Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk İle İlgili Yazılar - Makaleler

Atatürk İle İlgili Yazılar - Makaleler

Bu başlık altında Atatürk için yazılmış yazıları ve makaleleri bulacaksınız. Bu yazılar çeşitli kaynaklardan özenle seçilmiş ve derlenmiş yazılardır.Bu sayfayı Atamızı daha iyi tanıyabilmeniz için yaptık.Zaman içerisinde yeni yazılarda eklenecektir.

Okumak istediğiniz başlığa tıklamanız yeterlidir.

Hayatı ile İlgili Başlıklar

Hakkındaki Diğer Yazılar

Bir “Barış Savaşı’nın” Öyküsü

Bir “Barış Savaşı’nın” Öyküsü

İnsanoğlunun yaşam öyküsü diyebileceğimiz tarih, bir anlamda “savaşmak” mastarına
indirgenebilir. Bireysel düzeyde yaşamak için sürdürülen savaşmak, toplumsal düzeye
yönelince yaşatmak için başvurulan bir eyleme dönüşür. Doğanın yanı sıra, bizim ona
kattığımız toplumlar ve devletler, savaş eyleminin tarafları olarak sahneye çıkarlar. Gerçek
nedenleriyle sözde nedenlerini her zaman kolaylıkla ayırdedemediğimiz savaşın bir “araç” mı,
yoksa bir “amaç” mı olduğunu kestirmek gerçekten güçtür. Söylenebilecek şey, uygarlıkta
ileri giden ulusların, savaşmak eylemini barış uğrunda yapan ya da gösteren tutumlarıyla
seçildikleridir. Ne var ki, dün olduğu gibi bugün de, bireysel düzeyde olduğu gibi toplumsal
düzeyde de savaşmak, varlığımızın vazgeçilmez bir tözü olmuştur.
Savaşların en haklısının, yurdunu ve onurunu korumak için “müstevli”lere karşı sürdürülen
kurtuluş savaşları olduğu kuşkusuzdur. İnsanoğlu, dilin olanaklarından, savaşla bağdaşmaz
görünen sözcükleri savaşla yan yana getirmek suretiyle yeni bireşimlere ulaşmasını bilmiştir.
“Barış savaşı” bunların en belirgini ve yaygını olsa gerektir? Anadolu’da giriştiğimiz Kurtuluş
Savaşı’nın İsviçre’deki bir uzantısı olan Lozan Barış Savaşı bu açıdan çok anlamlıdır. 1943
yıllarının “Başvekil”i “Milli Kurtuluş tarihi üç askeri, bir de siyasi zafer üstüne kurulmuştur”
derken, İnönü-Sakarya-Dumlupınar çizgisinden geçen “Lozan Muahedesi”ni zincirin son
halkası olarak sayıyordu.
Lozan Barış Savaşı, sözcüğün gerçek anlamında da barış için bir savaş olmuştur. Antlaşmanın
imzasından sona 1924′te dilimize çevrilen konferans tutanaklarını 1933′te C. Bilsel’in “Lozan”
adlı iki ciltlik yapıtı ve 1943′te de A.N. Karacan’ın “Lozan Konferansı ve İsmet Paşa” adlı
kitabının izlediği görülür. Konuyla doğrudan ilgili yayınların, olayın önemiyle orantılı
olmadığı kesinlikle söylenebilir. Bereket versin ki, Lozan Antlaşması’nın 50. yılında
Cumhuriyetimize dayanak olan bu tarihsel olay, Prof. Seha L. Meray’ın 1973 yılında
tamamlanan değerli çevirisiyle, “Ellinci Yıl”a sunulan anlamlı bir armağan olmuştur.
Sayın Seha L. Meray’ın dilimize yeniden çevirdiği “Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar
Belgeler” 8 kitap halinde 1969-1973 yıllarında yayınlanmıştır (45). Kitaba yazdığı “Önsöz”de
İsmet İnönü’nün belirttiği gibi, “Birinci Cihan Harbi’nden kalan muahedelerin hiçbiri
yaşamaz. Yalnız Lozan Muahedesi ayaktadır… Lozan Muahedesi Türkiye için esaslı değerini
ve uluslararası münasebetlerde kılavuz olacak ilkeleri taşımakta devam etmektedir.”
Prof. Seha L. Meray’ın açık anlatımı ve duru diliyle bize yeniden kazandırdığı Tutanaklar ve
Belgeler, bu tarihsel olayın resmi belgelerle ortaya konulan bir öyküsüdür. Büyük emek ve
sabırlarla gerçekleştirilen bu başarılı çeviriden ötürü sayın Meray’ı ve eserin basımını
gerçekleştiren Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni yürekten kutlamalıyız. Genç kuşaklar kadar
olgunlar da bir “barış savaşı”nı adım adım izlemek olanağını hazırlayan bu çeviriden
yararlanacaklardır.
Olayın resmi nitelikteki öyküsünü, Ali Naci Karacan’ın 1971 yılında ikinci baskısı yapılan
“Lozan” adlı kitabı, heyecanlı bir röportaj havasında, tamamlamaktadır (46). “Bir çeşit hikâye,
bir çeşit yazılı film” biçiminde sunulan kitapta, olayımızda yer alan kişilerin başarılı
portrelerini, konferansın “hava”sını ve tutanakların arkasında kalan “mutfak”ın düşündürücü,
gülünç ve acıklı öykülerini buluyoruz. Bu özellikleriyle, Karacan’ın kitabı, Meray’ın çevirisini
bir anlamda tamamlıyor, bir başka anlamda da özetliyor sayılabilir.
Karacan’ın kitabı hakkında en doğru yargıları, yeni baskıya İsmet İnönü’nün yazdığı önsözde
bulabiliriz: “…Karacan’ın eseri Lozan Konferansı hayatının resmi yanı dışında milletlerarası
geniş bir âlemin renkli yaşantısını da verir… Karacan, ciddi bir görev adamı vasfıyla Lozan
müzakeratını değerlendirmiştir.”
Öyle görünüyor ki, her savaş gibi, söz konusu ettiğimiz “barış savaşı”nın da bir iç cephesi ve
iç sorunları vardı. Bunların neler olduğunu, ilkel bir düzeyde anlatılmış olarak, Dr. Rıza
Nur’un “Hayat ve Hatıratım” adlı kitabının “Lozan Konferansı” başlıklı bölümünde (C.III,
s.959-1250) okuyoruz. Bir ruh hastasının açısından olayların nasıl değerlendirildiğini anlamak
için şu kadarını hatırlatmak yeter: “Her akşam ertesi günkü içtimaların saat ve müzakere
mevzuları umumi kâtiplik tarafından her hey’et-i murahhasaya tebliğ ediliyor. Buna göre
İsmet Paşa’nın komisyonda söyleyeceği şeyleri müşavirlerle müzakere ediyoruz. Birkaç saat
içinde mesele tenevvür ediyor. Bir kâtibe ‘Yaz’ diyorum. Söylüyorum, yazıyor. Sonra bir defa
da okutuyorum. İlave ve tashihe ihtiyaç varsa yapıyorum. Hikmet Bey’e veriyorum. O da
Fransızca yazıp daktiloya veriyor, makineyle yazdırıyor. Bu, İsmet’e veriliyor. İsmet bunu
umumi celsede okuyor. İşte kendi nutuklarını İsmet kendisi hazırlayacak yerde, onları da ben
hazırlıyorum. Bu suretle zabıtnamelerde mevcut İsmet’in söylediği nutukları hep ben
yazmışımdır.”
Lord Curzon’un öncülüğünü ve sözcülüğünü yaptığı bir husumet dünyasına karşı çetin bir
savaşı yürüten İsmet İnönü, öyle görünüyor ki, kendi iç cephesiyle de uyumlu bir çalışma
içinde değildir. Barış savaşının da çıkarcıları, işbirlikçileri, dönekleri ve kaytarıcıları vardır.
İnsan olayların özüne inince, bir avuç ülkücünün hangi koşullar altında bir savaşı yürüttüğünü
üzüntüyle izliyor ve kazanılan her şey gözünde biraz daha yüceliyor. Kurtuluş Savaşı’ndan
Lozan Barış Konferansı’na kadar!

Ulusal Eğitimin Atatürkçü İlkeleri

Ulusal Eğitimin Atatürkçü İlkeleri

Amaçları, ilkeleri ve sınırları belli bir düşünce ve eylem dizgesi olan Atatürkçülük günümüz
Türkiye’sinde karşıt düşünce ve eylem dizgelerini de kapsamına almış görünüyor. Bunun
nedeni Atatürkçü dizgenin yeni bir atılımla çevresini genişletmesi değil, içinde bulunduğumuz
ortamda karşıtlarının Atatürkçü görüntüyü de paylaşmayı çıkarlarına daha uygun
bulmalarıdır. Sonuç olarak, herkesin Atatürkçü göründüğü bir düzeyde bulunuyoruz.
Birbiriyle çelişen Atatüklerin yaratıldığı böyle bir ortamda gerçek Atatürk’ü, eylemlerine de
kaynaklık etmiş olan düşüncelerinde aramak en çıkar yoldur. Atatürkçü görüş açısından ulusal
eğitim ilkelerini saptayabilmek için 1921-1938 yıllarında yaptığı konuşmalar bu nedenle
zaman sırası içinde ele alınmıştır. Ulusal eğitimin Atatürkçü ilkeleri bu düşüncelerden çıkarılacaktır.

