve işleyiş özellikleri temel alınarak değerlendirildiğinde, bu ikilik kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Türkiye’den Türk Dünyasına Türkçe’nin Geleceği

Türkiye’den Türk Dünyasına Türkçe’nin Geleceği
1956′da Amerika’ya ilk gittiğim yıllarda, o sıralarda
yeni basılmış bir kitap okumuştum; adı: “Pantürkizm”..
Kitap, Amerika’ nın Türk Dünyası üzerine daha o
zamanlar araştırma yapan belli başlı Evrenkentlerinden birinde
verilmiş bir doktara teziydi. Amerikan hükümeti, çoğu
kez onun istihbarat ve gizli eylemler kolu olan CIA,
böyle çeşitli evrenkentlerde, seçtiği profesörlere araştırma
fonları tahsis ederek araştırmalar yaptırır.
Kitapta, Türkiye ve diğer -o zaman çoğu Sovyetler
Birliği’nde olan Türk Ellerinin- kültür, dil, eğitim durumları
uzun uzun inceleniyor ve kitabın sonunda şöyle bir sonuç
çıkarılıyordu: Amerika, İngiltere, Türkiye halkını
Anglosaksonlaştınyor; eğitim dilini İngilizce yapacak
Türkçe’yi unutturacak, halkın dilini İngilizce yapacak.
Sovyetler’de ise Ruslar Türk halklarını Ruslaştınyorlar,
orda da Rusça ile eğitim yapan okulların sayısını arttırıyorlar,
halkı böyle okullara özendiriyorlar. Rusça okullara
ve mezunlarına tüm imkânlar sağlanıyor. Türkçe okullar
gittikçe söndürülüyor. Böylece, birkaç nesil sonra dünyada
ne Türkiye Türkçesi, ne diğer Türk lehçeleri kalacak. Zaten
Amerikan nüfuzunda olsun, Rus nüfuzunda olsun bütün
Türk Ellerinde Türk Dünyası kavramına biraz merak
saranlar derhal cezalandırılıyorlar. Dolayısıyla, Pantürkizm
diye bir tehlike kalmadığı gibi yakında Türk dilleri
de biteceği için Türk lâfı bile tarihe karışacaktır. Hititler
ve Keltler gibi… 1956′dan bu yana Anglo-Sakson gayesi
yolunda ne kadar mesafe katedilmiş olduğunu okuyucularımız
takdir edeceklerdir. Yalnız, 90′larda Sovyetler dağıldı,
Türk Dünyası önünde birden beklenmedik imkânlar
belirdi. Ama Türk Dünyası hazırlıklı değildi. Amerika ise
hazırdı. Amerika, İngiltere ve İsrail hemen oralara el attılar.
Özellikle Amerikan misyonerleri, çok iyi Kazak Türkçe’si
öğretilmiş Amerikan ajanları Türkistan Ellerinde
yoğun faaliyete giriştiler. Geçen yıl Kazakistan’da iken
Çimkent şehrinde 1 ay içinde 3.000 Kazağın Hıristiyan edildiğihi
öğrendik. Derhal Amerikan okulları açıldı, bizdeki
Robert Kolej gibi tohumlar atıldı. Ama aşağıda göreceğiniz
gibi daha da önemli, uzunca bir vadede işi bitirecek
dolaylı etkinlikler var.
Türk Dünyası İçin Uzun Vadeli Gayelerimiz
Siyasi birlik hayalleri üstünde durmaya hiç gerek
yok. Zaten kendi iç siyaset durumumuz ne halde ki, bir de
BİRİNCİ BÖLÜM: MAKALELER
birçok hastalıkları oralara bulaştıralım. Önce Türkiye kendisini
toparlamalıdır. Ancak, şimdiki fırsatlardan faydalanarak
uzun vadeli meseleler üzerinde durmalıyız. Bunların
başında Türk dil birliği gelir. Onun için de Türk dilini, önünde
hazırlanmış korkunç uçurumlara düşüp yok olmaktan
korumak gerek. Bir dilin yaşayıp gelişmesi eğitime
bağlı. Eğitim düzenini yabancı boyunduruklara kaptırıp
sömürge eğitimine geçen, yani yabancı dilleri ayrıca öğretmek
yerine, tüm derslerini kendi dilleri yerine yabancı
bir dilde veren, hele hele bunu anaokullanna kadar indirmek
ihanetine uğrayan ülkelerin dili, dolayısıyla önce
kimliği, sonra bütünlüğü ve nihayet adlan ve varlıkları tarihten
silinip gidiyor. Türk dilinin çeşitli lehçeleri var.
Bunlardan Azeri Türkçesi 50 yıl önceki Türkiye Türkçesinin
hemen hemen aynıdır. İçinde biraz Osmanlı Türkçesi
var. Türkmen Türkçesi ile de fark fazla değil. Kazak, Kırgız,
Tatar, Başkır lehçeleri, İslâm öncesi saf Türkçe gibi.
Nitekim doğru olarak Cumhuriyet Türkiyesinde Türkçe’ye
ağırlık verilip Türkçe’nin eşsiz matematik gibi kurallarına
uygun kelimeler türetilirken bu lehçelerden de birçok
kökler yeniden alındı, en eski Türkçe böylece geri geldi.
Kimse, hele Türk Dil Kurumu bu güzel Türkçe’ye
“uydurukça” diye iftira etmesin. Ama, kimse de Osmanlı
atalarımızın Arapça, Farsça kök ve kurallarla türettikleri
güzelim Osmanlı Türkçesine de düşmanlık etmesin. Eskisi
de, yenisi de Osmanlısı, Çağatay’ı da hepsi hepsi Türkçedir.
Yeter ki sözcükler dilimizin kurallarına uygun biçimde
türetilsin ve kullanılsın.