1. Atatürk’ün ulusal eğitimle ilgili buyrukları ve görüşleri

İki yapıta dayanarak (*) derleyip düzenlediğimiz bu buyruk ve görüşler şöyle bir tabloyu
ortaya koymaktadır:
1921. ”Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin tarih-i
tedeniyyatında en mühim bir âmil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli terbiye
programından bahsederken, eski devrin hurafatından ve evsaf-ı fıtriyemizle hiç de münasebeti
olmayan yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelebilen bilcümle tesirlerden tamamen uzak,
seciye-i milliye ve tarihimizle mütenasip bir kültür kastediyorum. Çünkü dehayı milletimizin
inkişaf-ı tammı ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir.”
”Silahla olduğu gibi dimağı ile de mücadele mecburiyetinde olan milletimizin birincisinde
gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur. Milletimizin saf seciyesi
istidat ile malidir. Ancak bu tabii istidadı bilecek usullerle mücehhez vatandaşlar lazımdır.”
1922. ”… bizim takibe mecbur olduğumuz maarif siyasetimizin hututu esasiyesi şöyle
olmalıdır: Demiştim ki bu memleketin sahibi aslisi ve heyeti içtimaiyemizin unsuru esasisi
köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne kadar nuru maariften mahrum bırakılmıştır.
Binaenaleyh, bizim takip edeceğimiz maarif siyasetinin temeli, evvela, mevcut cehli izale
etmektir. Teferruata girmekten içtinaben bu fikrimi birkaç kelime ile tavzih etmek için
diyebilirim ki, alelitlâk umum köylüye okumak, yazmak ve vatanını, milletini, dünyasını
tanıtacak kadar coğrafi, tarihi ve ahlaki malumat vermek ve amali erbaayı öğretmek maarif
programımızın ilk hedefidir.”
”Bir taraftan izalei cehle uğraşırken bir taraftan da memleket evladını hayatı içtimaiye ve
iktisadiyede fiilen müessir ve müsmir kılabilmek için elzem olan iptidai malumatı ameli bir
tarzda vermek usulü maarifimizin esasını teşkil etmelidir.”
”İlim ve fen teşebbüsatının merkezi faaliyeti ise mekteptir… Mektep namını hep beraber
hürmetle tazimle zikredelim. Mektep, genç dimağlara insanlığa hürmeti, millet ve memlekete
muhabbeti, şeref-i istiklali öğretir. İstiklal tehlikeye düştüğü zaman, onu kurtarmak için takibi
muvafık olan en salim yolu belletir.”
”Milletimizin siyasi, içtimai hayatında milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve
fen olacaktır. Mektep sayesinde, mektebin vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk milleti,
Türk sanatı, iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün bedayiile inkişaf eder.”
”Maarif işlerinde behemehal muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin halas-ı hakikisi ancak bu
suretle olur. Bu zaferin temini için hepimizin yek can ve yek fikir olarak esaslı bir program
üzerinde çalışması lazımdır. Bence bu programın esaslı noktaları ikidir:
1. Hayatı içtimaiyemizin ihtiyacına tetabuk etmesi,
2. İcabatı asriyeye tevafuk etmesidir.
Gözlerimizi kapayıp mücerret yaşadığımızı farzedemeyiz. Memleketimizi bir çember içine
alıp cihan ile alakasız yaşayamayız. Bilakis müterakki, mütemeddin bir millet olarak
medeniyet sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen
nerede ise oradan alacağız ve her ferdi milletin kafasına koyacağız: İlim ve fen için kayıt ve
şart yoktur.”
”… her şeyden evvel cehli izale etmek lazımdır. Binaenaleyh maarif programımızın, maarif
siyasetimizin temel taşı, cehlin izalesidir. Bu izale edilmedikçe yerimizdeyiz. Yerinde duran
bir şey ise geriye gidiyor demektir.”
”Hanımlar, Beyler!
Ordularımızın ihraz ettiği zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı.
Hakiki zaferi siz ihraz ve idame edeceksiniz ve behemehal muzaffer olacaksınız.”
”Hiçbir delil-i mantıkıye istinat etmeyen birtakım ananelerin, akidelerin muhafazasında ısrar
eden milletlerin terakkisi çok güç olur; belki de hiç olmaz.”
”Efendiler, yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa
olsun en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklaline , kendi benliğine, ananat-ı
milliyesine düşman olan bütün anasırla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.”
”Hükümetin en feyizli ve en mühim vazifesi maarif umurudur. Bu umurda muvaffak
olabilmek için öyle bir program takip etmeye mecburuz ki o program milletimizin bugünkü
haliyle, içtimai, hayati ihtiyacıyla, muhitin şeraitiyle ve asrın icabatıyla tamamen mütenasip
ve mütevafık olsun. Bunun için muazzam ve fakat hayali ve muğlak mütalaalardan tamamen
tecerrüt ederek hakikate nazar-ı nafizle bakmak ve el ile temas eylemek, lazımdır.”

1923. ”Efendiler!
Terbiye ve tedriste tatbik edilecek usul, malumatı insan için fazla bir süs, bir vasıtai tahakküm
yahut medeni bir zevkten ziyade maddi hayatta muvaffak olmayı temin eden mali ve kabili
istimal bir cihaz haline getirmektir.”
”(Devlet Kitabı) namı altında, meccani olarak neşredilecek ameli ve basit ifadeli eserlerle
halkımıza hakayik-i hayatiyeyi öğretmek, çok faydalı bir usul olarak şayan-ı tavsiyedir.”

1924. ”Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar
ister. Yeni nesli bu evsaf ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.”
”Muallimler!
Erkek ve kız çocuklarımızın, aynı suretle bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin
ameli olması mühimdir. Memleket evladı, her tahsil derecesinde iktisadi hayatta âmil, müessir
ve muvaffak olacak surette teçhiz olunmalıdır. Milli ahlakımız, medeni esaslarla ve hür
fikirlerle tenmiye ve takviye olunmalıdır.”
”Sizin muvaffakiyetiniz, Cumhuriyetin muvaffakiyeti olacaktır… Hiçbir zaman hatırlarınızdan
çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden (fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür) nesiller ister.”
”Terbiyedir ki, bir milleti ya hür, müstakil, şanlı, âli bir heyet-i içtimaiye halinde yaşatır veya
bir milleti esaret ve sefalete terk eder.”
… Ben burada yalnız Türk Cumhuriyeti’nin yeni nesle vereceği terbiyenin milli terbiye
olduğunu kat’iyetle ifade ettikten sonra… işaret ettiğim manayı kısa bir misal ile izah
edeceğim.
Efendiler! Yeryüzünde üç yüz milyonu mütecaviz İslam vardır. Bunlar ana, baba, hoca
terbiyesiyle, terbiye ve ahlak almaktadırlar. fakat maalesef hakikat-ı hadise şudur ki, bütün bu
milyonlarca insan kitleleri şunun veya bunun esaret ve zillet zincirleri altındadır. Aldıkları
manevi terbiye, ahlak onlara bu esaret zincirlerini kırabilecek meziyet-i insaniyeyi
vermemiştir, vermiyor. Çünkü hedef-i terbiyeleri milli değildir.
… Milli terbiye esas olduktan sonra onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da milli yapmak
zarureti gayr-ı kabil-i münakaşadır. Milli terbiye ile inkişaf ve ilâ edilmek istenilen genç
dimağları bir taraftan da paslandırıcı, uyuşturucu, hayali zevaitle doldurmaktan dikkatle
içtinap etmek lazımdır.”

1925. ”Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en
hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir,
dalalettir. Yalnız, ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü idrak
etmek ve terakkiyatını zamanında takip eylemek şarttır.”
”Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak muallimlerdir. Muallimden, mürebbiden mahrum bir
millet henüz millet namını almak istidadını kesbetmemiştir. Ona alelade bir kitle denir, millet
denmez. Bir kitle millet olabilmek için mutlaka mürebbilere, muallimlere muhtaçtır. Onlardır
ki bir heyet-i içtimaiyeyi hakiki millet haline koyarlar.”

1927. “Uzun asırların uyuşturucu idare ve terbiyesinin, bir heyet-i içtimaiyeyi, bir günde bir
senede azâd edebileceğini tasavvur ve kabul etmek doğru değildir.”

1928. ”Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Her vatandaşa, kadına erkeğe, hamala,
sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi
yaparken düşününüz ki bir milletin, bir heyeti içtimaiyenin yüzde onu, yirmisi okuma yazma
bilir, yüzde sekseni doksanı bilmezse bu, ayıptır. Bundan insan olanlar utanmak lazımdır.
Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir; iftihar etmek için yaratılmış, tarihini
iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu
hata bizde değildir; Türk’ün seciyesini anlamayarak kafasını bir takım zincirlerle
saranlardadır.”
”Maarif faaliyetimiz ilk tahsilin fiilen umumi ve mecburi olmasını, memlekette terbiye
birliğini, orta tahsilin iyi vesaitle teksif ve teshilini, meslek tahsilinin ilk ve orta derecesinden
en yüksek derecesine kadar memlekette teminini, yüksek tahsilin de adette olduğu kadar
kıymette de bu asrın ihtiyaçlarına kifayetini hedef tutmuştur.”
”Bizim ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asırlardan beri
kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlayamadığımız
işaretlerden kendimizi kurtarmak, bunu anlamak mecburiyetindeyiz.”

1929. ”Meclisinizin en büyük eseri olan Türk harfleri, memleketin umumi hayatına tamamen
tatbik olunmuştur. İlk müşkilat, milletin mefkûre kuvveti ve medeniyete olan muhabbeti
sayesinde kolaylıkla yenilmiştir. Millet mektepleri, normal tedrisat haricinde, kadın ve erkek,
yüz binlerce vatandaşımızın nurlanmasına hizmet etti. Bu mekteplerin, daha fazla bir gayret
ve şevk ile idame edilmesi lazımdır.

1932. “Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün
devlet teşkilatımızın, dikkatli, alâkalı olmasını isteriz.”
“Kültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da
Türk tarihini, doğru temelleri üzerine kurmak; öz Türk diline, değeri olan genişliği vermek
için candan çalışılmakta olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı verimler
vereceğine şimdiden inanabilirsiniz.”

1933. “Üniversite tesisine verdiğimiz ehemmiyeti beyan etmek isterim. Yarım tedbirlerin kısır
olduğuna şüphe yoktur. Bütün işlerimizde olduğu gibi maarifte ve kurulan üniversitede de
radikal tedbirlerle yürümek kat’i kararımızdır.”

1935. “Kültürel ve sosyal alanda başardığımız işler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal çehresini
keskin çizgileriyle, ortaya çıkarmıştır. Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili, ar, ilimsel müzik ve
teknik kurumlarıyla kadını erkeği her hakta eşit, modern Türk sosyetesi bu son yılların
eseridir.”

1936. “İlk tahsilde hedefimiz bunun umumi olmasını bir an evvel tahakkuk ettirmektir. Bu
neticeye varmak, ancak fasılasız tedbir almakla ve onu metodik tatbikle mümkün olabilir.
Milletin başlıca bir işi olarak, bu mevzuda ısrar etmeyi lüzumlu görüyorum.”

1937. “Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu,
yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılâp yapmış olan büyük Türk
milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için, fikir ve hareketi,
beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak türeli bir planda ve en
rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir. Bu sebeple, okuyup yazma bilmeyen tek
vatandaş bırakmamak, memleketin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik
elemanları yetiştirmek, memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden
nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak; işte bu önemli umdeleri en kısa zamanda temin
etmek, Kültür Vekâleti’nin üzerine aldığı, büyük ve ağır mecburiyetlerdir.”

1938. “Geçen sene tecrübelerinin ümit verici mahiyette olduğunu kaydettiğim eğitmen
okulları çok iyi neticeler vermiş ve eğitim kadrosuna bu yıl 1500 kişi daha ilave edilmiştir.
Önümüzdeki yıllar içinde bu miktarın artırılacağı şüphesizdir.
Dil kurumu en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait Türkçe terimleri tespit etmiş ve
bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl
okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür
hayatımız için mühim bir hâdise olarak kaydetmek isterim.”

II. Ulusal eğitimin Atatürkçü ilkeleri

Atatürk’ün 1921-1938 döneminde çeşitli vesilelerle ortaya koyduğu ulusal eğitim üzerindeki
görüşlerinden Atatürkçü ulusal eğitim siyasetinin temel ilkelerini aydınlığa çıkarmak
mümkündür. Bu ilkeleri şöyle saptayabiliriz:

-Yabancı fikirlerden, Doğu’dan ve Batı’dan gelecek etkilerden arınmış bir ulusal eğitim programı,

-Yurt çocuklarının, bütün öğretim evrelerinde iktisadi hayatta yararlı ve etkili olacak biçimde donatılması,

-Cehaletin ortadan kaldırılması, yurttaşların tümünün okur-yazar duruma getirilmesi,

-Okulun eğitim ve öğretimde bir “merkez” olarak ele alınıp değerlendirilmesi,

-Bağımsızlığın korunmasında görevler yüklenmesi,
-Bilimin ve tekniğin, başka bir deyişle akılcı dünya görüşünün başlıca kılavuz olması,
Ulusal eğitimde başarının iki koşulu:

a) Toplumsal hayatın gereksinmelerine uygunluk,

b)Çağdaş gereklere bağlılık.
“Düşünce özgürlüğü” de diyebileceğimiz bilim ve teknik için belli, sınırlı bir kaynağın
kabul edilmemesi,
Türkiye’de gerçek zaferin ulusal eğitimle sağlanabileceği,
Bilginin insan için bir süs, bir buyurma aracı ya da uygar bir zevk yerine başarıya ulaşmada
işe yarar bir aygıt haline getirilmesi,
“Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” kuşaklar yetiştirilmesi,
Ulusları kurtaranların öğretmenler olduğu, öğretmenlerin başarısının “Cumhuriyet”in
başarısı sayılacağı,
Gerçek yol göstericinin bilim ve teknik olduğu,
Öğretim birliğinin, ilköğretimin genel ve zorunlu olması ilkesiyle birlikte temel araçlar
arasında sayılması,
“Millet Mektepleri”nin daha geniş ölçüde devam ettirilmesi,
Üniversitede ve ulusal eğitimde köklü tedbirlerle yürünülmesi,
Büyük kalkınma savaşının istediği teknik elemanların yetiştirilmesi,
“Eğitmen okulları” diye söz ettiği “Eğitmen Kursları”nın başarılarının arttırılması,
Türkçe terimlerle kitap yazılmasının önemi,
Türk ulusunun dinamik ülküsünün varlığımızı yükseltmek olduğu, bunun için de fikir ve
eylemi birlikte yürütme zorunluluğu.

Önemli olan, ulusal eğitimin Atatürkçü ilkelerinin saptanması değil bu ilkelerin ulusal
eğitimimizde ne ölçüde uygulama olanağı bulabildiğidir. Konu bu açıdan ele alınacak olursa
Atatürkçülük savlarının çoğu yerde “hava”da kaldığı, Atatürk’e karşı bir Atatürkçülük
politikasının izlendiği görülecektir. Ulusal eğitim alanında olduğu kadar başka alanlarda da
karşımıza çıkan bu temel çelişki ortadan kaldırılmadıkça ne söylense ve yazılsa boşunadır.
Atatürk’ün ulusal eğitimle ilgili buyrukları ve görüşleri, öteki konulardakiler gibi, insana geniş
ufuklar çiziyor, açık seçik amaçlar gösteriyor. Ne var ki, uygulama alanına yöneldiğimizde bir
burukluğun, kötümserliğin insanı sarmaması mümkün değildir. Gerçekçi ve ülkücü atılımlar
giderek yerini umursamazlığa, bir yozlaşmaya bırakmış, Atatürkçü özlemlerin karşıtları
serpilme olanağı bulmuştur. Bunu, toplumumuzun eğitim ve öğretim kesiminde, güncel
olaylar içinde bol bol buluyor ve görüyoruz. Böyle bir ortamda yapılacak şey, herhalde
kaynağına dönerek güç tazelemek ve Atatürk’ün yaptıkları, söyledikleri dışında Atatürkçü
öğretiye kaynak tanımamaktır. Yazımızın ağırlık noktasını Atatürk’ün görüşlerine bırakmanın
ana nedeni budur. Ağacın “orman”ı görmemize engel olmasına fırsat vermemeliyiz.