İşin ilginç yanı, Türkçe 1980′lere kadar çok güzel
bir gelişme içinde iken, son yıllarda Türkçe bütünü ile
baltalanmış, eskisiyle, yenisiyle pek güzel Türkçe kelimeler
varken ve herkes tarafından kullanılırken, birden İngilizcelerini
sokuşturmak moda edilmiştir. Bunda yabancı
dille eğitim yapan okulların artmasının, dolayısıyla Türkçe’yi
pek bilmeyen yeni nesillerin yetişmesinin de büyük ‘
payı var. “Mebus”, “milletvekili” . olmuşken birden
“parlamenter” oluverdi.
Kendilerine “Parlamenter” diyerek Avrupalı süsü
veren miletvekillerini hicaba davet ediyorum. Unutulmasın
ki, “parlamenter”, yabancı dil kökeninde, “lâf yapan, lâf
üreten” demektir. Biz milletimizin vekillerini istiyoruz,
mesleği boş laf üretmek olanları değil. Bunun gibi nice örnek
var. “Vekiller Heyeti”, “Bakanlar Kurulu” olmuşken arada
bir özenti “Kabine” lâfı duyulmaya başlandı. Ne ayıp!
“Kabine”yabancı dilde, Kazak Türklerinin “hacethane”
tâbir ettiği “tuvalet” anlamına gelir.
Türkçe’nin ve de Türk dil ve kültür birliğinin önündeki
en büyük düşman, en büyük tehlike, bugün İngilizce
ile eğitim yapan okulların hızla yayılıp Türk okullarının
yakında hiç kalmaması, yeni nesillerin Türkçe bilmemesi
ve bu âfetlerin Türkiye taşeronluğu ile diğer Türk
Ellerine de taşınmasıdır. Artık Türk dilini sevenlerin Türk
Dünyasını sevenlerin birinci görevi Türk varlığını, Türkçe’yi
tarihten silmek için sinsice ama hızla çalışan iç ve dış
düşmanları engellemektir.

BİRİNCİ BÖLÜM: MAKALELER
Yazı Birliği: Bilindiği gibi 1917′ ye kadar hemen
hemen bütün dünya Türkleri İslâm’ın kabulüyle gelen Arap
harflerini kullanıyorlardı; arada epeyce bir kültür birliği
de vardı. Ruslar bazı Türk Ellerine Latin alfabeleri verdiler.
Ama Atatürk Türkiye’ yi de Latin türü alfabemize
geçirince, bu sefer Ruslar, Lenin’den sonra Özbekistan,
Kazakistan… diye böldükleri Türkistan Sovyet Cumhuriyetlerine
bile değişik Kiril alfabeleri verdiler. Bu suretle
Türkiye ve diğer Türk Elleri arasında karşılıklı yayın okuma
imkanı halklar için kalmadı. 70 yılda kültür birliği top
yekûn bozuldu. Son bir kaç yıldır eski Sovyet, yeni Türk
Cumhuriyetleri Latin Alfabelerine geçiyorlar. Ancak bu
konuda bence büyük hatalar işleniyor. Bir kere, Sovyetlerin
Türk halklarına yıllarca “ayrı ayrı milliyetlerdir” demeleri
ve güttükleri bölücü siyaset izlerini devam ettiriyor.
Ayrıca sanırım Özbek gibi ellerde yazı değişikliğinden sorumlu
kişiler Türk dilinin ses uyumları gibi temel kurallarından
habersiz gibi davranıp Türkçe’ye uymayan imlalar
çıkarıyorlar. Halbuki Türkiye’deki yazım, Batılı bilimcilerin
bile hayranlıkla seyrettikleri tam fonetik, tam Türkçe’nin
kurallanna uygun bir yazım ve alfabedir Sonradan
şapkaların kaldırılması hariç! Bu şapkalar (inceltme işareti
A ) mutlaka geri getirilmeli.. Şimdi böyle uygun ve güzel
bir Türk alfabesi varken, örneğin “ı” yerine “y”, harika “ç”
yerine “eh” kullanmanın anlamı yok. Bunu ancak yeni ülkelerdeki
birikimsizliğin doğurduğu bir cehaletle açıklayabiliyoruz.

Çeşitli Türk Ellerinin şive ve lehçeleri arasında telâffuz
farkları yok mu? Elbette var. Böyle farklılıklar Almanya’nın
da, Fransa’nın da, Türkiye’nin de kendi içlerinde
de vardır, ama her birinde bir standart yazı ve yazı dili
basın ve yayınlarında, eğitimlerinde kullanılır. Türk Elleri
arasında yeni belirmekte olan yazı karmaşasını henüz yerleşmeden
bertaraf edip tek tür bir ortak Türk alfabesine ve
yazımına geçmek gerekmektedir. Bunun çaresi bir ortak
Türk Dünyası Yazı Kurulu oluşturmak, çeşitli ülkelerden
hızla uzmanlar yetiştirmek ve Atatürk’ün yazı devriminden
önce yaptığı gibi çok seri ve yoğun çalışmalarla ortak
yazıyı derhal ortaya koymaktır. Bu başanlınca 250 milyonluk
büyük bir kitap, dergi, gazete piyasası oluşacak;
kültür birliği kendiliğinden gelişecek; Türkçe, İspanyolca
ve İngilizce gibi büyük bir dünya dili olacaktır. Böyle muazzam
konular dururken, Türkiye’deki aydınların sadece
sağ-sol, sonra lâik-dindar, yok Susurluk, yok İmam-Hatip
gibi dışardan tezgâhlandığından hiç şüphem olmayan gündemlerle
meşgul edilmesine ne demeli?

Türkçe 15-12 Mağlup

Türkçe 15-12 Mağlup

Türkçedeki ‘yabancılaşma’ ile birlikte tartışmalar da bitmek bilmiyor. Son tespitlere göre dilimizde 15 bin yabancı kelime bulunurken, diğer dillerde ise 12 bin Türkçe kelime var. Peki ne olacak bu Türkçenin hâli?
Türk dilinin âşıklarından Nihad Sami Banarlı, Türkçenin bir imparatorluk lisanı olduğundan hareketle, başka dillerle kelime alışverişini son derece normal karşılıyordu. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ketebe Arab’ın; kâtip, mektup bizimdir.” ifadesi de bu yaklaşımı destekliyordu. Geçen yüzyıllarda devasa bir imparatorluk coğrafyasına hükmeden Türkçe, hem binlerce kelime ihraç etti hem de binlercesini kendi potasında eriterek Türkçeleştirdi. Lakin küresel dengelerin değişmesiyle birlikte kültürde de Batı dünyasının boruları ötmeye başladığında Türkçe bambaşka bir tehlikeyle karşı karşıya geliyordu. Öte yandan 1930’lu yıllarda “dili özüne döndürme” amacıyla uygulamaya konan ‘arîleştirme’ projesi tepkileri de beraberinde getirdi. Peki Türkçemiz nasıl bir tehlike ile karşı karşıya? Dilde saflaşma gerekli mi, gereksiz mi; yoksa zararlı mı? Yabancı dillerden kelime alınmalı mı? Aksiyon bu konuda bir “mini uzman turu” yaptı.

PROBLEM, KELİME İTHALİNDE DEĞİL

1930’lu yıllardaki “Türk dilini saflaştırma” çalışmalarının olumsuzluğuna inanan ve bugün hâlâ dilde saflaşmayı savunanları eleştiren Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) Başkanı Doç. Dr. Hicabi Kırlangıç, “Dışarıdan müdahaleyle arîleştirme, tehlikelidir” görüşünde: “Yazarlar, yazdıklarında bu işlemi yaparlarsa daha iyi olur. Hatta kelime türetmekten çok yerleşik ve köklü sözcükler kullanılmalı.”

Günümüz dünyasında dil kaymasını kaçınılmaz gören yazar Yavuz Bülent Bâkiler ise Türkçenin zenginliğinin yüzyılların birikimi olduğunu söylüyor: “İlk sözlüğümüz Divan-ı Lügat-it Türk’te 8 bin kelime var. Aynı dönem Fransızca ve İngilizce 1000 civarında kelimeden ibaret. Sonra bu iki dil Latince’den aldıkları sözcüklerle zenginleşti. Aynı şey bizim için de geçerli. Bâkiler’e göre bir başka dilden kelime alınması problem değil. Asıl sıkıntı, yöntemde.

Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Bâkiler’in görüşünü şu sözlerle destekliyor: “Dilimize uzun süre önce girmiş, edebî metinlerde, şarkılarda, türkülerde kendine yer edinmiş ve arkasında kültür meydana getirmiş kelimeler Türkçenin malıdır.” Bu anlamda ‘namaz’ kelimesi yerine ‘yükünç’ kullanmak ne kadar abes ise, ‘el’ sözcüğü dururken Arapça ‘yed’ demek de o kadar gereksiz.

Türkçe başka lisanlardan aldığı kelimeleri kendi potasında eritiyor. Station’un istasyon, scala’nın iskele hâline gelmesi bunun güzel misallerinden. Ancak son dönemde dilin bu işlevini yerine getirdiğini söylemek zor. Bu da Türkçeyi daha önce hiç olmadığı kadar tehlikeli bir yabancılaşma cenderesine sokuyor. TBMM Türkçe’deki Bozulma ve Yabancılaşmanın Araştırılması Komisyonu Başkanı İstanbul Milletvekili Ekrem Erdem’in şikâyeti de bu noktada: “Artık kelimeler bizim yapılmıyor. Halkımızın telaffuz edemediği sözcükler dile giriyor. Özellikle İngilizce kelimeler yaygınlık kazandı.”

Ekrem Erdem’e göre yabancı dilde eğitim, resmî ve özel kuruluşlardaki ve yazılı-görsel basındaki dikkatsizlik bu durumun ana sebepleri. Dildeki yozlaşma tabelalarla sınırlı değil. Bu sadece buzdağının görünen kısmı. Erdem, söylemesi bile zor olan kelimelerin yerine Türkçedeki asıl karşılıklarının kullanılmadığını vurguluyor. Buna örnek olarak da Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı “Telekomünikasyon Kurulu”nu gösteriyor. Halbuki burada telekomünikasyon yerine ‘iletişim’ kelimesinin çok daha rahat kullanılabileceği düşüncesinde.

Türkçedeki yabancı kökenli kelime yoğunluğu bilişim gibi alanlarda daha da artıyor. Kelimelerin makul bir şekilde Türkçeleştirilmesi veya uygun karşılıklar bulunması hayati önem arz ediyor. Komisyon başkanı Ekrem Erdem, “Etiler, Sümerler ve Mısırlılar büyük medeniyet kurmuş ama dilleri yok şimdi. Buna dikkat edilmeli.” uyarısını yapıyor.

FRANSIZCA, ARAPÇA İLE YARIŞIYOR

Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel de, diller arasında sözcük kaymalarını normal buluyor; ancak bunun ‘niceliği’ konusunda tartışmalı bir iddiası var: “Kelime geçişleri doğaldır. Ancak Türkçe tarihsel akışı içinde bu geçişleri abartmıştır. Bunu bir zenginlik olarak göremeyiz. Geçişler ölçülü olmalı. Özellikle Arapça ve Farsça sözcükler düşünüldüğünde sayılar abartılıdır.” Sevgi Özel’in “Zenginlik olarak göremeyiz” dediği ‘abartılı’ hükmü, birçok dilbilimciyle birlikte Atatürk’ün yukarıdaki ifadesiyle de çelişir görünüyor.

Bu noktada bazı istatistiklere de göz atmakta fayda var. Türk Dil Kurumu’nun internet ortamında yayımladığı ‘Güncel Türkçe Sözlük’ün en son verilerine göre Türk dili 23 farklı lisandan 14 bin 913 kelime almış. Kurumun yayımladığı Güncel Türkçe Sözlük’teki toplam kelime sayısı baz alındığında Türkçedeki yabancı kökenli kelime oranı beşte bir civarında. Arapça 6.463 kelimeyle birinci olurken, Sevgi Özel’in de dillendirdiği genel kanaatin aksine Farsça ikinci değil, üçüncü sırada yer alıyor. Fransızca, 5.225 kelimeyle 1.361 kelimelik Farsçanın neredeyse dört katı. Fransızcayı 586 kelimeyle İtalyanca ve 463 kelimeyle İngilizce takip ediyor.

Fransızcanın bu ‘sürpriz’ hakimiyetini Tanzimat dönemindeki faaliyetlerle açıklıyor Yavuz Bülent Bâkiler: “O zamanlar gereksiz yere çok kelime aldık bu dilden. Hatta Recaizâde Mahmud Ekrem Bey’in ‘Araba Sevdası’ eserinin kahramanı Bihruz Bey yarı Türkçe yarı Fransızca konuşmasıyla çok iyi bir misaldir.”

TDK Başkanı Prof. Dr. Şükrü Akalın ise farklı bir yorum yapıyor bu konuda: “Tanzimat’tan bu yana Batı dili denilince akla ilk gelen hep Fransızcadır. İngilizceden geçen kelimeleri dahi Fransızcadan almış gibi Türkçeleştirmişiz. Mesela ‘innovation’. Amerikan İngilizcesi kökenli bu kelime Türkçede inoveyşın diye değil de Fransızca söyleyiş ve yazılışıyla inovasyon diye kullanılıyor. Bu, 200 yıllık bir uygulama.”