Atatürk’ün Üniversite İçin Yaptıkları, Düşünceleri

Atatürk’ün Üniversite İçin Yaptıkları, Düşünceleri

Atatürk’ün düşünce ve eylem planında “üniversite” ile ilgili tutumu araştırılacak olursa, bunun
“Devlet Başkanı” niteliği kazanmasından sonra ortaya çıktığı görülür. Bir “komutan” olmanın
gerektirdiği eğitimden sonra savaş alanlarında yaşamını sürdüren bir insan için bu doğaldır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, Cumhuriyetin ilanı Başkumandanlıktan
Cumhurreisliğine dönüşümü gerçekleştirince, yeni bir “devlet”in kurucusu olarak Mustafa
Kemal Paşa, pek çok yurt sorunu gibi “üniversite” konusuyla da ilgilenmiştir. Bu bakımdan,
zaman sırası içinde üniversiteye ilişkin düşünce ve eylemleri şöyle özetlenebilir:
c 1 Mart 1923 tarihli TBMM’yi açış konuşmasında, “Darülfünun, istiklâli tabiîsi dahilinde
serbest mesleklere verdiği istikameti, gittikçe daha mükemmel bir hale isal edecek vesaiti
maneviyeye maliktir” diyordu.
c 1 Mart 1924 tarihli açış konuşmasında söyledikleri, bugünün diliyle, şöyledir: “Üniversiteye
ve gelişmelerine ve yüksek bir üniversitenin, ulusun genel eğitiminde ve uygarlık alanındaki
ilerlemesinde yaptığı kesin etkilere, özellikle dikkatinizi çekerim. Türkiye’nin milli eğitim
siyasetini, her basamağında, tam bir açıklıkla ve hiçbir duraksamaya yer vermeyen bir
aydınlıkla belirtmek ve uygulamak gerekir” (37).
c 3 Mart 1924 ve 1925 tarihlerinde “İstanbul Darülfünunu Emini”ne çektiği cevap
telgraflarından ilkinde, “Memleketimizde demokrasi ve cumhuriyet umdelerinin mutlak ve
kat’î surette tatbiki ve memleketimizin tarihi ilim ve medeniyette layık olduğu mertebei
refiaya isal hususunda Darülfünunumuzun kanaat ve kudreti ilmiyeye müstenit türlü ve şuurlu
fiiliyat ve irşadatının daima en kıymetli ve müsmir âmil olduğunu” ifade eder (38).
c 5 Kasım 1925 tarihinde ise, bugünkü Ankara Hukuk Fakültesi’nin temelini teşkil eden
“Leylî Hukuk Mektebi”nin açılışında yaptığı konuşmada, dikkate değer konulara ilişerek,
1972 Türkiye’sinden bazı devlet adamlarının nedense “devrim”e itibar etmeyerek “inkılâp”
dedikleri olgunun tanımını yapar: “Türk inkılâbı nedir? Bu inkılâp, kelimenin vehleten ima
ettiği ihtilâl manasından başka, ondan daha vâsi bir tahavvülü ifade etmektedir”. Aynı
konuşmada, açılışını yaptığı öğretim kurumunun amacını da belirtir: “Büsbütün yeni kanunlar
vücuda getirerek eski esasatı hukukiyeyi temelinden hal’etmek teşebbüsündeyiz. Ve yeni
esasatı hukukiye ile elifbasından tahsile başlayacak bir yeni hukuk neslini yetiştirmek için bu
müessesatı açıyoruz” (39).
c “İstanbul Darülfünunu’nun İlgasına ve Maarif Vekâletince Yeni Bir Üniversite Kurulmasına
Dair Kanun” gereğince 1 Ağustos 1933 tarihinde “İstanbul Üniversitesi”nin kurulmasından
sonra, 1 Kasım 1933′teki TBMM’yi açış konuşmasında şunları söyleyecektir:
“Üniversitemizin kuruluşuna verdiğimiz önemi belirtmek isterim. Yarım tedbirlerin kısır
olduğunda kuşkum yoktur. Bütün işlerimizde olduğu gibi, millî eğitimde ve kurulan
üniversitede de köklü tedbirlerle yürümek, kesin kararımızdır” (40).
c 1 Kasım 1936′daki açış konuşması, yeni bir üniversitenin kurulması dileğini getirir:
“Yüksek öğrenim için, Ankara Üniversitesi’ni kurmak yolunda, Tıp Fakültesi’ne de başlayarak
yeni ve en zor adımın atılmasını dilerim” (41). Kuruluş kanunu 1937 yılında hazırlanan
“Ankara Tıp Fakültesi”nin açılması, araya giren İkinci Dünya Savaşı nedeniyle, ancak 1945
yılında gerçekleştirilecektir.
c Meclis’te yaptığı son konuşma olan 1 Kasım 1937 tarihli açış konuşmasında ise üniversiteler
konusundaki son direktifini vermiştir: “…yurdu şimdilik üç büyük kültür bölgesi olarak ele
alıp, Batı bölgesi için İstanbul Üniversitesi’nde başlanmış olan reform programını daha etkili
bir biçimde uygulayarak, cumhuriyete gerçekten çağcıl bir üniversite kazandırmak; merkez
bölgesi için Ankara Üniversitesi’ni kısa süre içinde kurmak gerekir. Ve Doğu bölgesi için Van
Gölü kıyılarının en güzel bir yerinde, her daldan ilkokullarıyla ve sonuç olarak üniversitesiyle
yepyeni bir kültür şehri yaratmak yolunda, şimdiden işe girişilmelidir” (42).
Daha önce kuruluşuna işaret ettiğimiz kurumlara ek olarak, sonraki yıllarda büyük gelişmeler
gösterecek olan “Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü 1933, “Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya
Fakültesi” 1935 ve İstanbul Üniversitesi’ne bağlı “İktisat Fakültesi” de 1936 yıllarında, başka
bir deyişle Atatürk döneminde kurulmuşlardır.
“Yurdun büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek,
yurt sorunlarının dayandığı temel düşünceleri anlayacak, anlatacak, kuşaktan kuşağa
yaşatacak insan ve kurumları yaratmak” çerçevesi içinde üniversitelere de büyük görevler
düştüğünü söyleyen Atatürk, günümüzde de bu konuya aydınlık getirmektedir. Zaten
Atatürk’ü “canlı” tutan, güncel sorunlarımıza kadar uzanan aydınlatıcı elidir.
Atatürk döneminin ilgi çekici olaylarından biri de 1933′te gerçekleştirilen “Üniversite
reformu” olmuştur. Aradan 40 yıl geçtikten sonra bugün de, bazı çevreleri kişisel çıkarlarına
alet etmek için, Atatürkçü düşünceyi “tasfiye” amacına yönelen bir “Üniversite reformu”nu
işleyenler eksik değildir. Bu sebeple, 1933 reformunu doğuran “sebepler”i hatırlatmakta yarar
vardır. Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip’in öne sürdüğü gerekçe, laboratuvar çalışmalarıyla
ilgili 7., yayınla ilgili 8. ve Haydarpaşa Tıp Fakültesi’nin nakliyle ilgili ve günümüzde
anlamını yitirmiş 11. maddeler bir yana, şu önemli konulara dayanıyordu:
“1- Darülfünunun fakülte ve müesseseleri arasında ilmi mesai teşrikini temin edecek bir irtibat
bulunmaması,
2- Bazı fakültelerin münhasıran tedrisat ile alakadar olarak bir meslek mektebi vaziyetinde
kalmaları,
3- Tedris heyetinin, ekseriyet itibarıyla, kendisini yalnız muayyen saatlerdeki derslerden
mesul sayarak ilmi tetkik ve taharrilerden uzak kalması,
4- Talebe ile tedris heyeti arasındaki münasebetin dershane hududu dahilinde kalarak, bunun
haricinde talebenin her türlü rehberlikten uzak, kendi başına kalması,
5- Tedrisatın gene ekseriyet itibarıyla müderrisin takririne inhisar etmesi, talebenin öğrenme
mesuliyetinin de muayyen bir kitabın sayfaları veya müderrisin takririnde tutulan notlar
dahilinde kalması,
6- Seminerlerin ekseriyetle, lâfzı murat bir halde kalması,
9- Ekseri müderris ve muallimlerin, harici iş ve alakalarının çokluğu yüzünden
Darülfünundaki vazifelerini ikinci derecede sayacak kadar müesseseye ilişiklerini azaltmaları,
10- Darülfünun tedrisatının memleketin hayat ve faaliyetleriyle temasını kaybederek nazarî
bir tecerrüt halinde kalması,
12- Bir kısım müderris ve muallimlerin yıllardan beri Darülfünunda çalıştıkları halde ortaya
henüz ilmi kıymeti haiz belli başlı bir eser çıkaramamaları,
13- Basit bir tecrübenin bile tez olarak kabul edilmesi ve bu yüzden şahsi tetkik ve telifin hiçe
indirilmesi,
14- Aynı fakülte dahilindeki müderris ve muallimler arasında bile mesut ve semereli bir fikir
ve ideal birliği, ilmi mesai teşriki yerine zıddiyet ve münaferetler hüküm sürmesi,
15- Eminlik, reislik, divan azalıkları gibi vaziyetlerin, sadece bazı müderrisler arasında ihtiras
ve hased doğuran birer mansıp ve makam halini alması,
16- Darülfünun muhtariyetinin yalnız mevki ve makam ihtirasları kaynaştıran menfi bir amil
derekesine inmesi” (43).
Yukarıdaki maddeleri günümüzün Türkçesine çevirecek olursanız, ülkemizde yapılacak
gerçek bir üniversite reformunun dayandırılması gereken gerekçeleri de bulmuş olursunuz. Ne
var ki, Atatürk’ün Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip’in bir benzerini, arasanız da, kolay kolay
bulamazsınız. Bunun içindir ki, üniversite sorunları karşısındaki ”vukuf”uyla tanınan bir
meslektaşımızın kaygısını, uyarıcı niteliği nedeniyle anmakta yarar görüyoruz: ”Günümüzün
ortamından yararlanabileceklerini sananlarca üniversite ”reformu” üniversiteyi ”rayına
oturtma kaygısı”, bir türlü sönmeyen eski kinlerin, bağnaz siyasal değerlendirmelerin,
üniversite içi ve dışı kıskançlıkların, kişisel çatışma ve çekişmelerin de besleyebileceği bir
boşanışla, ya da bir ölçüde doğru fakat abartılmış gözlemlerle yön değiştirerek bir yörüngeye
sokulursa, yalnız dünkü, yalnız bugünkü üniversitelerimizden hınç almakla kalınamayacağını
da bilmemiz gerekir. aynı zamanda, gelecek yıllar için de, ülkemizde ”üniversite” kavramının
hırpalanmış, gözden düşürülmüş, ışık kaynaklarının kısılmış olacağını şimdiden görmeliyiz.”
(44).
Adını taşıyan ”üniversite”den yükselen falsolu sesler, Atatürk’ün özgür ruhunu, ölümünün 34.
yılında, tedirgin etmiş olmalıdır.

Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı

Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı

”Benim yaptığım işler, biri diğerine bağlı ve lüzumlu olan şeylerdir” diyen Atatürk’ün
milliyetçilik anlayışı da, düşünce ve eylem planında kendini göstererek Atatürk Devrimi
dediğimiz ”bütün” içindeki yerini alır. Makedonya şehirlerinde geçen çocukluk ve ilk gençlik
yıllarının izlerini taşıyan milliyetçi duyguların Kurtuluş Savaşı yıllarında ve Yeni Türkiye’nin
kuruluşunda gerçekçi düşünce ve eylemlere dönüşerek Kemalizmin dayanaklarından biri
halini aldığı görülür. CHP’nin ”Altı Ok”u arasında ikinci sırayı dolduran ”milliyetçilik” ilkesi,
giderek 1924 Anayasası’na da girerek devletimizin temel niteliklerinden biri olur.
Wilson Prensipleri’nin yankılandığı 1919 Türkiye’sinde Mustafa Kemal Paşa, olaylara tarihin
gerçekçi açısından bakar: ”Tarih, vukuat, hadisat ve müşahedat insanlar ve milletler arasında,
hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir. Ve milliyet prensibi aleyhindeki büyük mikyasta
fiili tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin öldürülmediği ve yine kuvvetle yaşadığı
görülmektedir.” Bu gerçekçi gözlemden sonra 1920 yılında, ömrü boyunca düşünce ve eylem
planında yürekten bağlı kaldığını gördüğümüz bir açıklamada bulunur: ”Bize milliyetperver
derler. Fakat biz öyle milliyetperverleriz ki, bizimle teşriki mesai eden bütün milletlere
hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerinin icabatını tanırız. Bizim
milliyetperverliğimiz herhalde hodbinane ve mağrurane bir milliyetperverlik değildir.” 1923
Martı’nda ABD Elçisi Bristol ile yaptığı görüşmede konumuzla ilgili olarak söyledikleri,
Makedonya izlenimlerinin yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasının tarihi
açıklanmasını da ortaya koymaktadır: ”Bizim milletimiz, milliyetinden tegafül edişinin çok
acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki akvam-ı muhtelife hep milli
akidelere sarılarak milliyet mefkûresinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne
olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden
kovulunca anladık. Kuvvetimizin zaafa uğradığı anda bizi tahkir, tezlil ettiler. Anladık ki,
kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış.” (19).

Anadolu ve Rumeli Müdafaa,i Hukuk Cemiyeti’ni ”Halk Fırkası”na dönüştürecek olan 1923
seçimlerine “Dokuz Umde” ile giren Gazi Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyet tarihimizin bu ilk
seçim bildirgesinin birinci ”umde’’sinde, ”Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Halkın kendi
kendisini idare etmesi esastır. Milletin gerçek ve tek temsilcisi Türkiye Büyük Millet
Meclisi’dir” diyordu (20). Bu ”umde”leri bir kitapçığında yorumlayan Ziya Gökalp’a göre,
”Eski teşkilatımızda milletimizin adı bile ortadan kaldırılmıştı… Bugün yalnız hususi surette
lisanımıza, edebiyatımıza, milletimize (Türk) adını vermekle kalmıyoruz, resmi ve kanuni bir
surette, hatta devletimize, vatanımıza, hükümetimize de (Türk) adını vermekteyiz. İşte, milli
hâkimiyetimizin en bariz alameti budur” (21). Gerçekten, bir ölüm-dirim savaşının eşiğinde
”devlet” kurulurken, ”milliyetçi” görüşün aydınlığında kendi adına da kavuşuyordu.
”Cumhuriyet Halk Fırkası” 1931 Kongresi’nde, aralarında ”milliyetçilik” de bulunan ”Altı
Umde”ye ilk olarak programında yer verdi. ”Cumhuriyet Halk Partisi”nin 1935 Kurultayı ise
”Altı Umde”nin anayasaya girmesini kararlaştırıyordu. Böylece, 5 Şubat 1937 tarihli anayasa
değişikliği ile ”Altı Ok” 1960′a kadar yürürlükte kalacak olan 1924 Anayasası’nın 2. maddesi
oldu: ”Türkiye devleti, cumhuriyetçi, millilyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçıdır.”
Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, bir yandan topraklarımız gibi istilaya uğramış ”Türk
milletinin mazisi, medeni hüviyeti ve insanlık değerleri”ni yeniden ortaya koymak, bir yandan
da”Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket devamlı bir istikamet muhafaza etti. Biz dima
Şark’tan Garbe yürüdük” sözlerinde ifadesini bulan çağdaş ”medeniyet ailesi” içindeki
yerimizi almak amaçlarına yönelmiştir. Haklı olarak işaret edildiği gibi, ”Atatürk, kültürde
milliyetçiliğin bir cephesini teşkil eden Harf Devrimi’nden sonra Türk milletinin zaman
içindeki medeni oluşunu ve gelişmesini anlatacak olan tarih alanına dikkatini çevirdi” (22). 3
Kasım 1928′de TBMM’de kabul edilen Türk alfabesi, felsefi bir terimle söylememiz gerekirse
Türk aydınlanmasının ilk belirtisi oldu. Bir yıl sonra okullardan Arapça ve Farsça dersleri
kaldırılıyor, 1930′larda ”encümen” çalışmalarıyla başlayan Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil
Kurumu, Türk aydınlanması içindeki yerlerini alıyordu. 1 Kasım 1936 tarihinde yaptığı
Meclis’i açış konuşmasında Atatürk’ün, bu çalışmaları nasıl değerlendirdiğini görüyoruz:
”Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu’nun, her gün yeni gerçek ufukları açan, ciddi ve
sürekli çalışmalarını övgüyle anmak isterim. Bu iki ulusal kurumun tarihimizin ve dilimizin
karanlıkları içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründeki analıklarını, reddolunmaz
bilimsel belgelerle ortaya koydukça, bunların yalnız Türk ulusu için değil bütün bilim dünyası
için de, dikkatleri çeken ve uyanmayı sağlayan, kutsal bir ödev yapmakta olduklarını güvenle
söyleyebilirim” (23).
Atatürk’ün düşünce ve eylem planında gerçekleştirdiği ”milliyetçilik” anlayışı, bize kalırsa,
CHP’nin programında açık-seçik ifade edilmiştir: ”Partimiz, Türk milletini, dil, kültür ülkü ve
tarih birliği ile saadet ve felaket ortaklığına inanmak, ortak yurt sevgisi taşımak gibi tabii ve
ruhi bağlarla birbirine bağlı yurttaşların kurduğu sosyal ve siyasal bir bütün olarak kabul eder.
Bu birliğin üzerinde kurulduğu kutlu vatan toprakları da hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık
kabul etmez bir bütündür. Partimiz, milliyetçiliği, Türk milletinin bütünlüğünü ve bunun
dayandığı milli ruh ve milli şuuru yaşatmak ve korumak manasına alır… Bizim
milliyetçiliğimizin hiçbir millet için zarar verici bir mahiyeti yoktur.” (24).
Kemalizmin ideologlarından biri olan Tekin Alp, ”Kemalizmin esasını teşkil eden ve onun
dinamik unsuru olan Türk milliciliği” konusunda dikkate değer bulduğumuz işaretlerde
bulunuyor. ona göre, başka ülkelerde milliciliğin ”en kuvvetli muharriki” olan mistikliğin
Kemalist harekette yeri yoktur. Tekin Alp, Kemalist milliciliği korunma içgüdüsüne
dayandırmaktadır. ”Türk milliciliğine karakteristik bir isim vermek” gerekirse ona ”aksülâmel
milliciliği” (tepki milliciliği) denmelidir (25). Yeni bir çalışmada da, ”Felsefi planda, Türk
Devrimi’nin temelinde sistemleştirilmiş bir pozitivizm mevcuttur” (26) yargısına varılırken,
Tekin Alp’in üzerinde durduğu mistik olmama özelliğine yaygınlık kazandırıldığını
görüyoruz.
Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı ”kültür milliyetçiliği” olarak nitelendirileblir. Başlıca
özellikleri, ”mistik” değil ”realist”, ”doğmatik” değil ”rasyonalist” oluşu ve ”irredentisme”e yer
vermeyişidir. Öte yandan, Atatürk öğretisinin temel taşı olan laiklikle bütünleşme halinde
bulunduğu için de, yaygın milliyetçilik anlayışına aykırı olarak ”din” faktörü Atatürk
milliyetçiliğinin dışında bırakılmıştır. Ayrıca, ”ırk” faktörü de bu milliyetçilik anlayışının
dışında kalmıştır. ”Hiçbir delil-i mantıkiye istinat etmeyen birtakım ananelerin, akidelerin
muhafazasında ısrar eden milletlerin terakkisi çok güç olur; belki de hiç olmaz.” (Ekim 1922)
diyen Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, ”geçmiş”e değil ”çağdaş” olana ve ”gelecek”e dönük
bir milliyetçilik anlayışıdır. ”Sıvas Kongresi” sonunda yayımlanan ”Umumi Kongre
Beyannamesi”nin (Eylül 1919) 1. ve 4. maddelerinde sözü edilen ”anasır-ı İslâmiye”nin
karşılıklı saygı ve fedakârlığa dayanan kardeşliği ile ”aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız
bilcümle anasır-ı gayrimüslimenin her türlü müsavat-ı hukukiyeleri” (27) Atatürk
milliyetçiliğinin değişmez öğeleri olmuştur.Ne var ki, ”dil” ve ”kültür” birliği, uygulamanın
da gösterdiği gibi, arzu edilen fakat bütünüyle ulaşılamayan bir amaç olarak kalmıştır.