SIRPÇADA 9 BİN TÜRKÇE KELİME VAR

Peki, Türkçe hep edilgen bir dil olarak mı kalmış; başka lisanlara etkisi çok mu sınırlı olmuş? Tek kelimeyle hayır… Türk Dil Kurumu’nun önümüzdeki dönemde yenilenen haliyle yayımlanacak “Türkçenin Verintiler Sözlüğü”ndeki bilgilere göre diğer lisanlarda Türkçe kökenli 12 bin kelime var. TDK Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın bir dilin diğerlerini etkilemesini özelliklerinden ziyade kelime veren milletin bilimde, kültürde, hâsılı uygarlıkta ulaştığı noktayla kıyaslıyor. Bu görüşe katılan TYB Başkanı Doç. Dr. Hicabi Kırlangıç da Türklerin eskiden Arapları ve Acemleri, şimdi ise Batı’yı üstün gördüğü için daha çok buralardan kelime aldığını söylüyor. Bunun tam tersi ise Osmanlı’nın dünya siyasetine yön verdiği döneme denk geliyor. Söz konusu zamanlarda bilime, kültüre ve siyasete yön veren Türkler olduğu için daha çok kelime veren de Türkçe. Bunun belki de en güzel misali Sırpların 9.000, Ermenilerin ise 4.262 Türkçe kelimeyi lisanlarına katması.

Türkçenin etkisine dair ‘sürpriz liste’ devam ediyor: Türkçeden Bulgarca’ya yaklaşık 3.500 kelime geçmiş. Türkçeden 3 bin kelime alan kaç dil var dersiniz? Yine şaşıracaksınız; ama tam dört dil: Farsça, Rumence, Arnavutça ve Yunanca… Rusçaya 2.500, Arapça ve Macarcaya 2 bin, Ukraynacaya 800 kelime veren Türkçemiz, Fince, Çekçe ve Çince gibi çok sayıda dile de yüzlerce kelime ihraç etmiş.

İNGİLİZCE BİZDEN ‘GERİDE’ AMA…

Ve bir ‘sürpriz’ daha: Şimdilerde yoğun şekilde Türkçeyi bombardımana tutan İngilizceden 463 kelime almamıza rağmen halihazırda bu dile daha fazla kelime ihraç etmişiz; tam 470 kelime…

Bazı dünya dillerine son olarak ‘döner’ ve ‘dolmuş’ gibi kelimeleri kazandıran Türkçemiz, Osmanlı dönemindeki şaşaalı günlerini arıyor; ama zamanın çarkları dilimizin aleyhine işliyor. Şimdiye kadar 15 bin kelime alıp 12 bin kelime ihraç eden Türkçenin aleyhine fark giderek açılıyor. En kötüsü ise bu farkın açılması değil, dışarıdan aldığımız kelimeleri Türkçeye mal edemeyişimiz ya da çoğu kez uygun Türkçe karşılık bulamayışımız. TYB Başkanı Hicabi Kırlangıç, yine de umutlu: “Her şeye rağmen dilin kendi yatağı içinde aktığına inanıyorum. Lakin şunu vurgulamak isterim ki bizim kadar diliyle oynamaya kalkan başka bir millet bilmiyorum.”

Bütün bunlardan bahsettikten sonra Türkçenin “küresel arenadaki en büyük umudunu” görmezden gelmek olmaz. Dünyanın dört bir yanına yayılan Türk eğitim gönüllüleri ve özel teşebbüsünün dilimizin öğretilmesi adına ortaya koyduğu efsanevi gayretler, şimdiden meyveye durdu bile… Gelinen noktada Türkçeyi “Türkiye içinde kurtarmak” belki daha zor olacak gibi! Ne dersiniz?…

Sedat Gülmez

Türk Lehçe ve Şiveleri - Türk Dili (Reşit Rahmeti Arat)

Türk Lehçe ve Şiveleri - Türk Dili (Reşit Rahmeti Arat)

Türk Milletinin Dili
Milli bağ olarak Türk dilinin oynadığı rolü belki diğer dillerin hiçbiri oynamamıştır, denilebilir. Bir dereceye kadar belki Arap dili bu hususta Türk dili ile mukayese edilebilir. Fakat bu dilin rolü de gerek yayılış sahası ve gerek türlü şive şekilleri bakımından, Türk Dili yanında çok silik kalmaktadır. Türk dili gerek tarihî devirlerde ve gerek bugün, çok geniş bir saha işgal eder. Bu dili konuşanlar idarî ve siyasî teşkilât bakımından, muayyen sınırlar içinde, bazan biribirinden oldukça ayrı kalmış ve muhtelif devirlerde kültür vasıtaları birbirinden oldukça farklı olmuştur; bilhassa hudutlarda oturanlar, birbirinden çok farklı milletler ve kültürler ile sıkı temasta bulunmuşlardır. Bütün bunlara rağmen, Türk camiasının çok ehemmiyetsiz bir farkla aynı dille konuştuğunu ve yazdığını düşünürsek Türk dilinin tarihteki rolü daha açık anlaşılmış olur.

Türk yazı dilinin ne zaman ve hangi şartlar içinde vücude geldiği hakkında bugün henüz katiyetle bir söz söyleyecek vaziyette değiliz. Bu husus, belki Türk tarihinin eski devirleri aydınlanıncaya kadar karanlık kalacaktır. Biz Türk yazı dilini, yazılış tarihleri belli olan Orhun kitabelerinden (VIII. yy. başları) itibaren takip edebiliyoruz. O devreye ait olup, tarihleri kaydedilmemiş olan diğer kitabelerin bir kısmı belki daha eski tarihlere aittir. Bu yazı dilinin, bugünkünden çok az farklı olacağı tabiîdir. Dilin bu tarihten sonraki inkişafı göz önünde tutulursa, onun bu eski şekli milâdın ilk senelerine kadar götürülebilir. Milâdın ilk senelerinden XIII. yy.’a kadar devam eden bu yazı dili (bazı örnekleri XVII. yy.’m sonlarına kadar çıkıyor),

eserlerini gördüğümüz veya daha sonraki eserlere kıyasla kurabileceğimiz örnekler, ses, kelime, cümle ve imlâ bakımından, aynı hususiyetleri taşımakta ve hattâ aynı mektebin mahsulleri gibi görülmektedir. Türk milletinin 13 yy.’lık bir zaman içinde ve bir dil sahası birliği olarak tasavvur edebildiğimiz geniş bölgede ve coğrafî şartlara göre türlü meşguliyetler ve siyasî teşekkül bakımından birçok zümreler ve temas bakımından farklı muhitler içinde bulunduğu halde, bir tek yazı dili kullanması ve bir tek ifadenin hâkim olması, bu kültür camiasının bütün siyasî ve içtimaî esasları aydınlatılıncaya kadar, bir sır olarak kalacaktır.

Bu ‘13 yüzyıllık edebi dil örnekleri kuzeydoğuda tabiat dininde ve Gök Türk yazısı. İle, kuzeybatıda hıristiyan dininde ve Nasturî yazısı ile, güneydoğuda Buda dininde, Soğd, Uygur ve Pali yazısı ile, Mani dininde Mani ve Uygur yazıları ile ve daha sonra islâm dininde, Arap yazısı ile yazılmıştır. Gerek yabancı muhitlerin tesiri ile girmiş olan dinler ve gerek yabancılardan alınarak kısmen Türk dili hususiyetlerine göre değiştirilmiş olan alfabeler, daima aynı dilin yazı ifadesi olarak kullanılmış ve bu kültürlerden alınmaları zarurî olan bir kısım kelimeler haricinde, yazı dilinde hiçbir değişiklik vücude gelmemiştir. Aslında birbirinden çok farklı olan bu yazı vasıtaları Türk muhitine girince, Türk’ün ananesini almak ve imlâlarına varıncaya kadar umûmî vaziyete uymak mecburiyetinde kalmışlardır. Yabancı tesirlerin bıraktığı en mühim iz olarak, ancak Türk sayı sisteminin değişmesi gösterilebilir. Fakat bu fikir de, eski malzemenin ancak mahdut bir kısmının araştırılmasına dayandırılarak söylenebilmektedir; belki bundan sonraki araştırmalar bunun da daha iyi aydınlatılmasına yardım ederler. Birçok milletler gibi, Türkler de kendi yazı sistemlerinde rakam sistemi vücude getirmemişler ve sonradan aldıkları alfabelere ait rakamları da umumî olarak kabul etmemişlerdir. Türkler sayıları yazı ile ifade etmişler ve zarurî hallerde komşularının rakam şekillerini almışlardır. Yabancı rakamların Türkler arasında yerleşmemesinin sebebini, Türk sayı sisteminin temas ettikleri milletlerin sayı sistemine uymamasında aramak gerekir. Türkler ondan yukarı sayılarda ilk önce birleri ve sonra ilerideki onları söylüyorlardı (meselâ : bir yirmi = 11, beş yirmi = 15). Sonradan içtimaî hayatta rakam kullanmak zaruretinde kalan Türkler komşularının rakamlarından istifade etmişler; fakat bu defa kendi sayı sistemlerinden vazgeçmek mecburiyetinde kalmışlardır.

Türkler, mühim ticaret yollarında yaşamış ve çok erkenden komşu kültür muhitleri ile temasta bulunmuşlardır. Yabancı alfabeler, din ve dinî eserlerin Türkler içine girmiş olmasına rağmen, bunları mahdut bir bünye içinde tutabilecek kadar kendi kültür an’anelerine sadık kalmalarının sebebini, bir cihetten bizim bugün bütün tafsilâtı ile göremediğimiz Türk kültür teşkilâtının çok inkişaf etmiş olmasında, diğer cihetten kısmen onların coğrafî vaziyetlerinde aramak gerekir. Meselâ, şarktaki Türk ile, Hindistan’dan, Iran ve Çinliler’den dağ silsileleri ve çöllerle ayrılmış olduğundan, Türkler’in bu m intaka l arla olan temasları mükemmel olmayıp, ancak şu veya bu gaye ile Türkler arasına girmiş yabancılarla ve aynı şekilde o mıntakalara giren Türkler’in nisbeten küçük zümreleri vasıtasiyle vukua gelmiştir. Zaman itibariyle en uzun süren temas ve karşılıklı tesirlerin ve sulh zamanında sıkı münasebetlerin devam etmesine rağmen, Çinliler’in Türkler’e yaptıkları tesir, inanılmayacak derecede dar sahada kalmıştır ve bu kadarı da daha çok son zamanlara aittir.

XIII. yy. Türk kültürü muhitinde bir dönüm noktasıdır. Türkler’in iranlılar ile olan mücadeleleri oldukça eski devirlere çıkmaktadır. Her iki milletin destanlarına geçecek kadar ehemmiyetli olan bu temas ekseriya silâh mücadelesi şeklinde devam etmiş ve bunun sulh zamanlarına ait olanları da birinin diğerine tesir yapabilecek şartlar içinde devam etmemiştir. Araplar’ın dünya hâdiselerine iştirak etmeleri ancak VII. yy.’da başlamaktadır. Bunlar da, iranlılarla birlikte, daha ilk devrelerde Türkler’le karşılaşmışlardır. Fakat bu yeni kültür muhitinin Türkler’e tesir icra edebilecek bir şekil alması ancak XI. yy. sonlarında başlar. Orta Asya’nın islâmlaşması, hudut boylarına islâmiyetin girmesi, ilk Türk islâm sülâlelerinin vücut bulması, Türk kabilelerinin, batı’ya doğru hareketlerinde Iran ve Irak ile yakından temasa girmeleri ve bu sahalarda askerî kuvvetin yavaş yavaş Türk unsurlarının eline geçmesi ile bir kat daha derinleşmiş olan bu münasebet, tabiî, Türkler’in daha evvelki temaslarından tamamen başka şartlar içinde cereyan etmiş ve neticeleri de o nis-bette evvelkilerinden farklı olmuştur.

Batı’ya doğru yürüyen Türk boylarının bu mıntakalarda yeni devlet teşekkülleri kurmaları, zarurî olarak, buralarda yeni Türk kültür merkezlerinin vücuda’gelmesi, Türk muhitine birçok yenilikler getirdiği gibi dillerine de mühim iskitametler vermiştir. Yazı dili ile yanyana eskiden beri gayet tabiî olarak Türk boyları arasında yaşayan konuşma dilinde mevcut şive hususiyetleri bu yeni vaziyetin icabından olarak, yavaş yavaş bu yeni merkezlerin yazı diline de sokulmağa başlamıştır. Göçler yüzünden zaten kendi kültür merkezlerinden uzaklaşmış olan bu zümreler yenilerini yaratmak zaruretinde bulundukları gibi, tam bu sıralarda Türk vatanında vücuda gelen büyük siyasî teşekkül, Çingiz devleti de Türk kültür hayatının bir müddet için durgunluğa uğramasına ve bunların neticesi olarak kültür merkezlerinin yer değiştirmelerine sebep olmuştur. Bu yeni merkezleri yaratanların eski kültür merkezlerine yakın bulunanlardan ziyade, daha çok eski kavmî teşkilâta bağlı ve dolayısiyle göçebe teşkilâtına yakın zümreler olduğu da unutulmamalıdır.