Atatürk’ün Pabucu Olamamak (Cemal Gürsel Anısı)

Atatürk’ün Pabucu Olamamak (Cemal Gürsel Anısı)

Büyük adamlığa özenti duyanların gerçekten büyük adam olduğu görülmüş şey değildir.
Büyük adamlar, tarihi koşulların yarattığı bir ortam içinde meydana çıkar ve kendi kişiliği
üzerinde yükselir. Atatürk’ün “Büyük adam kime derler?” sorusuna verdiği cevap,
çevresindeki bazı insanları ve ölümünden sonraki bazı olayları anlamamız bakımından ilgi
çekicidir: “Bir adam ki büyük olmaktan bahseder, benim hoşuma gitmez. Bir adam ki milleti
kurtarmak için evvelâ büyük adam olmak lâzımdır der ve bunun için bir de nümune intihap
eder, onun gibi olmayınca memleketin kurtulamayacağı kanaatinde bulunur, bu adam
değildir.” (15). Halbuki yakın geçmişimizde Atatürk örneği etrafında oluşan büyük adam
kopyaları eksik değildir. Ancak küçük adamların büyük adam kopyası olabileceği ise su
götürmez. Bunun içindir ki dünyanın hiçbir yerinde büyük adam uşaklığından “büyük
adam”lığa yükselenler yoktur.
Yakın arkadaşlarından biri, ölümünün birinci yıldönümünde Cemal Gürsel’in kişiliğini
anlatırken önemli bir noktaya parmak basmıştır: “Merhum Gürsel’i en fazla kızdıran şey,
yalan ve riya ile methedilmesi idi… Bir gün, kendisini Atatürk’e benzeten birisine sertçe
dönerek (Bırakın, ben onun pabucu bile olamam) demişti.” (16). Dilimizdeki “ayağının
pabucu olamamak” deyimini kullanan Cemal Gürsel, alçak gönüllülük payı bir yana, yalın bir
gerçeği dile getirirken Atatürk’ün pabucu bile olamayacakların tafrasını, özentilerini
düşünmüş olmalıydı. Türkiye’de tanıklık ettiği iç çekişmelerin ve sosyal çalkantıların
gerisinde belirgin iki çizginin ortaya çıktığını elbette görmüştü. Bir yanda “pabucu dama
atılmak” istenen bir Atatürk vardı. Öte yanda ise, oy-sandık-millet teraneleriyle gürültü
koparanlara karşı “pabuç bırakmamak” azminde olanlar bulunuyordu. Hangi biçim altında
sürdürülürse sürdürülsün temeldeki çatışmanın Atatürk devrimleri ile karşı-devrimciler
arasında geçtiğine şüphe yoktu.
Bana kalırsa, Atatürk’ün etkisi, ölümünün onu bizden ayırdığı mesafe çoğaldıkça bilinç
kazanmakta, Bağımsızlık Savaşı ile onu izleyen devrimlerin özüne inilmektedir. Bir yazımda
da işaret ettiğim gibi, “Atatürk’ü yakından tanımak mutluluğuna erenler çoklukla jestlerinin ve
fizik görünüşünün etkilerini kendi yaşantılarına katarak Atatürk’ü sevmenin kolay yolunu
bulmuşlardır.” Halbuki Atatürk’ün sofrasında oturmamış ve onu sadece “akıl gözü” ile görmüş
olanlar Atatürk’e daha yakın olmanın yörüngesindedirler: “Genç kuşaklar için Atatürk kaş, saç
ve göz öğelerine değil, eylem ve düşünce özgürlüklerine bağlı bir özenme konusudur. Onun
önderliğinde nereden nereye geldiğimizi, kendilerine beslediği güvene yaraşır bir sorumluluk
anlayışıyla bilmektedirler. Eserinin bilinçli bekçiliğini yapmaktadırlar.” (17). Söylemeye
lüzum yoktur ki Türkçede “özenti” ve “özenme” kelimeleri arasında ince bir anlam farkı
vardır.
“Benim müstesna olduğuma dair bir kanun yoktur” diyen Mustafa Kemal Paşa’nın ölümünden
29 yıl sonra yayımlanan bir kitapta adının “……” ile geçiştirildiğini gördük. Böylece devekuşu
durumuna düşenler ellerindeki silahın geriye tepeceğini bilmelidirler. Sözü edilen kitap
Doktor Rıza Nur’un “Hayat ve Hatıratım” adlı eserinin ilk cildidir.
Türk kamuoyuna ilk defa tarafımızdan tanıtılan dört yazma eserden biri olan “Hayat ve
Hatıratım”ı okuyuculara sunanlar, bizim “Dr. Rıza Nur Üzerine” (Ankara 1965, 79 sayfa) adlı
kitabımızı öne sürerek şunları yazmaktadırlar: “Bu kitapta Rıza Nur’un, Mustafa Kemal
aleyhindeki beyanlarından birçokları, orjinallerinin klişeleriyle birlikte yer almış
bulunmaktadır. Mes’ut bir hâdise olarak kaydedilmelidir ki, bu kitap hakkında hiçbir resmi
muamele yapılmamıştır.” (18). Adı geçen kitap hakkında “hiçbir resmi muamele” yapılmadığı
doğrudur, fakat bu kitapta “Mustafa Kemal aleyhindeki beyanlara” yer verildiği doğru
değildir. “Hayat ve Hatıratım” adlı kitaptan alınan ve elimizin altında bulunan fotokopiler,
yayınlanması suç teşkil edeceği için, kitabımıza konulmamıştır. Şimdiden haber verelim ki
“mes’ut bir hâdise” paravanası arkasına gizlenerek Rıza Nur’un Mustafa Kemal aleyhindeki
beyanlarını yayımlamaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Yasalardan önce ahlâk kuralları bunu
engeller “Naşir”e birinci cildin 177. sayfasında “Buradan müstehcen birkaç sayfa
çıkarılmıştır” notunu yazdıran Rıza Nur’un hayat hikâyesindeki çarpıklıklardır.
Yayımlanan birinci cildin özellikle 83, 84, 93, 135, 174, 177 ve 180-181. sayfalarına göz
atacak olanlar kendi yazdıkları ile Rıza Nur’un kişiliğini yakından tanımak fırsatını
bulacaklardır. Zaten bütünü ile bir “hatırat”tan çok “itiraflar”ı andıran bu kitap Atatürk’e zarar
vermek şöyle dursun bazı kafalara haksızca kurulmuş olan bir “mythe”in tasfiyesine
yarayacaktır. Bu sebeple Doktor Rıza Nur’u yakından tanımak isteyenler bu kitabı
okumalıdırlar. O zaman “Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al” gibisine, “Hayatına ve
kişiliğine bak, hatıralarını değerlendir” yargısına varacaklardır.
Tarihin büyük adamlarla ilgili bölümlerinin bir pabuçluğu andırması olağandır. Her büyük
adamın yakın çevresinde, özellikle de bunalım dönemlerinde, onun pabucu bile
olamayacaklara rastlanır. Türkiye tarihinin Mustafa Kemal Atatürk dönemi de bu kuralın
içindedir.