XII-XIII. yy.’iarda Türk dilinin tarihî gelişmesi de bir dönüm noktasında bulunuyordu. Türk dili bünyesinde müşahede edebildiğimiz ses ve şekil bakımından en büyük inkişaf bu yüzyıllara rastlamaktadır. Bir çok seslerin değişmeleri, isim ve fiil tasriflerinin yeni istikametler alması, kök ve eklerdeki aslî vokallerin umumî âhenge uymaya başlamaları vb. daha ziyade bu devirde başlamış veya tamamlanmış bulunmaktadır. Yüzyıllarca kullanılarak geniş muhitte-yayılmış ve büyük tesir icra etmiş olan eski Türk yazı sisteminin, Türkler’in islâm muhitine girmiş olan kısmı tarafından Arap alfabesiyle değiştirilmiş olması ve bunun da tam Türk dili bünyesindeki tabiî inkişafın olgunlaştığı bir devreye rastlaması da büyük tesadüflerden biri olmuştur. Şivelerce değişmiş olan şekiller, yazı dili an’anesi sınırları içinde ve umumî muhite sarsıntı vermeyecek şekilde, tabiî seyirlerini bu defa devam ettirememiş ve o zamana kadar bu Türk muhiti için büsbütün yabancı olan yeni yazı sistemi, eski yazı an’anesinden nisbeten ayrılarak, dilin bünyesinde vukua gelmiş olan bu değişiklikleri yazı diline almakta bir engel bulmamıştır. Böylece bugün gördüğümüz ve birbirinden, az dahi olsa, farklı yazı dillerinin ilk esasları ortaya çıkmış oldu. ilk zamanlarda söylenişe ve tasrifteki küçük farklara inhisar etmiş olan bu yenilik, bilhassa edebî dilde, zümrelerin umumî kültürü nisbetinde lügat sahasında yok gi

bi idi. Bunun zamanla lügatlere ve bazı sahalarda gramere kadar genişlemesi, bir cihetten Türk zümrelerinin Türk kültürüne bağlılıkları nisbeti ile, diğer cihetten ise temasa girdikleri yeni kültür muhitlerinin az veya çok canlı tesirleri ile ilgilidir.

Türkler’in yeni kültür zümrelerini kurarken buna iştirak eden zümrelerin kalemden ziyade kılıç kullanmağa alışık olmalarına ve bu zümrelerin esas Türk merkezlerinden ziyade, yabancı kültür muhitlerine yakın bulunmalarına rağmen, Türk’ün en kuvvetli millî bağlarından olan dilinin kuvveti birden sarsılmamış ve bugün gördüğümüz tesirlerin kökleşmesi için yüzyılların geçmesi zarurî olmuştur. Türk dilinin kıvraklığı ve bünyesinin yapısı o derece müsait idi ki, bu yüzden ifade edilmek istenilen mefhumlar, mevzulara hiçbir halel getirilme’den canlandırılabilmiş, bunlar için kendi malzemesinden sayısız kelime yaratmak imkânını bulduğundan, yabancı kelimeleri içerisine hiç almamış denilebilir. XI. yy.’dan XV. yy.’a kadar vücuda getirilen eserlerde, dinî eserler de dahil olmak üzere, yabancı dillerin tesiri o kadar az olmuştur ki, bu Türk dilinin bu devrede ne büyük bir hayat kabiliyetine malik olduğunu ve diğer cihetten bu dili kullanan bütün zümrelerin kendi dil hazinelerine ne kadar derinden vâkıf ve bundan ne kadar ustalıkla istifadeye muktedir olduklarını da göstermektedir. Bunun en açık delillerini, yabancı tesir altında kalması zarurî sayılabilecek dinî eserlerin Türkçe ve saf Türkçe olması ve bunlar içinde Türkler’in eskiden beri alışık olmadıkları mefhum ve tasavvurlar için yeni kelimeler yaratmak ve bunların, geniş sahanın her tarafında kullanılmasını temin etmek zarureti de göz önünde tutulursa, bu husus bir kat daha Türk dilinin hayatı lehine aydınlatılmış olur.

Türkler’in eski kültürü dolayısıyle yazı an’anelerine ne kadar bağlı olduklarını gösteren diğer bir vak’a, Islâmiyetin Türkler arasına girmesinden evvel kullandıkları Uygur alfabesinin, son devirlere kadar Türk muhitinde kullanılmakta devam etmesidir. Türk ilinin hudut boylarından IX. yy.’dan beri güney Türkleri’nin halifelik merkezi olan Bağdat’da ve dolayısıyle islâm memleketlerinde oynadıkları rol X. yy.’dan itibaren İdil havzasında islâmiyetin yerleşmesi, XI. yy.’da Kaşgar’da müslü-man Türk sülâlesinin kurulması nazarı itibara alınırsa, islâm ile birlikte yazı vasıtası olarak Kur’an’ın yazıldığı Arap alfabesinin de Türk muhitine girip yerleşmesi gayet tabiî olarak beklenebilirdi. Arap ve iran dilinde ve bu dillerde yazılmış olan dinî ve dünyevî edebiyattan istifade zarureti, tabiî olarak, bu muhitlerin kullandıkları alfabeyi de Türkler’e çok erkenden tanıtmıştı (meselâ, Arap harfleriyle yazılı Bulgar mezar taşlarının bize kadar-muhafaza edilenlerinin tarihi XIII-XIV. yy.’dır). Bu yeni kültür ihtiyacını karşılamak üzere, Türk merkezlerinde de yeni mektep ve medreselerin açılmış olması tabiîdir. Bu vaziyetin daha sonraki zamanlarda gittikçe inkişaf etmesi zarurî ve tabiî idi. Buna rağmen bir Türk muhitinde eski Türk alfabesi olan Uygur alfabesinin çok geniş sahada ve çok çeşitli edebiyatta kullanılmakta devam ettiğini görüyoruz. Meselâ Kutadgu Bilig’in elimizdeki en eski nüshasının Arap harfleriyle yazılmış olduğu halde, sonradan Uygur alfabesine çevrilmesi, Oğuz Destam’nın nisbeten yeni bir rivayetinin bu alfabe ile yazılmış olması, Bahtiyar-nâme, Tezkiretü’l-evliyâ, Mahzenü’l-esrar gibi Türkçeye çevrilmiş eserlerin bile Uygur harfleriyle de yazılması, bu alfabenin geniş okuyucu kütlesi bulduğunu gösteriyor. Devlet idaresine gelince, bu alfabenin daha geniş bir sahada kullanıldığı görüyoruz. Meselâ Altınordu bölgesinde (Toktamış Han yarlığı 1393′te