Atatürk ve Mazlum Milletler

Atatürk ve Mazlum Milletler

Atatürk’ün konuşmalarında ”mazlum milletler” sözünün ilk kullanılışı 3 Ocak 1922′de,
Ukrayna Cumhuriyeti Olağanüstü Temsilcisi General Frunse’nin şölenindedir. Birinci Dünya
Savaşı’nın bütün insanlığın düşüncesinde önemli izlenimler bıraktığını ve Afrikalıları savaş
içinde yakından tanıdığını belirttikten sonra Mustafa Kemal Paşa şunları söyler: ”Müstevliler
ve onların mütecaviz orduları kendilerini hiç bir vakit tazyikten hali kalmadı. Fakat bu tazyik
ne kadar kuvvetli olursa olsun bu büyük fikir hareketine karşı duramayacaklardır. İnsanlığa
müteveccih fikir hareketi ergeç muvaffak olacaktır. Bütün mazlum milletler zalimleri bir gün
mahv ve nâbut edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak,
insanlık kendine yakışan bir haleti içtimaiyeye mazhar olacaktır.” (2).
Aynı yılın 7 Temmuzu’nda yaptığı bir başka konuşmasında Türkiye’nin giriştiği Kurtuluş
Savaşı’nın evrensel anlamına değinirken de dedikleri şunlardır: ”Türkiye’nin bugünkü
mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha
çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün
mazlum milletlerin, bütün Şark’ın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye,
kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Türkiye şimdiye
kadar mevcut tarih kitaplarının icabatını değil, tarihin hakiki icabatını takip edecektir.” (3).
Afrika ve Asya uluslarının Türkiye’nin açtığı çığırdan mutlaka geçeceklerine yürekten inanan
Atatürk, daha 1933 Martı’nda, uzak görüşlülüğün ve çağdaş dünya anlayışının en değerli
belgeleri arasında sayılması gereken şu konuşmayı yapmıştı: ”Bugün, günün ağardığını nasıl
görüyorsam, uzaktan, bütün Şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklâl ve
hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki
terakkiye ve refaha müteveccih vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün
mânilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır.
Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiç
bir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hâkim olacaktır.” (4).
Atatürk’ün 21 Haziran 1935′te Gladys Baker’e verdiği demeci, bugün de dünya sorunlarının
çözümünde göz önünde bulundurulması gereken genel bir ilke olarak nitelememiz gerekir:
”Eğer devamlı sulh isteniyorsa insan kitlelerinin vaziyetlerini iyileştirecek beynelmilel
tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın heyet-i umumiyesinin refahı, açlık ve tazyikin yerine
geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye
edilmelidir.” (5).
Atatürk’ün ”mazlum milletler” kelimeleriyle dile getirdiği tarihsel gerçek, günümüzde
yaygınlıkla ”az gelişmiş ülkeler” veya ”üçüncü dünya” gibi terimlerle anlatılmaya çalışılan
büyük dünya sorununun göbek adıdır. Böylece Atatürk, eylemde olduğu kadar düşüncede de
bir çığır açıcı olarak dünya sahnesine çıkmaktadır.
Gerek sağlığında, gerek ölümünden sonra yapılan yayınlarda Atatürk’ün tarihe yön veren
büyük ıslahatçılar, devlet kurucuları ve şeflerle karşılaştırıldığı görülür. Saint Etienne,
Gustave Wase, Büyük Pierre (Deli Petro) ve Lenin onunla birlikte en çok anılan adlar
arasındadır. (6) Yakın tarihin, hayatları dramatik biçimde sona eren iki şefinden biri kendisi
için ”Milano Ankara’sının Mustafa Kemal’i” derken Hitler de ”Onun ilk talebesi Mussolini,
ikinci talebesi de benim” der (7). Öte yandan, Asya’da ve Afrika’da ulusal kurtuluş savaşlarını
başarıya ulaştıran devletadamlarından bazılarının da Atatürk’ün etkisi altında kaldıkları
bilinmektedir. 1963 yılında Pandit Nehru ”Kemal Paşa, gençlik günlerimde, benim
kahramanımdı… O, Doğu’da modern çağın yapıcılarından biridir. Onun en büyük hayranları
arasında bulunmakta devam ediyorum” diyordu. (8) Tunus Devlet Başkanı Habib Burgiba ise
1965 yılında şunları söylemiştir: ”Sakarya Savaşı, Sakarya zaferi yirmi yaşımın en kuvvetli
hatırası olmuştur. O zamanlar kendi kendime diyordum: Acaba ben de ulusumu böylesine
seferber edemez miyim, onun ruhuna bu kurtarıcı hamleyi, bu dizgin tanımaz ihtirası
aşılayamaz mıyım?” (9)
Buna benzer örnekler çoğaltılabilir. Yapılan karşılaştırmaların doğru yanlarının yanı sıra
yakıştırma yanları da bulunabilir. Fakat bütün benzetme ve etkilenmelerde ulusal bağımsızlık,
onur içinde yaşama ve bir toplumun alınyazısını değiştirme iradesi gibi ortaklaşa yanlar
vardır. Cezayir’in özgürlüğü için savaşanların ceplerinde ”Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal’inin
resimleri” ne rastlandığını herkes bilir (10). Daha dünkü Pakistan - Hindistan çatışmasında adı
geçen ”Kemal Atatürk Taburu” (11) benzeri olayların en yenisidir, ama sanırım sonuncusu
değildir.
Türk Devrimi’ni, Fransız Devrimi kadar önemli ve etkili sayanlar vardır. Gerçekten, başta
Müslüman ülkeler olmak üzere Asya ve Afrika ulusları siyasal bağımsızlıklarını elde
edebilmek için savaşmak ve toplumu yenileştirmek zorunluluğunu geniş ölçüde Türklerden
öğrenmişlerdir. Türkiye’nin savaşımı (mücadelesi) onlar için bir özlem olduğu denli bir umut
ve inanç kaynağı da olmuştur. Ne var ki iktisadi bağımsızlıkla perçinlenmeyen siyasal
bağımsızlıkların amaca ulaştıramayacağı çok geçmeden anlaşılmış, bu da yeni bunalımların,
arayış ve artışların konusu olmakta gecikmemiştir. Yeni sömürgecilik adı verilen bu
bağımlılık biçiminde askerlerin ve silahların yerini kültürel yakınlaşma, çıkar uyuşması ve
dayanışma biçimine sokulmuş ”şekerli haplar” almıştır. Bunun içindir ki az gelişmiş ülkeler
iki başlı bir kurtuluş savaşının içindedirler.
Atatürk’ün ölümü üzerine bir Çin gazetesinde yer alan şu satırların aradan geçen 27 yılla daha
da güçlenen gözlemi çok yerindedir: ”Onun sayesindedir ki, Çin’den Tuna havzasına kadar
bütün milletler, aynı idealin etrafında kardeşçesine birleşmişlerdir. Bu ideal şudur: Hürriyeti
ve milli istiklali emperyalistlere ve ecnebi müstevlilere karşı her ne pahasına olursa olsun
müdafaa etmek ve asri bir devlet vücuda getirmeye çalışmak. Büyük ölü, bu iki işin birincisini
tamamıyla ve ikincisini de kısmen yapmıştır.” (12)
Bizim de katıldığımız bu görüş günümüz Türkiye’sinin Atatürk’ü anlamak ve tamamlamak
sorunu ile karşı karşıya getirmiştir (13). Çeşitli bakımlardan az gelişmiş ülkeler arasında
bulunan Türkiye’nin, Asya ve Afrika uluslarını etkileyen şahlanışına karşın, çağdaş uygarlık
düzeyine ulaşabilmesi için çözümlemesi gereken güçlükleri vardır. Güçlüklerin çözüm yolu
”gerçek Atatürk”ten geçmekte ve en güzel anlatımını onun şu sözlerinde bulmaktadır:
”Bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zaferler süngü zaferleri değil,
iktisat ve ilim zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar istihsal ettiği muzafferiyetler
memleketimizi halâs-ı hakikiye sevketmiş sayılmaz. Bu zaferler ancak müstakbel zaferimiz
için kıymetli bir zemin hazırlamıştır. Muzafferiyat-ı askeriyemizle mağrur olmayalım. Yeni
ilim ve iktisat zaferlerine hazırlanalım.” (13a)
Türkiye’nin bunalımlardan kurtulması, başarıya ulaştırdığı Kurtuluş Savaşı’nı yeni bilim ve
iktisat utkularıyla sürdürmesine bağlıdır. Mazlum milletlere umut ışığı olan Türkiye’nin
kendisini geride bırakanlardan yol yordam öğrenmesi kadar incitici ne olabilir? Atatürk’ü
anlamaya ve tamamlamaya bakmalıyız. (*)
”Az gelişmiş ülkeler topluluğunu anlatmak için kullanılan ”Üçüncü Dünya” kelimesinin
yaygınlık kazanması gerçi 1955 yılında toplanan ”Bandoeng Konferansı”na bağlanabilir.
Fakat, sömürgecilik dönemini geride bırakarak ”milli uyanış” basamağına ulaşan ya da
”müstevli”leri ülkelerinden atmak için silaha sarılan ”Üçüncü Dünya”yı nitelemek için çok
önceleri kullanılan ”mazlum milletler” terimi Mustafa Kemal’e aittir. Bunun içindir ki
günümüzde sık sık kullanılan az gelişmiş ülkeler teriminin göbek adı Atatürk tarafından
konulmuştur, diyoruz.
Atatürk Türkiye’sinin ”Üçüncü Dünya” ile ilişkileri kötü bir dönemden de geçmiştir. Son
yıllardaki yeni belirtilere rağmen bu kötü dönemin izlerinin tamamen silindiğini söylemek
maalesef mümkün değildir. Cezayir’in özgürlüğü için can verenlerin koynundan ”Kurtuluş
Savaşı Mustafa Kemal’inin resimleri” çıkarken Birleşmiş Milletler’deki Türk delegasyonu
oyunu ”mazlum milletler” aleyhine kullanmakta idi. Bu tutumun yankıları kadar tahribatı da
büyük olmuştur. az gelişmiş ülkeler açısından Türkiye’nin önderliği bugün tartışma
konusudur.
Atatürk’ün özlemi gerçekleşmiş, gün nasıl ağarıyorsa ”mazlum milletler” de uyanmışlardır,
özgürlüklerini kazanmaktadırlar. Ne var ki, iktisadi bağımsızlıkla perçinlenmeyen kurtuluş
savaşlarının amaca ulaştıramayacağı çok geçmeden anlaşılmıştır. ”Üçüncü Dünya” şimdi de
”yeni sömürgecilik” (14) karşısında verdiği savaşların içindedir.”