Lehistan Kralı Yagayla’ya - Yagello - gönderilmiştir), Orta Asya’da (XIV. yy.), iran’da Ebu Said Bahadır Han zamanında (1316-1335), nihayet İstanbul’da bazı muhitlerde bu alfabenin tasavvur edildiğinden daha yakın zamanlara kadar öğrenildiği ve yazıldığı biliniyor. Bu alfabeyi öğrenmek için yapılan cetveller ve nihayet Fatih Sultan Mehmed’in Uzun. Hasan ile olan muharebesi dolayısıyle yazılan zafer-namelerden birinin Uygur harfleriyle de yazılmış olması, bu alfabenin yazışmalarda kullanılmış olduğunu göstermektedir. Tabiî bu alfabe, eski alfabenin tamamen aynı olmayıp, dilin yeni şartlar içinde aldığı şekle göre, ihtiyaca uygun bir duruma sokulmuş bulunuyordu. Bu bize, Türk kültür muhitini, dil işine paralel olarak, bunu tesbit etmek için kullanılan alfabesini de uzun bir müddet kullanmakta devam ettiğini göstermektedir. Bu ise, Türkler’in kendi kültürüne şeklen de ne kadar bağlı kaldığını göstermesi bakımından çok mühimdir.

Türk yazı dilinin yeni idare ve kültür merkezlerinde, bunları kuran Türk zümrelerinin şive hususiyetlerini almak suretiyle, eski umumî yazı dilinden ayrılma temayülleri, yukarıda da işaret edildiği gibi, ilk zamanlarda çok az şive farklarına inhisar etmiş idi. Yazı dilinin daha sonra almış veya alabileceği şekiller hakkında bir fikir edinmek için, Türk şivelerinin vaziyetini gözden geçirmek faideli olacaktır.

Tarihî devirlerde Türk şivelerinin vaziyeti hakkında elimizde yeter derecede bilgimiz yoktur; çünkü bu devirden kalma metinlerin hepsi de umumî yazı dilinde yazılmıştır. Buna rağmen bazı devrelerde ayrı bölgeler için elde mevcut metinlerden bu hususta bazı ipuçları bulabilmek kabildir. Yalnız şu veya bu farkın hangi boya mensup olduğunu ve bu boyun, bugün hangi boya tekabül ettiğini tesbit etmek güç ve bir kısmında hattâ büsbütün imkânsızdır. Bu hususta bize az çok sarih bigi veren XI. yy.’da yaşamış olan Kaşgarlı Mahmud’dur. Bu Türk âliminin Türk dili hakkında birçok tetkikleri olduğunu biliyoruz. Bugün bunlardan ancak Divanü Lügat it-Türk isimli lügat kitabı bulunmaktadır. Diğerleri ve bilhassa bizi burada yakından ilgilendiren gramer bugüne kadar bulunamamıştır. Kaşgarlı Mahmud bu lügat kitabında yalnız Türkçe kelimelerin Arapça karşılıklarını vermekle kalmıyor, muhtasar olmakla’beraber Türk boyları, oturdukları yerler, kültürü, alfabe ve edebiyatları vb. ile birlikte, XI. yy.’da Türk şivelerinin hususiyetleri hakkında da az çok bilgi vermektedir. Bilhassa Türk dili ismini verdiği umumî yazı dili ile mukayese ederek elde ettiği müşahedeleri, bugün bizi dil bilgisi bakımından alâkadar eden bütün meselelerde tamamiyle tatmin etmemekle beraber, bu âlimin, kendi devri için şahsına münhasır bir modern filolog zihniyeti ile hareket ettiğini göstermekte ve nisbeten yeni olan mukayeseli dil tetkiki tarihinde mühim bir yer almağa hak kazanmaktadır.

Kaşgarlı Mahmud Türk boylarının bir kısmını bizzat içlerinde bulunarak tetkik etmiş, bir kısmını da herhalde o boyları bilen kimselerden aldığı malûmatla, fakat ^nisbeten daha kısa bir şekilde tasvir etmiştir. Mahmut’un XI. yüzyılda tesbit ettiği şive farkları dört esas grupta toplanabilir: 1. Türk yazı dilinde ve Kaşgarlı Mah-mud’dan çok evvel mevcut olan farklar (meselâ b-: m- ve - y-: ‘-), 2. Türk dilinin tarihî inkişafında bütün şivelerin arzetmiş olduğu ve yalnız zaman farkı yüzünden şive hususiyeti olarak görünen farklar (meselâ y: n (n), w: v (b) ve isim yapma eklerinin başındaki -g, -g’lerin düşmesi), 3. Ayrı şivelerinki gibi gösterildiği halde,

bugün şivelerin birçoğunda muvazi olarak mevcut olan farklar (meselâ c: y ve partisip eklerinden -ası: -gü) ve türlü şivelerde bugüne kadar devam eden farklar (meselâ -t: -d-) ve partisip eklerinden -gan: -an, -gen: -en). Kaşgarlı’nın verdiği bu bilgi, bazı daha ince hususiyetlerin de ilâvesi ile, daha sonra yazılmış olan eserlerde de görülmektedir. Yalnız bu sonuncular bütün Türk şivelerine şâmil olmayıp, daha mahdut şive gruplarına ait bulunmaktadır. Bu eserlerde müelliflerin dikkat etmedikleri veya kaydetmek fırsatını bulamadıkları bazı diğer hususiyetlerin de bulunduğu şüphesizdir. Türk dili, XI. yy.’dan bugüne kadar ses ve morfoloji bakımından, daha bazı inkişaf merhaleleri geçirmiş, o zaman başlamış olan bazı ses değişmeleri tamamlanmış ve bir kısım yenileri de bunlara eklenmiştir. Dar mânada şive hususiyeti diyebileceğimiz bazı inkişaflar da vücuda gelmiştir. Türk dilinin tarihî inkişafını, ana hatlariyle şu şekilde hulâsa edebiliriz.