Atatürk ve Doğu Üniversitesi Fikri

Atatürk ve Doğu Üniversitesi Fikri

Van Gölü kıyılarında bir üniversite kurulmasının Atatürk’ün özlemleri arasında yer aldığını
biliyoruz. 1937 yılındaki Büyük Millet Meclisi açış konuşmasında bu özlemini dile getirmişti.
Ölümünden önceki son konuşmasında da dileğini tekrarladığını görürüz. Atatürk’ün fikir
dünyasını belirten özellikler arasında kültüre verilen yer başta gelir. Çağdaş medeniyetlere
yetişebilmek için müspet ilim kaynağı ile beslenen fikri ve sanatı geliştirmek, korumak ve
yaratma şartlarını hazırlamak onun için belli başlı devlet hizmetlerinden biri idi. Türk
kültürünü ortaya çıkarmak, yapmak ve yaymak bir yandan kültürümüzün doğuşunu ve
gelişmesini bize öğretecek tarihe onu çekerken, bir yandan da kültürümüzün gelişmesinde
büyük yeri olacak Türk dilinin arınması meselesini onun için önemli meseleler katına
çıkarıyordu. İstanbul Darülfünunu’ndan İstanbul Üniversitesi’ne geçiş, altında “Hayatta en
hakiki mürşit ilimdir” sözleri parlayan yeni bir üniversitenin doğuşuna önayak olma nice
kültür çalışmaları arasında üniversitelere Atatürk’ün verdiği önemi belirtmeye yeter.
Bugünlerde kapılarını Erzurum’da açan “Atatürk Üniversitesi” yine hızını Atatürk’ten alan
büyük bir kültür adımı olmaktadır. Gerçekleştirilmesi bir hayli geç kalmış bu isteğin sağlam
temeller üzerinde yükselmesini sağlayarak yitirilen zamanın birazını olsun kazanmaya
bakmalıyız.

Doğu Anadolu’da bir üniversite açılması fikri, işin başından beri her çevrede büyük ilgiyle
karşılanmıştır. Fakat açılacak üniversitenin yeri, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki bütün
şehirler tarafından istenmekte olduğu için, kolay kolay tespit edilememiştir. Atatürk’ün yeni
üniversitenin yerini kesinliğe yakın bir şekilde belirtmesine rağmen bu üniversite, Atatürk’ün
adını alarak Erzurum’da hizmete girmektedir. Daha önce yeni üniversitenin yerini seçmek için
kurulmuş bulunan üniversiteler arası bir kurulun, çeşitli yönlerden yapmış bulunduğu
incelemelere göre Elazığ-Van kesimini Erzurum ve Diyarbakır’a tercih ettiğini biliyoruz.
Konuya yakın ilgi duyanlar, “Doğu Üniversitesi Hakkında Rapor” (İstanbul 1952) adlı kitaba
başvurabilirler.

Lüzumuna inandığımız Doğu Ünversitesi’nin yeri konusunda bir tartışma kapısı açmak belki
artık lüzumsuzdur. Umarız ki bizim bilemediğimiz birtakım haklı ve yerinde sebepler
Erzurum’un seçilmesinde ağır basmış bulunsun. Fakat yine de hatırlatılmasında fayda
gördüğümüz bir görüş üzerinde durmak için vakit geçmiş değildir. Yeni üniversite Doğu’nun
kalkınmasında bir faktör olarak ele alındığına göre Doğu Anadolu’daki elverişli bütün
şehirleri üniversitenin nimetinden birlikte faydalandırmak yolların en doğrusu olurdu.
Üniversitenin yeri meselesinin basınımızı düşündürdüğü günlerde fikrimizi şu satırlarla ortaya
koymuştuk: “Bize göre düşünülmekte olan üniversite, fakülteleri ve enstitüleri ile Doğu’nun
bütün şehirlerinde parça parça kurulmalıdır. Böyle bir hareket noktası, her şehrin özelliklerini
ilk planda göz önünde bulunduracak canlı meselelere yönelen, yaraya merhem olan,
ihtiyaçlara cevap veren ilmi üniversitenin gayesi haline getirecektir. Bu zihniyet ve kuruluşla
Doğu’da yer alacak bir üniversite kalkınmaya hizmet eder; aksi halde gösterişli binalarda can
veren bir göstermelik meydana getirilmiş olur.”

Diyarbakır’da yayımlanan Çizgi dergisinin 1 Nisan 1953 günlü 5. sayısından aldığım
düşüncelere bugün de katılıyorum. Üniversite fikrinin mahiyeti icabı bir bütünlük demek
olduğu belki de hatırlatılmak istenecektir. Başka yerlerdeki örnekleri bir yana, bizim özel
şartlarımızın, ilimden medet uman ve cevap bekleyen meselelerimizin bizi aynı şehirlerde
kurulacak fakültelere, araştırma merkezlerine götürmekte olduğu bir gerçektir. Kars’ın,
Van’ın, Elazığ’ın, Diyarbakır’ın ve belki de öteki şehirlerin Erzurum’la birlikte üniversitenin
nimetlerinden faydalanmasını yürekten dilerim. Erzurum’da atılmakta olan ilk adım, bu
dileğin gerçekleşmesi imkânını da birlikte getirmektedir.

Atatürk’ü yitirdiğimiz 1938 yılından bu yana belki de ilk defa anma törenlerinin en büyüğünü
onun büyük adını taşıyan üniversiteyi Erzurum’da açarken yapmış oluyoruz. Atatürk’ün beylik
sözleri, birbiri ile bağdaşmaz davranışlara, üstü kapalı hücumlara reva gördüğümüz aziz
hatırası bu adımla biraz olsun umduğuna yaklaşıyor. Kendisini sevmenin, yolunda yürümenin,
izini bulmanın umudunu diriltiyor.

Atatürk Üniversitesi’ni, kuruluşunu gerektiren ödevleri gerçekleştirmek yanında, taşıdığı adın
kendisine yüklediği bir ödevin de beklemekte olduğunu sanıyorum. Bu ödev, adını taşıyan
üniversitenin çatısı altında Atatürk’ün ve eserinin bilimsel anlayışla incelenmesidir: Bir
yandan Atatürk ve devrimle ilgili yayınları, vesikaları toplamak, tez konularını Atatürk’e
ayırmak ilk adım olabilir. 1919 yılında toplanan Erzurum Kongresi’nin ruhu ile ruhlanacak bir
üniversiteden bu konuda çok şeyler beklemek hepimizin hakkıdır.

Fesad-ı Telif Nedir?

Fesad-ı Telif Nedir?

Söz veya yazıda anlamın anlaşılmayacak kadar karışık olması.

Atatürkün Çalışma Yöntemleri Nelerdir? (Başarısının sırları)

Atatürkün Çalışma Yöntemleri Nelerdir? (Başarısının sırları)

Metodlu Çalışması
Atatürk’ün en büyük özelliklerinden biri de, her şeyin sırasını, zamanını çok iyi bilmesi ve metotlu çalışmasıydı. Atatürk, 1927 yılında verdiği büyük Nu-tuk’ta, metotlu çalışma konusunda uyguladığı yönte­mi şöyle özetler: “…Uygulamayı birtakım evrelere ayırmak ve olaylardan yararlanarak milletin duygu ve düşünceleri üzerinde işlemek ve adım adım ilerleye­rek amaca ulaşmaya çalışmak.”
Atatürk, bir başka konuşmasında da şöyle diyor: “Çalışmalarımız yıllarca izlenip uygulanacak bir prog­rama dayanmadıkça başarısızlığa mahkumdur…” sö­züyle, başarının temelinde metotlu çalışmanın öne­mini işaret ediyordu.

9 Sayfa: [1] 2 3 4 » ... Son Sayfa »