1. Çok eski devirlere ait metinler mevcut olmadığından, Türkçenin ilk şekli hakkında bir fikir söylemek, şimdilik imkânsızdır. Bu devir Türkçesi hakkında az çok bilgi edinebilmemiz için, daha eski metinlerin meydana çıkması, bu devirde komşu milletlerin dilinde rastlanan Türkçe kelimelerle, şahıs adları ve unvanlarının tetkiki, Türkçe içindeki bazı mühim ses ve eklerin birbirleriyle mukayese edilerek daha eski şekillerinin tesbiti ve bunların da kardeş ve akraba dillerin eski şekilleri ile karşılaştırılması lâzımdır. Bu suretle hiç olmazsa bazı noktaların tesbiti mümkün olacaktır.

2. Elimizde mevcut en eski dil malzemesi, Türk dilinin inkişafı tarihinde muayyen bir devreye aittir. Bu devre takriben milâdın ilk senelerinden Xlîl. yy.’a kadar devam etmektedir ve pek az farklarla aynı inkişaf hususiyetlerini taşımaktadır. Bu devreye ait metinlerin en büyük kısmı Uygur sahasında ve Uygur harfleriyle yazılmış olduğu için, bu devreye “Uygur devresi” diyebiliriz. Bugünkü Türk şiveleri (bazı zümreler müstesna olmak üzere, aşağıya bk.) bu devreden sonra inkişaf etmişlerdir ve şivelerde gördüğümüz farkların büyük bir kısmını bu devreye irca edebiliriz.

3. Bugünkü Türk şiveleri, Türk dili Uygur devresinden bugüne kadar daha dar hudutlar içinde bazı inkişaf merhaleleri geçirmiştir. Fakat bunlar daha ziyade bugün mevcut grupların hususi tarihî inkişaflarına ait olup, ancak edebî malzeme vü- m cude getirmiş olan zümreler içinde tetkik edilebilmektedir. Böyle bir edebî l an’aneye malik olmayan zümreler devrinin tesbiti imkânsızdır.

4. Türk sahasının iki ucunda bulunan Yakut ve Çuvaş lehçeleri, Türk dil bilgisinin bugünkü vaziyetine göre, Türkçenin kardeş lehçeleri addedilebilir. Bu iehçeler-deki hususiyetler (Çuvaş s~y; l~ş; r~z ve Yakut s~y, t~d) Uygur devresi ile şimdi- -lik izah edilememektedir.

Bugünkü Türk şivelerini, ses, morfoloji ve lügat bakımından türlü gruplara toplamak tecrübesi, birçok türkoioglar tarafından yapılmıştır. Bu tecrübelerin neticesi, tabiatiyle, dil bilgisi bakımından lâzım olan açıklığı verememektedir ve bunun baş-. lıca sebeplerinden biri de bu zümrelerin kapalı bir cemiyet halinde kalmayıp, muhtelif zümrelerle devre devre karışmış olmasıdır. Şive hususiyetlerinin, en küçük zümrelerde bile, saf halini bulabilmek imkânsızdır. Onun için Türk şivelerini tasnif

etmek isterken en umumî ve başlıca hususiyetler ile bu hususiyetlerin şu veya bu zümrede ekseriyetin kullanıp kullanmadığı prensibine uymak zaruridir. Son tecrübeler için alınan başlıca hususiyetler şunlardır: t- : d-, d:y, ilk hecenin sonundaki -g, ikinci, üçüncü ve dördüncü hecenin sonundaki g ve g, partisip eklerden -gan, -an/-gen, -en ve kelimelerden olbol- fiili. Bu tecrübelerden de istifade ederek, Türk şive gruplarını coğrafi yönlere göre şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Güneybatı grubu (Anadolu ve civar sahalar, Kafkasya ve iran Azerbaycanı, Türkmen -bugün birçok bakımdan komşu şivelerin hususiyetlerini benimsememiş-tir-ve Güney Kırım),

2. Kuzeybatı grubu (idil havzası, Sibirya, Kuzey Kafkasya, Kuzey Kırım, Batı Türkistan, Doğu Türkistan’ın bir kısmı, Altaylar’ın bir kısmı, Afganistan’daki şiveler),

3. Güneydoğu grubu (Doğu Türkistan ve Batı Türkistan’ın bir kısmı),

4. Orta grup (Hive mıntakasının bir kısmı), .

5. Kuzeydoğu grubu (Altaylılar’ın bir kısmı). -

Bu gruplara giren şiveler, küçük farklara göre, daha dar zümrelere ayrılabilir. Fakat bu hususiyetler yalnız bu zümrelere münhasır değildir ve muayyen şartlar altında, bütün Türk şiveleri için de görülmektedir. Yalnız bu zümreler içinde ya umumileşmiş veyahut diğerlerine nisbetle daha çoğalmıştır. Meselâ umum Türkçedeki ç sesinin muayyen şartlar dahilinde ş şeklinde telâffuz edilmesine Türk şivelerinde tesadüf edilirse de, Kazak şivesinde bu ses değişmesi umumî bir kaidedir.

Bu hususiyetlerden anlaşılacağı gibi, Türk şivelerini birbirinden ayıran farklar daha çok ehemmiyetsiz ses değişmelerinden ibarettir. Mühim sayılabilecek farklara bilhassa isim ve fiillerin çekimlerinde rastlanabilir. Fakat bunlar gruplar dahilinde bile karışık olup, diğer dünya dillerinin şiveleri arasında mevcut farklarla mukayese edilemeyecek derecede az ve ehemmiyetsizdir.

Konuşma dilinde görülen hususiyetlere göre sıralanmış olan bu şive gruplarının ancak bir kısmı ayrı yazı dili halinde inkişaf etmiştir. Yazı dilinde bu temayülü belirten sahalar, daha ziyade Türk kültür merkezlerinin bulunduğu, biri güneybatı ve diğeri kuzeybatı olmak üzere, başlıca iki kısma ayrılabilir. Diğer gruplardan, orta ve kuzeydoğu zümreleri, bu şiveleri konuşanların sayıca çok mahdut olmaları, birincinin içeriden ve diğerinin Türk kültür merkezinden nisbeten uzakta bulunmaları do-layısıyle böyle bir ihtiyaç karşısında kalmadıklarını; güneydoğu zümresinin ise, eskiden asıl Türk kültür sahasında bulunmakla beraber, sonradan birçok tarihî sebeplerle bu vaziyeti muhafaza edemeyerek son zamanlarda^Çin’in hâkimiyeti al-. ; tında eski an’anesini